Sabahattin Ali’nin Kürt Mantolu Madonna’sının Londra sokaklarında yarattığı dalgayı görünce aklıma elbette onun Sinop Cezaevi’nde o dört duvar arasında kaleme aldığı dizeleri geldi. Yazının başlığına gelip konduğunda o satırlar, kaderin ne olduğunu yeniden düşünmeye çalıştım…
Ölümsüz Kürk Mantolu Madonna
Sabahattin Ali’yi anlat deseler, evet, ben de elbette Kürk Mantolu Madonna’sından başlardım söz etmeye. Onu ve o kitabı yazdığı için zamanında nasıl yerden yere vurulduğunu hatırlayarak… Kimi yazarların talihsizliğidir bu, hatta “kimi” demek yanlış olur; Kafka’nın, Poe’nun ve nicesinin talihsizliği… Çoğunun böyle bir kaderi vardır. Yazdıklarının, yaşadıkları çağın çok ötesinde olmasının bedelini bir şekilde öderler. Yaratıcılıkları sıradanlıkla, olaylara vakıf olamamakla, yaşanılanların es geçilmesiyle, yeterince “toplumsal” olmamakla suçlanır. Toplumcu gerçekçilik baskın bir akımken, yazarın derin psikolojik gerçekçiliği, “içe kapanıklık” diye küçümsenir. Yani toplumsallık ön plandaysa, neden bireyselliği vurguladıkları sorgulanır; bireysellik ön plandaysa, bu kez neden toplumsal olmadıkları tartışılır. Ama her fasılda, sözünü ettiğim o “çağının ötesinde olma” bedelini ruhlarıyla öderler. Ruhları yalnız ölür. Ölür, ama yazdıkları geride kalır.

İşte Sabahattin Ali örneği… O ölüp gittikten sonra, önce Türkiye’de ve özellikle de en çok dışlandığı eseri Kürk Mantolu Madonna ile gündeme geldi. Şimdi gelen haberler gösteriyor ki, artık İngiliz okurunun ve İngilizce okuyan dünyanın gözdesi. Öyle ki, Dostoyevski’nin Beyaz Geceler’i bir “best seller” iken, onun kitabı bambaşka bir rekora imza atıyor. Bu karşılaştırma ilginçtir: Dostoyevski’nin o lirik, tutkulu, rüyamsı Petersburg gecesini anlatan novellası ile Sabahattin Ali’nin içe kapanık, tutkulu ve yalnız Raif Efendi’sinin hikâyesi, aslında aynı insanî yalnızlık ve özlem damarından beslenir. Hatta Raif Efendi, Dostoyevski’nin Yeraltından Notlar’ındaki “gereksiz insan”ın, Türk edebiyatındaki en nahif ve en hüzünlü karşılığıdır belki de. Ama biri çoktan dünya klasiği olmuşken, diğeri ancak şimdi, hak ettiği evrenselliğe kavuşuyor.
Londra’da… Edgar Allan Poe’nun, Charles Dickens’ın, Virginia Woolf’un diyarında, onların gezdiği sokaklarda şimdi Sabahattin Ali dolaşıyor. Bizim Sabahattin Ali’miz. Kendisini bu topraklardan kaçırmak zorunda bıraktığımız, ardından faili meçhul bir isim olarak bıraktığımız Sabahattin Ali’miz. Cezaevi duvarlarına baka baka yazdığı şiirlerin, Kuyucaklı Yusuf’un kasvetinde yoğrulmuş Sabahattin Ali’miz, bugün İngiliz okurunun gözleri önünde ve kulaklarında, Kürk Mantolu Madonna’yı anlatan yazar olarak taçlanıyor. Bu, bir TikTok fenomeninden, nitelikli bir edebi çeviriden ya da küresel okurun yeni arayışlarından daha fazlası… Bu, geç kalmış bir edebi adalettir.

İşte biz buna aslında yaşamın mucizesi diyebiliriz. Yaşarken çektiği onca eza ve cefayı düşündüğümüzde, geç kalmış bir mucize evet. Ama belki de bu mucizenin en acıklı ve en güzel yanı, Ali’nin yalnızlığının artık ona ait olmaktan çıkıp evrensel bir meseleye dönüşmesinde yatıyor. Mekânsal yalnızlığı (hapishane hücresi, Berlin’deki yabancılık, kasaba kasveti) ile toplumsal yalnızlığı (anlaşılamamak, dışlanmak) birleştiren o derin izolasyon, şimdi her kültürden insanın tanıdığı bir duyguya dönüşüyor. Maria Puder’in de bir “öteki” olarak Raif’in yalnızlığına tuttuğu ayna, artık çok daha geniş bir dünyaya yansıyor.
Neydi o şiir ve satırları?
“Başın öne eğilmesin, aldırma gönül, aldırma, ağladığın duyulmasın…” Evet, aldırma gönül. Çünkü nihayet, o satırların yazarının sesi sınırları aştı. Burada, o yalnız satırları müziğin diline taşıyan Edip Akbayram’ı da sonsuz sevgi ve saygıyla anıyoruz elbette.
Cezaevi duvarlarında yankılanan o deli dalgalarla büyüyen o inatçı fısıltı, bugün okyanusları geçiyor. İşte edebiyatın asıl büyüsü ve yaşamın en inatçı cilvesi de budur: Bir hücrenin sessizliğinde filizlenen bir cümle, onlarca yıl sonra, yeni bir dilde, kıtalar ötedesinde, başka bir yalnızlığa ilaç olabilir. Biz bu taraftakiler, onun bu nihai ve zafer dolu yolculuğunu izlerken, belki de kendi geç kalmışlığımızın hüznünü de hissediyoruz. Sabahattin Ali artık burada değil, evet. Ama tam da şu anda, dünyanın her köşesinde, birinin elinde Kürk Mantolu Madonna ile yeniden doğuyor.














