Nuray Mert, “İslamcı mezhepçilik” başlıklı yazısında Ortadoğu siyasetinin bilinçli biçimde mezhep çatışmalarına indirgenmesini ele aldı. İran, Suriye ve Hizbullah ekseninin Batı söyleminde “mezhepçi” bir blok olarak sunulmasının tarihsel ve siyasal gerçeklerle örtüşmediğini vurgulayan Mert, özellikle Lübnan örneği üzerinden bu yaklaşımın nasıl çarpıtıcı bir okuma yarattığını gösterdi.
Gündelik konulardan uzak durayım diyorum, dayanamıyorum. Yakınlarda Ekopolitik’te “İslamcılık öldü mü?” başlığı altında yazdığım yazının da gündemden ziyade kavramsal yanını değerlendirmeye çalıştım. Zira, bu zeminde tartışmak daha anlamlı ve önemli. Ayrıca, gündeme dair genel geçer kabullere aykırı bir değerlendirme, her çevre tarafından büyük tepki görüyor, sonuçta maksat hasıl olmuyor, yani klişeler dışında bir tartışma alanı açmak mümkün olmuyor.
Anlatı nasıl kuruldu?
Yine de, dedim ya dayanamıyorum. Ortadoğu siyasetinin mezhepçiliğe indirgenmesi ve bu yönde çarpıtmalar konusunda çeşitli vesilelerle yazdım. Şöyle ki, Batılı siyasal söylemler/yorumlar, ABD/Batı ittifakı dışında oluşan İran merkezli “direniş ekseni” denilen karşı ittifakı (İran, Suriye, Lübnan Hizbullah’ı) mezhep çatışması olarak tanımlamakta ısrar eder. Özellikle Irak işgalinden itibaren “mezhepçileştirme” dediğimiz çabalar mevzuya hâkim bakış açısı haline geldi. Batı siyasetlerinin sonuçlarını gözardı etme çabası, bölgede olanları İslam içinde Lübnan’da 1400 yılı aşkın zaman devam eden mezhep çatışmasına yordu.
Oysa, İslam devriminden önce ABD müttefiki olan İran ile Suudi Arabistan’ın arasında bu tür bir çatışma yoktu, ama bu unutturuldu. İran, Suriye ve Lübnan Hizbullah’ının Hamas’a desteği görmezden gelindi. Hizbullah’ın Suriye’de Esad rejimini desteklemesi ile, Şiilik, Alevilik mevzusu yeniden alevlendirildi. 7 Ekim Hamas saldırısı sonrası, İsrail’in Hizbullah’a öldürücü darbeyi vurmasının bu örgütün, Hamas’a desteği gerekçesi ile gerçekleştirildiği de gözlerden uzak tutulmaya çalışılıyor. Suriye’deki rejim değişikliği sonrası, Esad rejiminin İsrail dostu olduğu iddiası dolaşıma girdi. Oysa, bu rejim İsrail ile 73 savaşından bu yana Mısır’ın yaptığı barış anlaşmasından uzak durmuştu. Tüm bunlar Esad rejiminin veya İran rejiminin “doğru/haklı/iyi” olduğu anlamına gelmiyor, sadece vaka takdim edildiği gibi değil, o kadar.
Ortadoğu’da, münhasıran Suriye’deki gelişmeler çerçevesinde, bizim İslami çevrede, mezhepçilik öne çıkmaya başladı. Bu ekolün baş temsilcilerinden Yeni Şafak yazarı Taha Kılınç, Lübnan Hizbullah’ının silahsızlandırılması konusunda yazdığı yazıda (24 Aralık 2025) gerçeklerle hiç uyuşmayan, akıl almaz iddialarda bulunuyor. Tarihi, olayları farklı biçimlerde yorumlayabiliriz, ancak tartışmasız gerçekleri göz ardı etmemek şartıyla. Kılınç’ın yazısı bu bakımdan çok dikkatimi çekti.
