Son yıllarda birbirinden oldukça farklı siyasal ve kültürel bağlamlara sahip ülkelerde dikkat çekici biçimde benzer bir dil hâkim olmaya başladı. Orta Avrupa’dan Güney Asya’ya, Avrasya’dan Orta Doğu’ya uzanan geniş bir coğrafyada iktidarlar; politikalarını, kurumlarını ve kültürel projelerini “ulusal”, “yerli”, “medeniyet temelli”, “özgün” ya da “egemen” sıfatlarıyla tanımlıyor. Terimler değişse de bu etiketlerin siyasal işlevi büyük ölçüde aynı. Bu tür kavramlar genellikle kurumsal güvenin yüksek olduğu, yönetişim kapasitesinin güçlü olduğu dönemlerde değil; tam tersine, meşruiyetin performansla, hukukla ve evrensel ölçütlerle üretilemediği anlarda öne çıkıyor.
Macaristan, Hindistan, Rusya ve Türkiye bu eğilimin farklı biçimlerini sergileyen, ancak ortak bir mantıkta buluşan örnekler sunuyor. Bu ülkelerde siyasal meşruiyet giderek kurallara ve sonuçlara dayalı olmaktan çıkıp, kimlik ve aidiyet temelli bir otorite anlayışına yaslanıyor. Hesap verebilirlik yerini sadakate, yurttaşlık yerini bağlılık testlerine bırakıyor.

Macaristan’da Viktor Orbán’ın açıkça dile getirdiği “illiberal demokrasi” projesi, bu dönüşümün en berrak örneklerinden biri. Ulusal egemenlik ve Hristiyan medeniyeti söylemi, özellikle Avrupa Birliği’nden gelen eleştirileri etkisizleştirmek için kullanılıyor. Yargı bağımsızlığı, medya çoğulculuğu ve akademik özgürlük gibi ilkeler, evrensel demokratik standartlar olarak değil; Macar kimliğine yönelik dış müdahaleler olarak çerçeveleniyor. Böylece kurumsal aşınma, teknik ya da hukuki bir sorun olmaktan çıkarılıp kültürel bir savunma refleksi hâline getiriliyor.
Hindistan’da ise bu süreç farklı bir tarihsel ve toplumsal zemin üzerinde ilerliyor. Narendra Modi döneminde güç kazanan Hindutva ideolojisi, ulusu anayasal yurttaşlık temelinde değil; medeniyet ve inanç merkezli bir kimlik üzerinden yeniden tanımlıyor. Siyasal kararlar, giderek anayasal gerekçelerle değil, “özgün Hindu ulusunun yeniden inşası” iddiasıyla meşrulaştırılıyor. Muhalifler yalnızca politik rakip değil, “anti-ulusal” aktörler olarak damgalanıyor. Bu durum, yurttaşlığı evrensel bir hak olmaktan çıkarıp çoğunluğun onayına bağlı bir statüye dönüştürüyor.
Rusya ise kimlik dili ile iktidar yoğunlaşmasının en açık biçimde birleştiği örneği sunuyor. Kremlin’in “egemen demokrasi” ve “geleneksel değerler” vurgusu, iktidarı sonuçlar üzerinden savunmayı değil, tarihsel kader ve ahlaki üstünlük iddiası üzerinden dokunulmaz kılmayı amaçlıyor. İnsan hakları, hukukun üstünlüğü ve uluslararası sorumluluk ilkeleri, Batı’nın hegemonik araçları olarak sunuluyor. Bu çerçevede devlet, yalnızca yönetici bir aygıt değil; ulusun kendisi, tarihsel hafızası ve geleceği olarak konumlandırılıyor. İktidar, artık kendini açıklamak zorunda olmayan bir varlık hâline geliyor.

“Kimlik etiketleri üç temel işlev görür”
Türkiye bu genel tablo içinde istisnai değil, semptomatik bir örnek oluşturuyor. “Yerli ve milli” söylemi, kurumsal özerkliğin ve hukuki öngörülebilirliğin zayıfladığı bir bağlamda, siyasal otoriteyi rasyonel ölçütler yerine sembolik aidiyet üzerinden yeniden kurma çabasını yansıtıyor. Ancak bu eğilim Türkiye’ye özgü değil; küresel ölçekte yaygınlaşan bir siyasal dil değişiminin parçası.
Bu örnekleri bir araya getiren şey ideoloji değil, işlevdir. Kimlik etiketleri üç temel işlev görür.
Birincisi, eleştiriyi siyasal bir hak olmaktan çıkarıp sadakatsizlik olarak yeniden tanımlar.
İkincisi, zayıflayan devlet kapasitesini görünmez kılar; başarının yerini sembolik sahiplik alır.
Üçüncüsü ise evrensel normlardan kopuşu meşrulaştırır; bu normlar “yabancı”, “dayatmacı” ya da “tehditkâr” olarak sunulur.
Zamanla bu mantık siyasetle sınırlı kalmaz. Ekonomi, eğitim, bilim ve kültür alanlarına da sirayet eder. Eleştirilemeyen projeler, dokunulmaz kurumlar ve sorgulanamaz anlatılar ortaya çıkar. Rekabet zayıflar, yaratıcılık körelir, güven aşınır. Ulusal güç iddiasıyla yürütülen bu süreç, ironik biçimde kurumsal kırılganlığı derinleştirir.














