Öncelikle, IŞİD’e yönelik Yalova’da gerçekleşen operasyonda yaşamını yitiren polis memurlarına rahmet, ailelerine başsağlığı diliyorum. Yaralananlara da şifa diliyorum. Bu üzücü olay, IŞİD’in yalnızca bölgesel değil, küresel ölçekte insanlık için tehdit oluşturan bir örgüt olduğunu bir kez daha görünür hâle getirmiştir. MHP Lideri Devlet Bahçeli’nin, olayın yaşandığı gün yayımladığı kınama mesajında da ifade ettiği gibi, bu yapı hedef aldığı toplum veya coğrafya ayrımı gözetmeksizin masumlara yönelmiş bir şiddet üretme mekanizmasıdır. İnsanlığın ortak düşmanıdır.
2012’den itibaren IŞİD’in neredeyse gelenek hâline getirdiği, özellikle Noel ve yılbaşı dönemlerini hedef alan eylemler, örgütün küresel medya etkisini ve sembolik şiddet stratejisini bu yıl Türkiye üzerinden ortaya koymak istediğini göstermektedir. Türkiye’de İstanbul, Yalova, Konya, Kilis ve çeşitli şehirlerde örgüt hücrelerinin bulunduğu bilinmektedir. Bu yapılanmanın Türkiye’deki en görünür isimlerinden Ebu Hanzala (Halis Bayancuk), örgütün yerel ağlarını, militan devşirme hatlarını ve lojistik faaliyetlerini uzun süredir yöneten figürlerden biri olarak öne çıkmaktadır. Zaman zaman toplumun gazını almak için ona yönelik tutuklamalar ve gözaltılar gerçekleştirilse de kısa süre sonra serbest bırakılmaktadır. Bu tablo, güvenlik mekanizmalarının yanı sıra toplumsal farkındalığın ve siyasal kararlılığın da IŞİD’e karşı mücadelede oldukça yetersiz olduğunu ortaya koymaktadır.

IŞİD’in tarihsel kökleri ve tarihsel teolojik referansları
Örgütün yayılımını ve şiddet kapasitesini anlamak için IŞİD’in tarihsel köklerini, teolojik referanslarını ve sosyolojik arka planını analiz etmek gerekmektedir. Aristoteles’in şehir kavramını toplumsallık ve ortak yaşam ilkesi üzerinden inşa etmesine karşın, IŞİD’in işgal ettiği kentlerde hâkim olduğu mantık; “şehrin topluma değil, toplumun şehre itaat ettiği” bir terör ve şiddet yönetimiyle tahakküm düzenidir. Modern literatürde bu anlayış, Durkheim’ın “kolektif bilinç” kavramının radikalleşmiş ve dışlayıcı bir biçimi olarak yorumlanabilir; zira IŞİD tarafından oluşturulan hukuk kurgusu, akademik anlamıyla henüz yeterince çalışılmamış olsa da, yeni bir cezalandırma sistemi ve dinî normların siyasal araçsallaştırılması üzerine inşa edilmiştir.
Örgüt, 13. yüzyıldan itibaren İslam tarihinde tekrarlayan dışlayıcı, militan ve şiddeti kutsayan selefi yorumların güncel bir tezahürü olarak yeniden form alarak ortaya çıkmıştır.
IŞİD, 2013’ten itibaren Amaq Haber Ajansı ve sosyal medya mecralarını sistematik biçimde kullanarak savaş alanını dijital dünyaya genişletmiş; kimlik üretimi, duygusal manipülasyon ve militan devşirme süreçlerini küresel kullanıcıların en savunmasız bilişsel boşluklarına sızan bir psikolojik operasyon rejimine dönüştürmüştür. Bugün bile örgüt, dinî söylemi istismar ederek insanların vicdan, aidiyet ve inanç alanlarına müdahale eden son derece agresif bir dijital manipülasyon stratejisini sürdürmektedir.
