İstanbul Erkek Lisesi’nde (İEL) geçtiğimiz eğitim yılında yaşanan bazı olaylar bir süredir Türk kamuoyunda hararetle tartışılıyor. Ayrıntıda boğulmadan özetlemek gerekirse, özellikle okuldaki son sınıfların küçük sınıflara yönelik olarak akran zorbalığı, şiddet, taciz, darp ve baskı gibi eylemler gerçekleştirdiği ileri sürülüyor. Aslına bakarsanız Türkiye’de ve hatta belki de dünyanın hemen her okulunda farklı ölçeklerde olsa da ergenler arasında yaşanabilen birtakım disiplin sorunları bunlar. Kuşkusuz, köklü ve dolayısıyla daha iyi eğitim/öğretim vermesi beklenen okullarda bu ve benzeri olayların daha az görülmesi beklenir. Bu çerçevede, İEL’de yaşandığı iddia edilen hadiselerin haber olması, tartışılması ve nihayet bu iddialarla ilgili adli/idari soruşturmalar başlatılması doğaldır. Yeter ki dert üzüm yemek olsun…
Asıl mesele birkaç öğrenci değil, yüzyıllık bir hesaplaşma mı?
Üzülerek ifade etmek isterim ki İEL tartışması, başladığı noktanın çok ötesine geçerek birkaç öğrencinin ergen hareketlerinin soruşturulmasından koca bir camianın sorgulanması noktasına ulaşmıştır. Önce birkaç küçük haber yayımlanmış, daha sonra iddialar ana akım yayın organlarında oldukça yüzeysel bir şekilde ele alınmış, akabinde sahneye yüzyıllık okullarla ve aslında aydınlanma felsefesiyle/Cumhuriyetle tarihi bir meselesi olan malum yayın organı çıkmış, meselenin bağcıyı dövmek olduğu açıkça ifade edilmiştir.
Aslında buraya kadar olan hikâye, benim de içinde bulunduğum asırlık okul mezunlarının alışkın oldukları ve hatta maalesef kanıksadıkları bir akıştan ibaret. Evet, bizler çocukluk yıllarımızdan bu yana biliriz ki, bu ülkenin sağı solu fark etmez sığ siyasetçileri, gazetecileri ve okuryazarları kendilerinde bu köklü eğitim kurumlarıyla ilgili olarak şehir efsaneleri imal etme ve bu okulların mezunlarına gelişigüzel suçlamalar yapma hakkını görürler. Açıkçası iş buram buram ucuz popülizm kokan anlayışla sınırlı kalsaydı bu yazıyı kaleme almayabilirdim.
Ancak, Serbestiyet’te yayımlanan “İstanbul Erkek Lisesi ve Olaylar: Tarafımız Hangisi“ başlıklı makaleyi okuduktan sonra meseleyi İEL özelinden çekip farklı bir bakışla ele alma zorunluluğu ortaya çıktı. İçeriden bir ismin yirmi sayfalık yazısında 150 yıllık bir ekol yalnızca “hiyerarşi” kavramı üzerinden irdelenmekte, cımbızla çekilen örnekler üzerinden adeta mahkum edilmekte, gelenek şeytanlaştırılmakta, medyaya yansıyan son olayların henüz iddiadan ibaret oldukları belirtilmeyerek genç insanlar için hüküm cümleleri kurulmakta ve sonuç olarak süslü cümlelerin arkasında gizlenen “geleneği terk edin” çağrısı gelmekte. O zaman benzer özellikleri taşıyan bir okulun mezunu ve mezunlar derneğinin hasbelkader başkanı olarak yazarın çağrısına yanıt verelim ve tarafımızı seçelim: Çünkü biraz uzunca olsa da yaptığım girişten anlaşılacağı üzere mesele İEL değil, mesele bu ülkenin yapıtaşı olan yüzyıllık okullarla hesaplaşma hevesi…
