Müge İplikçi yazdı: Whitney Houston’ın ışığı ve gölgeleri

Eski sayılacak bir film… “Ne kadar çok severdim sesini” diye seyretmeye başlıyorum. Kulağımda şarkıları akıp giderken gözüm filmde. “Ve gece çökünce, yalnızlık çağırınca / Biriyle dans etmek istiyorum / Evet, biriyle dans etmek istiyorum / Beni seven biriyle…” Kasi Lemmons’ın yönettiği, Naomi Ackie’nin canlandırdığı 2022 yapımı biyografik drama “I Wanna Dance with Somebody”, Whitney Houston’ı sadece “dünyanın en büyük sesi” olarak değil, kırılganlıkları, çelişkileri ve derin insani ihtiyaçlarıyla bir bütün olarak anlamamızı sağlayan samimi bir portre çiziyor. Film, onun yıldızların içine yükselişini ve trajik düşüşünü anlatırken, bu yolculuğun altında yatan temel dinamikleri işliyor: Kırık bir çocukluk, aidiyet ve koşulsuz sevgi arayışı, kamusal kimlik baskıları ve içsel bir boşluğu doldurma çabası.

Film, Whitney’in hikâyesini, adını taşıyan o ikonik şarkı “I Wanna Dance with Somebody (Who Loves Me)” üzerinden okumamızı sağlıyor. Yüzeyde dinleyeni coşturan, neşeli bir 1980’ler disko şarkısı gibi görünen bu şarkı, aslında onun tüm hayatına yayılan bir çığlığa dönüşüyor: Gerçekten onu seven, onu olduğu gibi kabul eden biriyle bağ kurma, yalnızlıktan kurtulma ve saf bir neşeyi deneyimleme özlemi. Bu özlem, onun kişisel ilişkilerinin ve seçimlerinin de temel dinamiğini oluşturuyor.

Müge İplikçi yazdı: Whitney Houston’ın ışığı ve gölgeleri
Müge İplikçi yazdı: Whitney Houston’ın ışığı ve gölgeleri

Parçalanmış bir aile yapısı

Bu arayışın kökenleri, parçalanmış bir aile yapısına dayanıyor. Destekleyici bir anne ve karmaşık dinamiklere sahip bir baba figürünün gölgesinde büyüyen Whitney, temel bir güven ve istikrar duygusundan yoksun yetişen biri olarak karşımıza çıkıyor. Çocukluğundan gelen bu “kırılganlık izleri”, film boyunca peşini hiç bırakmıyor, hem de hiç… Bu boşluğu doldurmak içinse hayatına giren iki temel figür öne çıkıyor. İlki, çocukluktan beri en yakın arkadaşı, asistanı ve platonik hayat arkadaşı (aşkı) Robyn Crawford. Crawford, Whitney için istikrar, güven ve koşulsuz sadakatin simgesi hâline geliyor. Aralarındaki derin bağ, “All the Man That I Need” gibi şarkıların, geleneksel olarak bir erkeğe hitap ediyor gibi görünse de, aslında Whitney’in hayatındaki bu güçlü, sarsılmaz kadın figürüne ve onun sağladığı duygusal desteğe bir ithaf olarak yorumlanmasına neden oluyor. Bu ilişki, onun aradığı “güvenli liman”ın belki de en saf hâlini temsil ediyor.

İkinci figür ise Bobby Brown ile olan fırtınalı ve kamusal evliliği. Robyn ile olan özel ve nispeten korunaklı bağın aksine, bu ilişki tam bir kaos ve aidiyet arayışının kamusal tezahürü hâline geliyor. Film, bu evliliğin Whitney için bir kaçış, “normal” ve heyecanlı bir hayata tutunma çabası olduğunu gösteriyor. Ancak bu birliktelik, medyanın acımasız spotları altında, karşılıklı sorunlar ve uyuşturucu kullanımının gölgesinde, onun içsel kargaşasını ve yalnızlığını daha da derinleştiren bir girdaba dönüşüveriyor.

