91 yaşında hayatını kaybeden Fransız sinemasını kült ismi Brigitte Bardot’nun oyunculuktan çekilmesinin ardından özel hayatı, hayvan hakları aktivizmi ve siyasi çıkışları filmografisinin önüne geçti. Oysa Bardot, beyazperdede yalnızca bir ikon değil, karizma ve tavırla sahneyi ele geçiren güçlü bir oyuncuydu.
Oyunculuğu bıraktıktan sonraki yıllarda Brigitte Bardot’nun kamusal kimliği, sinema kariyerini gölgede bıraktı. Bardot’nun filmleri, özellikle 1950’ler ve 60’larda Avrupa sinemasında kadın temsiline dair yerleşik sınırları zorlayan bir etki yarattı.
Öğrenilemeyecek bir şeye sahipti: Karizma, meydan okuyan bir duruş ve zaman zaman sertleşen bir kişilik.
İşte Brigitte Bardot’nun beyazperde üzerindeki varlığını en iyi yansıtan filmleri:
Ve Tanrı Kadını Yarattı (1956)
And God Created Woman, Brigitte Bardot’nun en iyi filmlerinden biri oldu. Film, Bardot’nun yıldızını parlatan film oldu.
Saint-Tropez’de geçen filmde canlandırdığı genç kadın karakteri, Bardot’yu yalnızca Fransa’da değil, uluslararası ölçekte bir yıldız haline getirdi.
Roger Vadim’in yönetmen koltuğuna oturduğu yapım, ilk bakışta Bardot’yu yalnızca “arzunun belirsiz nesnesi” gibi konumlandırıyor gibiydi. Oysa Juliette karakteri, cinselliğini sahiplenen, arzularını saklamayan ve kontrolü elinde tutan bir “özne” olarak kurulmuştu.
Saint-Tropez’de çekilen film, Bardot’nun bu kasabayla ömür boyu sürecek bağının da temelini attı.
Une Parisienne (1957)
Une Parisienne, Bardot’nun komedi tarafını öne çıkaran filmlerden.
Michel Boisrond’un yönettiği film, klasik Fransız fars geleneğini hızlı diyaloglar ve enerjik bir tempo ile birleştirdi.
Bardot, başbakanın kızı Brigitte rolünde, hem oyuncu personası hem de karakteri arasındaki sınırları bilerek bulanıklaştırdı. Henri Vidal ve Charles Boyer’nin canlandırdığı “ciddi” erkek figürler, Bardot’nun yarattığı kasırga karşısında silik kaldı.
Nefret / Le Mépris (1963)
Le Mépris, Bardot’nun sinema tarihindeki en önemli duraklarından biri oldu.
Jean-Luc Godard’ın yönettiği film, Alberto Moravia’nın romanından uyarlanırken, sinemanın kendisini de anlatının merkezine aldı.
ardot’nun Camille yorumu, onun yalnızca bir yıldız imajı olmadığını, modernlikle klasik anlatı arasında sıkışmış derin bir karakter yaratabildiğini gösterdi.
The Vixen (1969)
The Vixen, Bardot açısından etkileyici bir performansa sahne oldu.
Jean Aurel’in yönettiği film, dönemin Fransız sinemasındaki “özgürlük” anlayışının ne kadar sorunlu olabildiğini de açığa çıkardı.
Bardot, yaratıcı tıkanıklık yaşayan bir yazarın ilham perisi Clara rolünde, filmin zaaflarının çok ötesine geçen bir oyunculuk sergiledi. Geç 60’ların estetiği içinde, bakışlarını üzerinden alamayacağınız bir yıldız portresi çizdi.
Don Juan ya da Don Juan Bir Kadın Olsaydı (1973)
Don Juan or If Don Juan Were a Woman, Bardot’nun sinemaya veda döneminin en dikkat çekici işlerinden biri.

Yine Roger Vadim’in yönettiği filmde Bardot, Don Juan mitini ters yüz eden Jeanne karakterini canlandırdı.
Jeanne, arzularını toplumsal ve ahlaki sınırların dışında yaşayan bir figür olarak kurgulandı. Karakterin bir rahiple yaptığı konuşmalar, klasik anlamda bir günah çıkarma anlatısından ziyade baştan çıkarma ve iktidar ilişkileri üzerinden ilerledi.
Yapım, eleştirmenler tarafından kusurlu bulunsa da, Bardot’nun yıldız etkisi, barok dekor kullanımı ve Michel Magne imzalı müzikleriyle dönemin sinema anlayışını yansıtan örnekler arasında değerlendirildi.
Kaynak: New York Times