Yüzyıllık Okullar şeklinde nitelenen köklü okullarımız aslında iki elin parmaklarını geçmeyecek sayıda. Hemen tamamı 19. yüzyılın ikinci yarısında modern örgün eğitime geçen bu okulların her birinin ayrı kuruluş öyküleri, farklı tarihleri ve karakteristik özellikleri olsa da bu okulların şaşmaz üç temel özelliği bulunuyor: Aydınlanma felsefesine bağlılık, uygar dünyayı yakalama hırsı ve son derece güçlü bir dayanışma duygusu…
Yukarıda da ifade ettiğim gibi, köklü okullarımız 19. yüzyılın ikinci yarısında, yani Osmanlı Devleti’nin çöküş sürecinde kurulmuşlardır. Dönemin devlet aklı aslında hastalığı doğru teşhis etmişti. Bir zamanlar fersah fersah gerimizde olan “Batı”, aydınlanma felsefesi sayesinde dönüşümünü başarılı bir şekilde gerçekleştirirken; Osmanlı Devleti palyatif düzenlemelerle yetinmiş, yalnızca üstyapıya dönük makyaj müdahalelerde bulunmuş, sonuç olarak yüzyılların hantal yapısı yerinden dahi kımıldamamış, eğitimsiz, üretemeyen, organize olamayan toplum ve devlet yapısında en küçük bir değişiklik olmamıştı. İşte bu nedenle, dönemin devlet aklı adeta “Amerika’yı yeniden keşfetmeye gerek yok” diyerek, Batı’da hangi eğitim modeli geçer akçe ise bunu uygulamaya çalışmıştır. Harbiye, Galatasaray, İstanbul Erkek Lisesi, Kabataş, Pertevniyal, Cağaloğlu, Vefa vb. okullar aşağı yukarı aynı tarihlerde belirttiğim motivasyonla modern eğitime geçmiştir.
Devlet bu okulları sistemin, daha doğrusu sistemsizliğin zararlarından korumak için ana gövdeden itina ile ayrık tutmuş, bu okullara bir nevi özerklik vermiştir. Sözgelimi o döneme kadar farklı din mensuplarının birlikte okuması mümkün değilken, örneğin ilk defa Galatasaray’da 1868’den itibaren laik eğitimin bu ilk adımı atılmıştır. Aynı şekilde bu okulların müfredatlarında Batılı eğitimin parametreleri dikkate alınmış, keza müdürlerinin ve eğitim kadrolarının belirlenmesinde de yine bu ölçü gözetilmiştir. Kısaca devlet, çöküşün nedenini görmüş ve çöküşü durdurmak, en azından geciktirmek için eğitime neşter vurmak gerektiğine karar vererek bu okulları kurmuştur. Anılan okulların mezunlarının nefesi belki 600 yıllık bir imparatorluğu ayağa kaldırmaya yetmemişti ve fakat yüzyıllık okulların mezunları Cumhuriyet’in kurulmasında ve inşasında büyük rol oynamışlardır.
Osmanlı modernleşmesinin yukarıda özetlemeye çalıştığım eğitim hamlesi tahmin edileceği üzere baştan itibaren devletin ve toplumun önemlice bir kesiminden büyük tepki çekmişti. Her şeyden önce devletin birkaç okul için dahi olsa “çaktırmadan” laik eğitim sistemine geçme arzusu bir “cemaatler federasyonu” olan Osmanlı toplumunu rahatsız etmişti. Sadece İslam cemaati değil Katolikler de, Ortodokslar da, Museviler de bu yeni modele karşı çıkmışlar, her bir cemaat bu okullara gidilmemesi ve hatta bu okulların kapatılması için kampanya başlatmıştı. Ve işte ilk defa o tarihlerde “dinsiz”, “hain”, “farmason” vb. suçlamalar ortaya atılmış, anılan okulların öğrencileri “ötekileştirilmişti”. Hakeza, ülkenin iyi eğitim alamayan geniş kesimleri, ister istemez, az sayıdaki bu okullara mesafeli, tereddütlü ve beki anlaşılır bir kıskançlıkla yaklaşmışlardı.