Suriye’nin Rakka kentinde kendisini halife ilan eden Ebu Bekir el-Bağdadi’nin örgüt içindeki “karizmatik liderlik” inşası, Max Weber’in otorite kuramıyla da açıklanabilir: Bağdadi, kendisini dinî meşruiyetle donatırken örgüt üyelerinden mutlak biat talep eden total bir bağlılık sistemi kurmuştur. Bu yapı, tarihsel olarak ilk temel referansını 7. yüzyılda Hendek Savaşı sonrası yaşanan Benî Kureyza hadisesine dayanarak varlığına ve şiddet eylemlerine meşru bir ideolojik öykü oluşturmaya çalışmaktadır.
Bir başka perspektiften ele almak gerekirse, IŞİD’i 11. yüzyıldan itibaren etkisini periyodik biçimde hissettiren radikal “cihatçı” hareketlerin günümüze uyarlanmış bir versiyonu olarak yorumlamak mümkündür. Bağdadi’nin ideolojik temellerini oluşturan öğretiler arasında İbn Teymiye’nin etkisi belirgindir. ABD’nin Irak’ı işgali sonrası ortaya çıkan güç boşluğunu, tıpkı 13. yüzyılda Moğol istilaları döneminde İbn Teymiye’nin yaşadığı siyasal çalkantıları fırsata çevirmesi gibi, Bağdadi kendi ideolojik propagandasını yaymak için kullanmıştır.
Hasan Sabbah’ın 11. yüzyılda Nizârî-İsmailî yapısı etrafında kurduğu suikastçı militan örgütlenme modeli ise, IŞİD’in “zebehun” (kafa kesenler) olarak adlandırılan infaz ritüellerinin ve düşmanı sindirmeye yönelik aşırı şiddet romantizminin tarihsel kökenleri arasında sayılabilir.
İbn Teymiye’nin radikal fikirleri, Memlûk dönemindeki siyasi kırılmalar sırasında yükselmiş; ancak aynı hızla bastırılmıştır. Onun düşünsel mirası, 18. yüzyılda Muhammed bin Abdülvahhab tarafından Vahhabilik hareketi içinde yeniden canlandırılmıştır. Abdülvahhab’ın Osmanlı’ya karşı savaş çağrısı, Suud ailesiyle kurduğu ittifak ve Kerbelâ’dan Hicaz’a uzanan saldırılar, modern selefi ideolojinin siyasal-askerî temelini oluşturmuştur. Bu miras, 20. yüzyıl boyunca Arap toplumlarının modernleşme süreçlerine dâhil olamaması, monarşik yönetimler, dış müdahaleler ve toplumsal durgunluklar sonucunda daha da sertleşmiştir.
Günümüzde IŞİD’in “cihat” anlayışı, İbn Teymiye ve Abdülvahhab’ın düşünsel kaynaklarından beslense de önemli bir kırılmayla ayrılır: “İçtihadın kapısını kapatan” geleneksel selefi düşünce, tarihsel süreklilik içerisinde şiddeti çoğunlukla savunma veya restorasyon amacıyla temellendirirken; IŞİD bu anlayışı küresel bir saldırı doktrinine dönüştürmüştür. Örgütün şehitlik, intihar saldırıları ve medya üzerinden yürüttüğü performatif şiddet politikası, modern radikalizmin en çarpıcı örneklerindendir.
Bu bağlamda IŞİD, 11. yüzyıl Haşhaşilerinden 18. yüzyıl Vahhabi hareketine uzanan radikal damarlarla bağ kurmakla birlikte, dijital çağın araçlarını, devlet otoritesinin çöktüğü bölgeleri ve kimlik kriziyle boğuşan genç nüfusları manipüle ederek kendine özgü bir şiddet ideolojisi üretmiştir. “Zebehun” geleneği de bu şiddet romantizminin tarihsel izlerini taşıyan bir semboldür: Düşmanı yalnızca ortadan kaldırmayı değil, korku üretmeyi amaçlayan temsilî şiddetin öznesi olarak kendini küresel seviyede konumlandırmayı başarmıştır.