Müge İplikçi yazdı: Whitney Houston’ın ışığı ve gölgeleri
Müge İplikçi yazdı: Whitney Houston’ın ışığı ve gölgeleri

Kimlik politikaları

Filmde vurgulanan bir diğer kritik nokta, Whitney’in sürekli maruz kaldığı kimlik politikaları ve “yeterince” dayatması. Zirvedeyken kendisine yöneltilen “yeterince siyahî değilsin” eleştirisi, onun sanatını ve varlığını dar kalıplara sığdırmaya çalışan bir dünyayla yüzleşmesini sağlıyor. Whitney’in bu iddiaya verdiği “Ben iyi şarkı söylüyorum” yanıtı, son derece güçlü ve anlamlı. Bu, sadece bir savunma değil; sanatın ve bireyin, ırk veya kimlik üzerinden yapılan indirgemeci tanımlamaların ötesinde var olabileceğine dair bir manifesto niteliğinde. Ne yazık ki bu, toplumun bireylere dayattığı “yeterince iyi, yeterince otantik, yeterince ait” olma baskısının yarattığı yorgunluğun da bir ifadesi.

Tüm bu unsurlar — çocukluk travması, kimlik sorgulamaları, karmaşık ilişkiler — nihayetinde onun içsel boşluğunu besliyor. “I Wanna Dance with Somebody” şarkısında dışa vurduğu o coşkulu arzu, gerçek hayatta bir türlü karşılık bulamıyor. Sahnedeki o ışıltılı, herkesi kendine hayran bırakan, mutlu görünen süperstar, özel hayatında kendisiyle barışık değil. Bu uçurum, onu uyuşturucuya yaslanmaya itiyor. Uyuşturucu, bir süreliğine sahte bir sığınak, acıyı unutturan bir sis perdesi gibi görünse de, zamanla hem sesine hem de ruhuna zarar veren bir yıkım fermanına dönüşüyor. Ve sonra o fırtına: Sesinin gücünün azaldığı yönündeki eleştiriler, bu kırılgan dönemde ona en ağır darbeyi vuruyor.

Sonuç olarak, “I Wanna Dance with Somebody” filmi, Whitney Houston’ı bir efsane olarak değil, bir insan olarak anlamamızı sağlıyor. Bize gösteriyor ki, dünyayı sarsan bir sesin ardında, hâlâ “sevilmeyi” ve “dans edecek birini” arayan kırılgan bir kalp var. “Yeterince siyahî” bulunmayan bir kadın, aslında herkesten “yeterince” sevgi ve anlayış görememenin acısını yaşıyor. Özet net: Çocukluğunda temeli sağlam atılmamış bir birey, yetişkinliğinde ne kadar yükseğe çıkarsa çıksın, o temelsizlik hissiyle boğuşmaya devam ediyor. Belki de hepimizin fark etmesi gereken o boşluğu göstermesi açısından önemli bir nokta bu.

Film biter…

Film bittiğinde, izleyicide beliren duygu, derin bir hüzün ve şefkat. Keşke o büyüleyici dış ses, içindeki yalnız kıza da aynı teselliyi ve gücü verebilseydi. Keşke milyonlara “dans etme” coşkusu ve sevgi çağrısı veren o ses, kendi içindeki fırtınayı dindirebilseydi. Whitney Houston’ın hikâyesi, parlak ışıkların, şöhretin ve başarının ötesinde, hepimizin paylaştığı evrensel bir ihtiyacın yansıması: Koşulsuz sevilmek, gerçek anlamda görülmek ve nihayetinde iç huzuru bulmak.


Medyascope'u destekle. Medyascope'a abone ol.

Medyascope’u senin desteğin ayakta tutuyor. Hiçbir patronun, siyasi çıkarın güdümünde değiliz; hangi haberi yapacağımıza biz karar veriyoruz. Tıklanma uğruna değil, kamu yararına çalışıyoruz. Bağımsız gazeteciliğin sürmesi, sitenin açık kalması ve herkesin doğru bilgiye erişebilmesi senin desteğinle mümkün.