Özetle, yüzyıllık okullar daha en başta kapanıp kapanmama tartışmasıyla yola çıkmışlar, öğrencilerine kelimenin tam manasıyla “mahalle baskısı” yapılmış, daha da ileri gidilerek hakaretler edilmiş, çok ağır suçlamalar yapılmış, sonuç olarak bir devlet projesi olmasına rağmen Galatasaray, İstanbul Erkek, Kabataş vd. okullar kaçınılmaz bir yalnızlıkla karşı karşıya kalmışlardır. Bu hızlı ötekileşme hali ister istemez anılan okulların öğrencilerinin içe kapanmasına, kendi kozaları içinde bir hayat kurmalarına ve tabii çok kuvvetli bir dayanışma duygusunun oluşmasına neden olmuştur. Bu dayanışma sayesinde kendi mahallerinden ve hatta ailelerinden dahi dışlanan öğrenciler yeni bir aileye kavuştukları gibi toplumsal baskıya karşı direnme gücü de bulmuşlardır. Dolayısıyla, yüzyıllık okulların olmazsa olmaz özelliği öğrencilerinin ve tabii daha sonra mezunlarının yaşam boyu devam eden dayanışmasıdır. Bugün bu toprakların en yaşlı ve kurumsal yapıları eğer anılan okullarsa bunda hiç kuşkusuz belirttiğim dayanışma duygusunun inkar edilemez etkisi bulunmaktadır.
Ezcümle, yüzyıllık okulların kuruluş motivasyonuyla bu okullardaki dayanışma geleneği arasında doğrudan ilişki bulunmaktadır. Yüzyıllık okulların bir diğer ortak özelliğini ise uygar dünyayı yakalama hırsı olarak ifade etmiştik. Uygar dünya bu okulların kurulduğu tarihte “Batı” medeniyeti idi, yarın neresi olur bilemeyiz. Tüm dışlanmışlıklarına, yalnız bırakılmışlıklarına karşın, bu tarihi okulların öğrencileri başlangıçtan itibaren şu toplumsal bilinçle hareket etmişlerdir: “Kıt kaynakları olan bu toplum bize bir şans verdi, ülkenin en iyi okullarında okuma imkanını tanıdı, şimdi borç ödeme zamanı!”
Evet, kuruldukları tarihten bu yana tarihi okullar denilen okulların öğrencileri topluma dalkavukluk yapma gibi bir motivasyonla hareket etmemişler; ancak, ama sanatta, ama siyasette, ama sanayide ama devlet yönetiminde kendi inandıkları doğrultuda topluma olan borçlarını ödeme gayretiyle azami çabayı göstermişlerdir. İyi eğitim alan bu çocuklar, ne kadar dışlansalar, ne kadar ötekileştirilseler de, işlerini iyi yaptıkları için görmezden gelinememişler, özellikle Cumhuriyet’in inşasında ve sonra 100 yıllık serencamında büyük rol oynamışlardır. Kuşkusuz, bu durum belirli çevrelerin, en naif ifade ile, kıskançlığını daha da artırmıştır. Bu reaksiyon çok da anlaşılmaz değil, çünkü yapılan tüm baskılara, manipülasyonlara rağmen iki elin parmaklarını geçmeyecek sayıdaki bu okullar ayakta kalmaya devam edebiliyorlar ve Cumhuriyet’in adeta sacayakları gibi görev görüyorlar. Bu başarının temel sırrı sarsılmaz “dayanışma”mız…
Hiyerarşi tartışması mı, dayanışma ve aydınlanma geleneğine saldırı mı?