IŞİD’in tarihi ve sosyolojisi
IŞİD’in ortaya çıkışı, 2000’lerin başına dayanan çok boyutlu bir radikalleşme sürecinin ve örgütlü şiddetin gelişiminin sonucudur. IŞİD’in temel çekirdeği, 2002 yılında Ebu Musab el-Zerkavi tarafından Irak’ta kurulan “Cemaat el-Tevhid vel-Cihad” yapısına dayanmaktadır. 2003’teki ABD işgali, Irak’ta devlet otoritesinin çökmesine ve toplumsal boşlukların artmasına yol açmış; bu durum Zerkavi’nin örgütünü genişletmesini ve uluslararası “cihatçı” ağlarla bağlantı kurmasını kolaylaştırmıştır. 2004’te Usame bin Ladin’e biat eden Zerkavi, örgütünü El Kaide’nin Irak kolu hâline getirmiştir. Bu dönem, örgütün ideolojik sertliğinin, mezhepçi yaklaşımının ve şiddetin stratejik bir araç olarak kullanılmasının temelini oluşturmuştur.
Zerkavi’nin 2006’daki ölümünün ardından örgüt, liderlik değişimiyle “Irak İslam Devleti” adını benimsemiş ve uluslararası “hilafet” iddiasının ilk nüvelerini ortaya koymuştur. 2011 yılı ise örgütün Suriye’ye geçişi ve bölgesel genişlemesini hızlandıran kritik bir dönüm noktasıdır. Ürdün’ün Amman kentinde, Barzani yönetimi ile Türkiye, İsrail, Katar ve Suudi Arabistan temsilcilerinin katıldığı iddia edilen bir toplantı sonucunda mevcut formuna evrildiği ve Suriye iç savaşının erken döneminde “muhalif” yapıların kurumsallaşmasına zemin hazırladığı ileri sürülmektedir. Bu toplantı ve sonraki süreçler, BM raporları, ABD Savunma Bakanlığı’nın yıllık terörizm değerlendirmeleri ve bağımsız düşünce kuruluşlarının analizleri çerçevesinde uluslararası stratejik bağlamda incelenmiş ve tespit edilmiştir.
Suriye’deki iç savaş, Ebu Bekir el-Bağdadi liderliğindeki IŞİD’in Irak merkezli bir örgütten uluslararası etkiye sahip, bölgesel ve küresel bağlantıları olan bir yapıya dönüşmesini sağlamıştır. Örgüt, 2013 yılında kendisini “Irak ve Şam İslam Devleti” olarak ilan ederek devlet benzeri yapılar inşa etme ve coğrafi hâkimiyet kurma stratejisini şiddetle pekiştirmiştir. Bu yapı, sadece askerî şiddet ve terör gücüyle değil; vergi toplama, mahkeme sistemi ve istihbarat mekanizmalarıyla ekonomik ve idari kontrol alanları yaratmıştır.
IŞİD’in ideolojik temeli, radikal selefî-tekfirci doktrine dayanmaktadır. Örgüt, kendisi dışındaki tüm Müslümanları “mürted” olarak tanımlamakta; devletleri ise Bakara Suresi’nin 256. ayetine dayanarak “tâğut” olarak nitelendirmekte ve siyasal meşruiyeti yalnızca kendi hilafet iddiasında görmektedir. Şiddet, IŞİD için hem bir araç hem de ideolojik bir zorunluluk olarak kodlanmıştır. Bu ideolojik çerçeve, örgütün uygulamalarını meşrulaştırmakta; toplu infazlar, kafa kesme ritüelleri, rehinelerin infazının medya aracılığıyla sahnelenmesi, çocuk savaşçıların yetiştirilmesi ve tarihî eserlerin sistematik biçimde yok edilmesi gibi uygulamaları adeta bir ibadet pratiğine dönüştürmektedir.