İslamcı mezhepçilik anlatısının ötesinde bir siyaset
Şöyle ki:
- 1976’da Suriye’nin Lübnan’ı işgali, gerçekten de, iç savaşta FKÖ önderliğindeki cephenin ilerleyişini durdurmak içindi, ama bu konuda Suudi Arabistan dahil, Arap ülkelerinin desteğini almıştı. Zaten Ürdün 1970’de Filistin kamplarına baskın yapıp FKÖ’yü ülkesinden çıkardığı için FKÖ Lübnan’a taşınmıştı. Sonradan işler değişti, ama olay Suriye yayılmacılığı ötesinde bir siyasi denkleme dayanıyordu.
- Kılınç’ın “Beyrut’taki İsrail kuşatmasının en net sonuçlarından biri, İran’ın desteği ile Şii Hizbullah örgütünün kurulması oldu” ifadesi bir vakanın tespiti. Ancak ardından Hizbullah’ın “kaygan ittifaklar” üzerinden halk nezdinde destek bulduğuna işaret edip, konuyu bağlamak, olan biteni anlamak açısından fevkalade yanıltıcı olur. 1982’de İsrail Lübnan’ı işgal edip Beyrut’a kadar geldi ve bunun sonucu FKÖ’nün Lübnan’dan sürülmesi oldu. İsrail Beyrut’tan çekildi ama Güney Lübnan’da işgali devam ediyordu, Hizbullah bu ortamda İsrail ile savaşarak, Şii Emel örgütünün önünde bir güç haline geldi ve toplumsal destek kazandı.
- Lübnan’da iç savaşa son veren Taif Anlaşması (1989-90), ülkedeki tüm silahlı güçlerin silahsızlandırılması şartını getirdi doğru, ama Kılınç’ın iddia ettiği gibi Hizbullah diğerlerinden ayrı tutuldu. Hizbullah, iç savaşta taraf olmadığı ve “İsrail’e karşı vatan savunması” yaptığı gerekçesi ile silahsızlanmadı.
- Kılınç, bu durumun “Lübnan’da sosyal ve siyasal istikrara kavuşamamasının” nedeni olduğunu söylemiş. Ancak, bu söylem, daha ziyade, Lübnan’ı Batı ittifakının bir parçası haline getirme çabasını ifade eden bir Batı siyaset söylemini yansıtıyor. Şöyle ki, Lübnan zaten Birinci Dünya Savaşı sonrası oluşturulan bir siyasi kimlik olarak, çok farklı toplumsal-siyasi gruplardan oluşan zayıf bir devlet yapısıydı. Osmanlı döneminde Lübnan Dağları’nda hâkim olan (1860’da Mutasarrıflık haline getirilen Cebel Lübnan) Maruni Hıristiyanlar ve Dürziler, geçmişte Cebel’den ayrı tutulan Beyrut’daki Sünni Arap milliyetçileri, Büyük Lübnan’a eklenen Güney Lübnan Şiileri, siyasi aktörler olarak yerlerini aldılar. Zaman içinde bu aktörler de değişim gösterdi. Zaten siyaset sahnesi, sadece din ve mezhep grupları üzerine kurulu değildi. Mesela Dürzilerin çoğu, iç savaşta Kemal Canbolat’ın sosyalist partisi önderliğinde FKÖ safında yer aldığı halde, iki binli yıllarda oğul Velid Canbolat zamanında iç savaşta karşılarında yer alan Maruni Falanjist partisi ile ittifak içine girdi.
