Temsil gerçekten adalet mi sağlar, yoksa sadece vicdanları temize mi çeker?
Öncelikle bu yazıyı bir film eleştirisi niyetiyle değil, temsil etiğiyle ilgilenen bir akademisyen olarak yazıyorum. Çünkü Mehmet Akif Büyükatalay’ın 2025 yapımı Histeri filmi, konuyla ilgili tüyler ürperten bir ifşalama yapıyor.

Film neyi ele alıyor?
Film, Almanya’nın Solingen kentinde Türk bir ailenin maruz kaldığı gerçek bir ırkçı katliamı ele alıyor. 1993 yılında yaşanmış bu faciada, bir gece aşırı sağcı bir grup Türk bir ailenin evini ateşe verdi. Olay, üç çocuk ve iki kadının hayatını kaybetmesine yol açtı. Hemen akabinde tüm Avrupa’da büyük protestolar başlatan bu trajedi, Almanya’daki göçmen karşıtlığına karşı toplumsal farkındalığın dönüm noktalarından biri olarak kayıtlara geçti. Ancak Histeri bu faciayı doğrudan anlatmak yerine “film içinde film” yapısıyla bu konuyu ele alan birfilmin çekimi sırasında yaşananları anlatıyor. Böylelikle olayın sinemada nasıl yeniden üretilebileceğini, bu yeniden üretimin arkasındaki olası politik ve etik gerilimleri sahneye taşıyor. Film, yalnızca “neyi anlatıyor? değil, “kim, nasıl, neden şimdi ya da hangi üretim koşullarında anlatıyor?” gibi soruları merkezine alıyor. Yani temsilin kendisinin nasıl inşa edildiğini sorgulamamıza olanak tanıyor.
Zaten marjinalleştirilmiş, tarihsel olarak bastırılmış ve acı çekmiş toplulukların hikâyeleri, yeniden anlatılırken bir kez daha sömürülüyor olabilir mi? Görünür kılınmak adına sahneye çıkarılan bu hikâyeler, festival salonlarında alkışlar arasında takdir toplayıp, anlatıcılarına politik hassasiyet nişanesi ve kültürel sermaye kazandırırken, mağdurların yaşadığı travma estetik bir imgeye, izleyici içinse vicdan rahatlatıcı bir deneyime dönüşüyor. Avrupa sinema endüstrisinin “etik duyarlılık” olarak sunduğu bu temsil politikaları, aslında adalet değil, konfor temelli bir etik anlayışın göstergesi mi?

Tam da bu noktada, Luc Boltanski’nin Distant Suffering: Morality, Media and Politics (Uzak Acı: Ahlak, Medya ve Politika) adlı eseri bize çarpıcı bir kavramsal çerçeve sunar. Boltanski, uzaktan tanıklık ettiğimiz acılara karşı çevrimiçi veya görsel mecralarda verdiğimiz tepkileri üç şekilde sınıflar: “kınama” (failin ifşası), “duygudaşlık” (mağdurla empati kurma) ve “estetikleştirme” (acıyı sanat nesnesine dönüştürme). Bu üç tutum, izleyicinin ahlaki bir pozisyon alıp almadığını sorgulatır. Histeri, bu üç merhamet politikasının özellikle üçüncüsüyle hesaplaşıyor; acının bir vicdan performansına dönüşmesiyle.
Bugün “politik” görünen anlatılar, çoğu zaman izleyiciyi harekete geçirmeyi değil, duygusal bir tatmin sağlamayı amaçlıyor. Histeri, acıma dışında bir seçenek sunmayan bu sinema anlayışını sorguluyor. Sinemada göçmen temsili, çoğu zaman politik bir pozisyon almaktan çok, etik ve kültürel sermaye biriktirmenin aracı haline geliyor.
Temsil, hiçbir zaman nötr bir aktarım değil; iktidarın ve öznelik kurulumunun parçasıdır. Histeri, bu iktidar ilişkisini estetize etmeden gözler önüne seriyor. Film içinde filmin esas konusu göçmenlerin yaşadığı bir faciayken, göçmen oyuncuların figüran olarak konumlandırılmış olması bile filmin ifşaladığı gerçeğin bir tür özeti gibi. “Yiğit gibi yönetmenler Avrupa’nın vicdanını rahatlatacak filmler yapar” repliği, bu sinema dilinin mottosu gibi işliyor. Politikayla sanatın kesişim noktasında sormamız gereken soru artık bu: Sarsıcı sahneler politik eylem çağrısı mıdır, yoksa salon çıkışında “ne kadar etkileyiciydi” dememiz için mi vardır?

Tüm bunlar yalnızca bir filme değil, bugünün kültürel atmosferine yöneltilmiş sorular. Bugün bu sorgulamayı mecralar ötesi bir anlayışla yapmak gerektiğinin aciliyetini, son dönemde ortaya çıkan Edouard Louis tartışmalarında da görüyoruz. Kim anlatıyor, kim temsil ediliyor, kim susturuluyor? Bu soruların sorulmasından rahatsız olan tavırlar, aslında entelektüel hegemonya reflekslerinden başka bir şey değil.
Tam da bu nedenle Histeri gibi filmler, sadece estetik bir deneyim değil, aynı zamanda politik bir soluklanma alanı yaratıyor. Film, temsilin nasıl sömürülebileceğini ifşa ederken, bunu sinemanın kendi diliyle yapmayı başarıyor. Filmde hiçbir karakterin tamamen masum olmaması, herkesin kendi çıkarı ve ideolojisiyle hareket etmesi, izleyiciye içine girebilecek bir konfor alanı bırakmıyor. Bu anlamda Haneke’vari bir rahatsızlık yaratıp seyirciyi kendi şeytanlarıyla başbaşa bırakıyor.
Histeri, anlatının içeriğinden çok, koşullarına, üretimine ve niyetine odaklanarak temsilin politikasına dair yerleşik kabulleri altüst ediyor. Irkçılık karşıtı bir film çekerken, ırkçılığın tam ortasına düşmenin, toplumsal travmaların zaman içinde nasıl metalaştırıldığının suya ve sabuna dokunan hikayesi.