IŞİD’in insanlık dışı uygulamaları arasında, özellikle Şengal’in işgali sırasında Ezidi kadın ve kız çocuklarının kaçırılması, Musul pazarlarında 50–100 dolar karşılığında satılması ve “cariye” olarak kullanılması bulunmaktadır. Bu sistematik köleleştirme ve cinsel istismar, örgütün hem mezhepsel tekfir mantığının hem de kadınlara ve kız çocuklarına yönelik stratejik şiddetinin acımasız boyutunu gözler önüne sermektedir. Bu uygulamalar, BM ve ABD Savunma Bakanlığı raporlarında insan hakları ihlalleri ve savaş suçları kapsamında belgelenmiştir.
IŞİD’in bölgesel yayılımı, Irak ve Suriye merkezli olarak başlamış; ardından Kuzey Afrika’da (Libya, Sina Yarımadası), Kafkasya’da (Çeçenistan, Dağıstan) ve Orta Asya’da (Uygur, Özbek, Tacik unsurlar) genişlemiştir. Avrupa’da ise Paris, Brüksel, Berlin, Nice, Londra ve Manchester saldırıları; örgütün küresel operasyon kapasitesini ve “uyuyan hücre” stratejisinin geniş ölçekli işleyişini ortaya koymuştur.
Türkiye, IŞİD için ilk günden bu yana hem hedef ülke hem de lojistik ve geçiş koridoru niteliğinde kritik bir konumdadır. Türkiye’nin o dönemde ve günümüzde Suriye’de desteklediği Özgür Suriye Ordusu ve sonrasında militarize edilerek “Milli Suriye Ordusu”na dönüştürülen muhalif yapılar; saha hâkimiyeti ve insan kaynağı açısından çeşitli radikal unsurların dâhil olduğu karmaşık bir bileşim oluşturmuştur. BM ve ABD Savunma Bakanlığı raporları, bu yapıların bazı unsurlarının geçmişte IŞİD veya benzeri radikal örgütlerle temas hâlinde olduğuna dikkat çekmektedir. Bugün Suriye Geçici Hükümeti’nin idari ve askerî omurgasının bu heterojen muhalif ağlardan evrilmiş olması, bölgedeki vekâlet savaşları ve stratejik rekabetlerin örgütsel yapıları nasıl biçimlendirdiğini göstermektedir.
IŞİD’in ortaya çıkışı ve yayılımı; devlet otoritesinin çöküşü, bölgesel güç rekabetleri, vekâlet savaşları ve radikal ideolojinin dijital çağda küresel ölçekte yayılabilme kapasitesiyle doğrudan ilişkilidir. Şengal’de Ezidi kadınlar ve çocuklara yönelik sistematik insanlık dışı uygulamalar, örgütün yalnızca askerî veya ideolojik bir yapı olmadığını; aynı zamanda bölgesel güvenlik ve insan hakları açısından ciddi bir kriz üreticisi olduğunu göstermektedir. Bu analiz, IŞİD’in sadece örgütsel tarihini değil, aynı zamanda bölgesel jeopolitik, güvenlik ve insani boyutlarıyla kapsamlı bir risk değerlendirmesini sunmaktadır.

IŞİD’e ve Muhammedî İslam ruhunu istismar eden yapılara karşı mücadele
Radikal seviyede kötücül maksatlarla örgütlenen ve dini istismar eden yapıların varlık alanlarını daraltmak, yalnızca devletin güvenlik politikalarıyla sınırlı bir mesele değildir. Aynı zamanda entelektüel kapasitenin yükseltilmesi, dini bilginin akademik düzeyde üretilmesi ve topluma doğru kanallardan aktarılması zorunludur. Aksi hâlde, modern iletişim araçlarını etkin biçimde kullanan ve dini söylemi manipülatif bir araç olarak yeniden üreten yapılar, kamusal alanda görünmez biçimde güçlenmeye devam edecektir.