O kadar da değil, iki binli yıllarda, eski Sünni seçkin siyaset sınıfı önemini kaybetmiş ve Refik Hariri Lübnan siyasetinin, Batı yanlısı en güçlü aktörü haline gelmişti. 1982 yılı İsrail işgaline destek veren Marunilerin siyasi meşruiyetleri zedelendiği için, doksanlı yıllardan itibaren, Batı ittifakı ve Lübnan içindeki Batı yanlıları Suudi Arabistan üzerinden Hariri’yi destekliyordu. Hariri’nin yeterince güçlendiği dönemde 2004 yılı sonuna doğru BM Hizbullah’ın silahsızlandırılması için 1559 nolu kararı çıkardı. Birkaç ay sonra Refik Hariri bir suikasta kurban gitti. Bu olayın ardından, Lübnan’da, “Sedir devrimi” adı altında bir renkli devrim yapılmaya çalışıldı, tutmadı. Sadece, Suriye ordusunun Lübnan’dan çekilmesi sağlandı. Bu ortamda, Lübnan siyaseti iki karşı cepheye bölündü; suikasttan önce Suriye, sonra Hizbullah’ı sorumlu tutan Hariri’nin İstikbal Partisi önderliğinde 14 Mart ittifakı ve onlara karşı Hizbullah önderliğindeki ittifak. - Kılınç’ın “Lübnanlı Hristiyanlar yekpare biçimde Hizbullah’ın safında yer aldılar” iddiası, diğer söyledikleri içinde en temelsiz ve şaşırtıcı olanı. O halde, Hariri suikastı sonrası oluşan ittifaklarda kimlerin yer aldığını hatırlatmakta fayda var. Suriye-Hizbullah karşıtı/Batı yanlısı ittifakta, Hariri’nin partisi, Dürzi lider Velid Canbolat ama en önemlisi 1982’de İsrail’in Beyrut’ta işgali altında Sabra ve Şatila Filistin kamplarında katliam yapan, Falanjistler denilen Maruni Kataib partisi. Yani Hizbullah’a karşı oluşan Hariri önderliğindeki ittifak, tüm dünyanın hafızasındaki Sabra ve Şatila Katliamı sorumlusu parti ve liderleri “temize çekmiş” oluyordu. Sadece Lübnan içinde değil, Batı dünyası da, katliamcı partiyi “Sedir Devrimi” çerçevesinde demokrasi gücü olarak takdim ediyordu.
Marinulerin Michael Aoun liderliği altındaki Özgür Vatanseverler Partisi ise Hizbullah saflarında yer alıyordu, nitekim Aoun, onların desteği ile cumhurbaşkanı oldu (2016-2022). Kısacası Lübnanlı Hristiyanlar yekpare olarak Hizbullah’ı desteklemedikleri gibi, iç savaşı eli kanlı Maruni partisi ve liderleri karşı cephede yer alıyordu. Bunlar dışında, Şii Emel partisi, küçük Sünni, Maruni, Dürzi parti ve gruplar birbirleri ile rekabet içinde iki cephe arasında bölünmüştü.
Cemaatler temelinde temsil ve tek bir güçlü ittifakın oluşamaması nedeniyle, uzun süredir, içinde iki tarafın da temsil edildiği bir nevi uzlaşma/pazarlık hükümetleri kuruluyordu. Halihazırda, Lübnan’da eski Sünni siyasi seçkin sınıfın bir mensubu olan Navaf Selam’ın başbakan olduğu yarı denge, yarı teknokrat hükümeti iş başında. Batı dünyası ve bölgedeki müttefikleri, bu hükümeti Hizbullah’ın silahsızlandırılması konusunda destekliyor ve baskılıyor. Durum bu.
İran ve Hizbullah’ı beğenirsiniz, beğenmezsiniz, ben de hayranları değilim, ama önce gerçekleri teslim edelim, sonra yorum veya tartışma yapalım. Ayrıca, AK Partisini destekleyen İslamcılar, sıklıkla Türkiye’nin mevcut dış politikasını zora sokacak çıkışlar yapıyorlar. Bildiğim kadarıyla Hizbullah şimdilerde Türkiye ile temas kurmak istiyor, sonuç ne olur bilemem, ama bu konuda Türkiye denge unsuru rolünü benimseyebilir. Köşelerinden “köşelerinden ak tolgalı beylerbeycilik” oynayanlar, biraz daha serinkanlı olsalar iyi olur.














