Yener Orkunoğlu yazdı | Tribünlerdeki gürültü ve kalbimizdeki boşluk: Bir küfürün ardından ruhsal ayna

Bir halkın dilini, bir kadının sesini susturmaya çalışan
her davranış ve saldırı, aslında sahibinin
ruhundaki zincirlerin ve çirkinliğin sesidir.

Futbol sahaları, bir ülkenin kolektif heyecanının, zafer ve yenilginin, renklerin ve aidiyetin sahnelendiği modern arenalardır… Tribünler yeri geldiğinde büyük bir ailenin sofrasına, yeri geldiğinde de hiç beklenmedik bir nefretin ve ayrışmanın megafonuna dönüşebilir. Bursa’nın tarihi dokusunda yankılanan ırkçı ve cinsiyetçi küfürler, işte tam da bu ikinci ve ürkütücü dönüşümün acı bir tezahürü olarak karşımıza çıktı. Leyla Zana’ya yöneltilen küfürler ve söylemler, sadece bir siyasetçiye hakaret değil; aslında hepimizi ilgilendiren bir ahlaki çöküşün, tarihi ve insani değerlerden kopuşun yüksek sesle ilanıdır.

Nefretin “tezahürat”a dönüştüğü an

Sporun birleştirici dili yerini, bölücü, aşağılayıcı ve ötekileştirici bir söyleme bıraktığında, o sahada oynanan artık futbol değildir. Bursaspor-Somaspor maçında tribünlerden yükselen ve Kürt siyasetçi Leyla Zana’yı hedef alan ırkçı ve cinsiyetçi sloganlar, DEM Parti Eş Genel Başkanı Tuncer Bakırhan’ın ifadesiyle “açıkça Kürt düşmanlığının bir tezahürü” olarak kayıtlara geçti.

Bu olay, sıradan bir taraftar tepkisi değil; kadınların ve Kürtlerin kamusal alandaki varlığını, siyasal temsiliyetini hedef alan organize bir nefret dilidir. Bir kadının, bir annenin onurunu hedef alan bu galiz küfürler, eleştiri hakkını bir linç pratiğine dönüştürmenin utanç verici bir örneğidir. Bu ırkçı ve cinsiyetçi dil, ortak geleceği yok etmeye yönelik, cahilce ve yıkıcı bir tutumdur.

Kürt kültürünün direnci ve Türk kimliğinin kaygısı

Kürt kültürü, Mezopotamya’nın kadim topraklarından süzülüp gelen, acıyla yoğrulmuş ama neşesini ve üretkenliğini hep korumuş bir bileşimdir. Bu kültürün en güçlü taşıyıcıları olan kadınlar, sadece devlete karşı değil, kendi toplumlarındaki feodal yapılara da direnerek bugünkü politik kimliklerini kazanmışlardır.

Zana’ya saldıran zihin yapısı, aslında kendi içindeki boşluktan korkuyor. “Ben Türküm” derken, yanındakinin “Ben Kürdüm” demesini kendi varlığına bir saldırı sayan bu hastalıklı bakış açısı, bizi bir arada tutan değil, bizi birbirimize yabancılaştıran asıl zehirdir. Türk toplumunun ve Türk milliyetçiliğinin önemli bir kesimi, ne yazık Kürtlerin varlığını içeren kültürel renkliliği bir tehdit olarak algılayan “savunmacı” bir ırkçılıkla beslendi. Irkçılığın Türk kimliğinin bir parçası haline gelmesi derin bir toplumsal kriz işaretidir.

“Kürt” ve “kadın” olmanın çifte kuşatması

Türkiye’nin kadim toprakları, üzerinde binlerce yıldır farklı dillerin, ninnilerin ve ağıtların yankılandığı bir beşikti. Ancak bugün, bu beşiğin üzerine çöken ağır bir nefret gölgesi var: Korkuyla beslenen bir nefret. Son günlerde Leyla Zana’ya yöneltilen, eleştiri sınırlarını aşarak doğrudan bir “varlık reddine” dönüşen saldırılar, aslında Zana’dan çok bizim toplumsal ruh halimizin bir röntgenini çekmektedir.

Tribünlerdeki ayna: Kendi çirkinliğimizi mi görüyoruz?

İşte esas mesele burada başlıyor. Birisine küfrederken, aslında kendi sınırlarımızı, kendi korkularımızı, kendi içimizdeki ötekileştirme mekanizmasını dışa vuruyoruz. Irkçılık, genellikle kişinin kendi kimlik karmaşasının, güvensizliğinin ve bilgisizliğinin dışa yansımasıdır. Bir Kürt siyasetçiye, hem de cinsiyetçi bir dil kullanarak hakaret etmek, “Türklük” adına yapılan bir eylem değil, tam tersine Türkçenin ve insani değerlerin ne kadar yozlaştırılabileceğinin göstergesidir. Leyla Zan’ya yönelik her saldırı, aslında bu toprakların çok kimlikli, çok dilli, çok kültürlü gerçeğinin inkârıdır.

Bugün, Bursa’da yaşanan bu utanç verici olay, hepimize bir ayna tutuyor. Bu aynaya bakmak rahatsız edici olabilir. Kendi ön yargılarımızı, sessiz kaldığımız anları, “banal kötülüğün” bir parçası olduğumuz durumları görebiliriz. Futbol, aidiyet duygusunun en güçlü yaşandığı alanlardan biridir. Ancak hiçbir aidiyet, başka bir insanın onurunu, kimliğini veya varlığını yok sayma hakkı vermez.