Türkiye’de radikal dini istismar eden silahlı ve silahsız yapılanmaların toplumsal alanda görünür veya örtük biçimde varlıklarını sürdürebilmelerinin en önemli nedenlerinden biri, İslam tarihi, teolojik gelenekler ve mezhepsel referanslar konusunda geniş ölçekli bilgi eksikliğinin hem medyada hem de akademik ve entelektüel çevrelerde belirgin şekilde mevcut olmasıdır. Gazeteciler, aydınlar ve akademisyenler, dini meşruiyet üretimini araçsallaştıran şiddet yanlısı örgütleri analiz ederken bu yapıların tarihsel kökenlerini, ideolojik söylem stratejilerini ve metinsel manipülasyon tekniklerini yeterince çözememekte; dolayısıyla topluma aktarılması gereken eleştirel bilgi üretiminde ciddi boşluklar oluşmaktadır.
Bu bilgi yetersizliği, radikal örgütlerin toplumsal taban bulma kapasitesini doğrudan etkileyen bir faktör hâline dönüşmüştür. Çünkü dini istismar eden metinlerin bağlamından koparılarak yeniden yorumlanması, cihat söyleminin tarihsel-teolojik içeriğinden soyutlanıp şiddet üretim mekanizmasına dönüştürülmesi ve “hakikat tekeli” iddiasına dayalı dogmatik kapanma, bağnazlık ve radikal şiddet biçimleri ancak yeterli tarihsel-teolojik yetkinlikle deşifre edilebilir. Bu yeterlilik toplumsal alana taşınmadığında, manipülatif yapıların ideolojik ikna süreçleri yeterince görünür olamaz ve geniş kesimler tarafından fark edilemediği veya kolayca unutulduğu süreçler yaşanmaya devam eder.
Radikal örgütlerin camilerde, dini cemaat alanlarında, sosyal mekânlarda ve özellikle dijital platformlarda yürüttükleri propaganda faaliyetleri yalnızca doktrinel içeriklerle değil; aynı zamanda ritüel sosyolojisi, duygusal mobilizasyon, kimlik inşası, mağduriyet anlatıları ve kolektif aidiyet mühendisliği gibi sosyolojik mekanizmalarla da beslenmektedir. Dolayısıyla bu örgütlerin yalnızca güvenlik perspektifiyle ele alınması yapısal bütünlüğü açıklamaya yetmemektedir. İhtiyaç duyulan şey, disiplinlerarası bir yaklaşımın benimsenmesidir.
Toplumun siyasete yön verme, hukuk kurumlarını denetleme ve devlet mekanizmalarının işlevsel kapasitesini artırma konusundaki yetersizliği de bu bilgi eksikliğinin bir sonucudur. Çünkü radikalizme karşı toplumsal direnç ancak kolektif bilgi üretimi, eleştirel bilinçlenme ve dini referansların doğru bağlamlarda anlaşılmasıyla güçlenebilir. Nitekim siyaset bilimi literatürü, “toplumsal farkındalık kapasitesi”nin düşük olduğu toplumlarda güvenlik tehditlerinin daha hızlı kurumsallaşabildiğini bizlere göstermektedir.
Bu çerçevede, dini referanslarla örgütlenen şiddet veya şiddet dışı radikal yapıların önlenebilmesi için üç temel düzlemde yeni bir kurumsal bilgi üretim sürecine ihtiyaç vardır:
Teolojik analiz: İslam düşünce tarihinin, mezhepsel ayrışmaların, cihat doktrininin ve metinsel yorum geleneklerinin bilimsel yöntemle ele alınması.
Sosyolojik çözümleme: Radikal örgütlerin kimlik, aidiyet, ritüel ve propaganda mekanizmalarının toplumsal yapıyla ilişkisini açıklayan derinlikli analizlerin güçlendirilmesi.
Siyasal ve hukuki işlevsellik: Devlet mekanizmasının güvenlik, hukuk ve istihbarat bileşenlerinin toplumsal bilinçle desteklenen bir denetim ve farkındalık çerçevesi içinde daha etkin hâle getirilmesi.