Görüldüğü gibi, asırlık okullarla ilgili bir makale yazıp, üstelik 20 sayfaya ulaşan bir makale kaleme alıp “dayanışma”dan söz etmemek, aydınlanma felsefesine girmemek, Batı medeniyeti ifadesini kullanmamak hayli zor olsa gerek. Ben yazarın başarısını, Georges Perec’in Fransızcanın en çok kullanılan sesli harfi olan “e”yi kullanmadan “La disparition”u yazmasına benzettim doğrusu… İşin latifesi bir yana, yaklaşık bir aydır yapılan yayınlarda sürekli hiyerarşi üzerinde durulması insana şu soruları sordurtuyor: “Asıl mesele Hiyerarşi mi Dayanışma mı?”; “Asıl mesele Aydınlanmacı Eğitim mi?”
Tarihi okullarda içeriği ve ölçüsü dönemden döneme ve okuldan okula değişse de hiyerarşik bir ilişki olduğu yadsınamaz. O zaman şu soruyu sormak zorundayız, acaba Türkiye’nin diğer okullarında şu veya bu ölçüde hiyerarşi yok mu? Eğer öyle ise neden sadece 3-5 okul belirli kesimlerin hedefi? Veya, bir an için bu okulların içinden hiyerarşiyi çıkartalım, kimse birbirine abi abla demesin, Akit gazetesi öğrencilerin boynuna mı sarılacak? Buna karşılık aynı okulların içinden dayanışmayı çekin, bu okulların aydınlanmacı eğitim ile bağını kopartın sonra öğrenicilerin boynuna sarılmak için nasıl bir sıra oluşacağını hayal edin… Mesele son derece açıktır: Tarihi okullar yüzyılı aşkın süredir bu topraklarda aydınlanma felsefesine ve onun ete kemiğe bürünmüş hali olan Cumhuriyete sahip çıkar, bu okulların camiaları da neredeyse 150 yıldır tarifi mümkün olmayan güçlü bir dayanışma duygusu ile okullarına sahip çıkarlar. İşte bu nedenle, “hiyerarşi” üzerinden gelenek eleştirisi yaparmış gibi görünenler aslında basbayağı “dayanışma” ve “aydınlanmaya bağlılığı” hedef almakta…
Aşağı yukarı her on yılda bir bu ülkede tarihi okullara bazen elinde içki kadehi olan bir öğrencinin gizlice çekilmiş fotoğrafı üzerinden, bazen okulun tiyatro sahnesindeki sözde müstehcen bir görüntü abartılarak, bazen bir şekilde okuluyla yıldızı barışmamış bir Fethullahçı artığının yalan yanlış hikâyeleri dikkate alınarak saldırılır, biz bunlara alışığız. Bu kampanya her başladığında 150 yıllık film başa sarılır, yine hain, ajan vb. hakaretler havada uçuşur, yine birtakım meczuplar aba altından sopa gösterirler vs… Yazının başında ifade ettiğim noktayı tekrar etmek isterim.
Hiçbir taciz, şiddet vb. iddianın üzeri örtülmemeli. Lakin, bu iddiaların üzerine gidilirken, okulun her köşesinde işkencehaneler varmış, her merdiven altında taciz/tecavüz gerçekleşiyormuş gibi bir algı da yaratılmamalı. Ölçü kaçmamalı, hakkaniyetten kopulmamalı, idarecilerimiz birilerinin yüzyıllık hesaplaşmasına alet olmamalı. Bu okullar artılarıyla eksileriyle yüzyılı aşkın süredir bu ülkeye insan yetiştirmekte, bunu da hayli iyi yapmakta. Daha yüksek bir eğitim ve öğretim verebilirler mi? Elbette… Yeter ki, maksat üzüm yemek olsun. Şundan kimsenin kuşkusu olmasın. Kim ne yazarsa yazsın, hangi manipülasyonu yaparsa yapsın biz en iyi bildiğimiz şeyi yapmaya, “BORCUMUZU ÖDEMEYE” devam edeceğiz, yaptıklarımız yapacaklarımızın teminatıdır…