Ahlaki bir iflas ve zihinsel çoraklık

Bir kadına, bir siyasetçiye veya farklı etnik kökenden birine küfretmek, “vatanseverlik” veya “taraftarlık” değil, ancak ahlaki bir iflasın ve zihinsel bir çoraklığın göstergesidir. Ahlaki iflas, bir toplumun kendisinden olmayanın acısına gözlerini kapattığı an başlar.

Zihinsel Çoraklığın Kökeni nereye dayanıyor?

1991 yılında Meclis kürsüsünde edilen o birkaç cümlelik Kürtçe yemin, aslında Türkiye’nin “farklı olanla” kuramadığı ilişkinin trajik bir özetiydi. O gün yükselen uğultu, sadece bir dilin reddi değil, bir arada yaşama iradesine vurulan ilk büyük darbeydi. Toplumun zihinsel çoraklığı burada yeni bir ivme kazandı: anlamak yerine yargılamayı, diyalog yerine susturmayı seçen bir zihniyet kurumsallaştı.

Bugün geriye dönüp baktığımızda, o kürsüde yaşananların yarattığı travmanın sadece siyasi olmadığını görüyoruz. Bu, ahlaki bir aşınmanın da habercisiydi. Bir insanın fikrinden, dilinden veya kimliğinden dolayı on yıllarca hapsedilmesine rıza gösteren bir sessizlik, toplumsal vicdanın üzerine çöken kara bir bulut gibidir.

Sessiz kalan herkes bu suça ortaktır!

Yaşanan olayda en çarpıcı gerçek, bu zehirli dilin sadece birkaç kişinin değil, geniş bir sessizlik halkasının içinde yeşermiş olmasıdır. Kulüp yönetimleri, federasyon, sorumlu tüm kurumlar ve bu dili duyup da tepki vermeyen her birey, bu nefret söyleminin normalleşmesine zemin hazırlamaktadır. Doğu ve Güneydoğu illeri barolarının da altını çizdiği üzere, bu olaylar “anlık bir taraftar tepkisi” olarak görülmemelidir. Aksine, bu, tribünleri bir “düşmanlık üretim alanına” dönüştüren, çürümüş bir zihniyetin süreklilik arz eden dışavurumudur. Geçmişte Amedspor’a yönelik nefret, bugün Leyla Zana’ya yönelmiş, yarın ise başka bir hedef bulacaktır.

Gerçek cesaret, kalabalıklar içinde nefreti haykırmak değil, o kalabalığa rağmen insanlığı, saygıyı ve eleştiri sınırlarını koruyabilmektir. Bu toprakların vicdanı, ancak bu zehirli dili birlikte reddedersek iyileşebilir.

Sonuç

Türkiye’de yaşanan ahlaki bir iflası, zihinsel çoraklığı, empati duygusunun yitirilişini saptamak önemlidir; ama yetmez. Asıl mesele, bu çoraklığı üreten, toplumsal, kültürel ve siyasal yapıların nasıl işlediğini anlamaktır.

Doyurucu cevap verme iddiasında olmadan birkaç noktaya dikkat çekmekle yetineceğim.

  • Ekonomik zorluklar ve işsizlik, toplumsal yaşam hızının getirdiği baskılar önemli rol oynuyor. Bu durum bir yanda kronik kaygı, tükenmişlik, “bir şey değişmeyecek” düşüncesi, gelecek kaygılarına, duygusal, zihinsel yorgunluğa ve umutsuzluğa yol açıyor
  • Kutuplaşma, çözülmemiş toplumsal meselelerdeki kronik gerginlik, eleştiri kültürü yerine düşmanlaştırma refleksinin güçlenmesine yol açıyor.
  • Anlam ve inanç krizinin yaygınlaşması da, insanları pusulasız yıkıcı varlıklar haline getiriyor.
  • Sorgulamayan ve itaatkâr bir kültürel zeminde yetişme nedeniyle, bireyler genellikle sorgulamayan, araştırmayan ve itaat eden muhafazakâr bir toplumsal kültürle şekillenmektedir
  • Eleştirel düşünce fırsatlarından yoksun bir eğitim nedeniyle, üniversite eğitimi sırasında felsefe, sosyoloji, sanat ve sosyal etkinlikler gibi eleştirel düşünceyi besleyecek ortamlardan uzak kalınması, mezun olan bireyin zihinsel dünyasının çorak kalmasına neden olabilmektedir

Türkiye bugün, hem geçmişin ağır yükünü sırtında taşıyor hem de geleceğini kurmaya çalışıyor. Ancak ahlaki iflas ve zihinsel çoraklık giderilmeden, “öteki”nin acısı kendi acımız gibi hissedilmeden gerçek bir toplumsal iyileşme mümkün değildir. Öyle anlaşılıyor ki, Türkiye’nin gerçek bir zihinsel ve kültürel devrime her zamankinden daha çok ihtiyacı var.

Medyascope'u destekle. Medyascope'a abone ol.

Medyascope’u senin desteğin ayakta tutuyor. Hiçbir patronun, siyasi çıkarın güdümünde değiliz; hangi haberi yapacağımıza biz karar veriyoruz. Tıklanma uğruna değil, kamu yararına çalışıyoruz. Bağımsız gazeteciliğin sürmesi, sitenin açık kalması ve herkesin doğru bilgiye erişebilmesi senin desteğinle mümkün.