Türkiye’de ya da dünyanın herhangi bir yerinde bu tür insanlık düşmanı yapılara yalnızca güvenlik tedbirleriyle nefes aldırmamak yeterli değildir. Bu örgütler, modern dünyanın insan zihni üzerinde yarattığı kırılganlıklar, dijital mecraların hızlandırdığı algı devinimleri, kimlik bunalımları, yoksulluk, devlet–toplum ilişkisindeki kopukluklar ve dinsel metinlerin bağlamından koparılarak manipüle edilebilmesi gibi faktörler üzerinden kendilerine yeni örgütlenme alanları açabilmektedir. Bu nedenle ulusal ve küresel ölçekte kötücül maksatlarla örgütlenen yapılara karşı ortak bir bilinç örgütlenmesi, hem epistemik düzeyde hem de toplumsal dokuda direnç üreten bir yaklaşımın geliştirilmesini zorunlu kılmaktadır.
Bu konuda yürüttüğüm kapsamlı araştırmalar, meselenin yalnızca politik ya da güvenlik merkezli bir çerçeveden kavranamayacağını göstermektedir. İdeolojik motifi nasıl olursa olsun bütün kitle örgütleri, şiddet barındırsın ya da barındırmasın, beslendiği ontolojik kırılgan zeminden varlıklarını inşa edip sürdürmektedir. Özellikle radikal yapılar, bireylerin ontolojik boşluklarını doldurabilmeleri, varoluşsal kırılganlıklarını kimliksel ve kutsal bir çerçeveye dönüştürebilmeleri ölçüsünde toplumsal karşılık bulmaktadır. Dolayısıyla çözüm, sorunların ontolojik temellerini irdelemeden üretilemez; insanın varlıkla, kendisiyle, toplumla ve kutsalla kurduğu ilişkinin yeniden yapılandırılması gerekmektedir.
Bu çerçevede radikal örgütlenmeleri mümkün kılan ontolojik zeminin güçlendirilmesi önemlidir. Bireylerdeki varlık temelli güvensizliği azaltacak bir eğitim politikası; bilgi aktarımının ötesine geçerek ontolojik güven, kimlik istikrarı, özneleşme kapasitesi ve eleştirel bilinç üretme yeteneğini geliştirmelidir. Lise ve üniversitelerde radikalleşme ontolojisi, kutsalın politikası ve şiddet sosyolojisi gibi program ve seminerlerin desteklenmesi, toplumsal dokuda kalıcı bir dönüşüm üretir. Bununla bağlantılı olarak bilgi–iktidar–inanç ilişkisinin sağlıklı biçimde kurulması da kaçınılmazdır. İslami referansların bağlamından koparılarak şiddet söylemine dönüştürülmesini engellemek için ilahiyat, sosyoloji, antropoloji ve siyaset biliminin ortak çalışma yürüteceği epistemik arşivler ve kritik metin merkezleri kurulmalı; dijital fetvalar ve propaganda içeriklerine karşı epistemik doğrulama ağları oluşturulmalıdır.
Radikal yapıların duygusal manipülasyon tekniklerine karşı toplumda duygusal farkındalık, eleştirel duygulanım ve kolektif travma okuryazarlığını güçlendiren programlar önem taşımaktadır. Bu tür çalışmaların camilerde, kültürel alanlarda, derneklerde ve dijital mecralarda yaygınlaştırılması psikopolitik dayanıklılığın oluşmasına katkı sağlar. Aynı şekilde devletin güvenlik, hukuk ve istihbarat kurumlarının yalnızca operasyonel kapasiteyle değil, ontolojik güvenlik üreten bir dil ve tutumla hareket etmesi gerekmektedir. Topluma “yalnız değilsiniz, korunuyorsunuz, anlam üretiyoruz” mesajını kurumsal bütünlük içinde iletebilen bir devlet yapısı, radikalleşmeye zemin hazırlayan kırılganlıkları kayda değer ölçüde azaltır.
Radikal örgütlerin küresel düzeyde hareket ettiği düşünüldüğünde, devletlerin yalnızca ulusal kapasiteye dayanması sürdürülebilir değildir. Bu nedenle uluslararası işbirliği mekanizmalarının güçlendirilmesi, etik temelli küresel ittifakların kurulması, istihbarat paylaşımı ve hukuki eşgüdüm sistemlerinin geliştirilmesi gerekmektedir. Dijital mecraların manipülatif ritüeller ve sembolik şiddet üretiminde birincil alan hâline gelmesi, dijital ontolojiye yönelik yeni tedbirleri zorunlu kılmaktadır. Yapay zekâ destekli radikalleşme izleme sistemleri, semantik şiddet analizleri ve dijital etik programlarının kurumsallaştırılması bu nedenle kritik önemdedir.
Tüm bunların yanında, İslam tarihi ve düşüncesine ilişkin derinlikli bilgi üretmeyen gazeteci, akademisyen ve aydınların yarattığı boşluk, radikal yapıların geniş bir faaliyet alanı bulmasına neden olmaktadır. Bu sorunu aşmak için eleştirel İslam araştırmaları enstitülerinin, radikalleşme ve din sosyolojisi merkezlerinin ve dinî metinleri bağlamsal bir perspektifle inceleyen disiplinlerarası platformların yaygınlaştırılması gereklidir.
Suriye’de askerî açıdan büyük ölçüde SDG ve koalisyon güçleri sayesinde geriletilmiş olsa da IŞİD ve benzeri örgütler, “ontolojik bir fenomen” olarak varlıklarını başka ülkelerde ve sahalarda sürdürmeye devam etmektedir. Dolayısıyla çözüm; güvenlik odaklı tedbirlerin ötesine geçerek insanın varlıkla kurduğu ilişkiyi güçlendiren, bilgiyi ve inancı sağlam temellere oturtan, toplumsal dokuyu epistemik ve duygusal düzeyde dayanıklı kılan bütünsel bir yaklaşımı zorunlu kılmaktadır. Bu çok katmanlı perspektif, radikal yapıların nefes alabileceği tüm ontolojik boşlukları ortadan kaldırmanın en etkili yoludur.
FETÖ, IŞİD, Menzil, Adnan Oktar yapılanması, HÜDA-PAR çizgisi ve Hizbullah gibi yapılar; yüzeyde birbirinden çok farklı görünseler de özünde benzer zihinsel kodları paylaşan, tarihsel olarak aynı istismar zeminlerinden beslenen yapılardır. Bu örgütlerin yalnızca isimleri, dış yüzeydeki motifleri ve ritüel formları değişkenlik gösterebilir; ancak gerisinde işleyen zihniyet yapısı, otoriter karizma kültü, kutsalın araçsallaştırılması ve birey iradesinin mutlak kontrol altına alınması gibi temel mekanizmalar bakımından neredeyse hiçbir farklılık yoktur. Bu nedenle bu tür yapıları birbirinden kopuk yapılar olarak değil, aynı “sapkın ve istismarcı zihin setinin farklı türevleri” olarak değerlendirmek gerekir.

Bu oluşumların bazıları siyasi parti formuna bürünerek veya legal görünümlü sivil yapılar şeklinde meşruiyet kalkanı üretmeye çalışmakta; bazıları ise devlet mekanizmalarının zayıf olduğu, denetimin kırılganlaştığı veya ideolojik boşlukların derinleştiği ortamlarda kendilerine geniş hareket alanı yaratmaktadır. Tarihsel süreçte çeşitli ülkelerde devletin bizzat bu zihniyeti sistemleştirdiği örnekler dahi mevcuttur. Dolayısıyla mesele yalnızca örgütsel yapılara indirgenemeyecek kadar kapsamlıdır; konu, kolektif bilinç, sosyo-kültürel zemin, siyasi iklim ve ontolojik kırılganlıklarla doğrudan bağlantılıdır.















