Recep Karagöz yazdı: Avrupa’nın insan hakları söyleminde erozyon

Avrupa bugün insan haklarından söz etmeye devam ediyor; ancak bu söylemin hangi coğrafyada, kime karşı ve ne zaman geçerli olduğu giderek belirsizleşiyor. Uzun yıllar boyunca Avrupa’nın uluslararası ilişkilerde insan hakları ve demokrasiye dayalı bir söylem geliştirdiği yönündeki iddia, yalnızca bir normlar bütünü değil, aynı zamanda güçlü bir ahlaki üstünlük anlatısı üretti. Bu anlatı, Avrupa Birliği’nin kendisini askerî güçten ziyade hukuk, değerler ve evrensel ilkeler üzerinden tanımlamasına imkân tanıdı.

Ancak son yıllarda bu söylemin sahadaki politikalarla giderek daha fazla çeliştiğine tanıklık ediyoruz. Özellikle ticaret, enerji ve silah ihracatı gibi alanlarda insan haklarının sistematik biçimde geri plana itildiği; demokrasi söyleminin ise seçici ve koşullu hale geldiği açık biçimde görülüyor.

Recep Karagöz yazdı: Avrupa’nın insan hakları söyleminde erozyon
Recep Karagöz yazdı: Avrupa’nın insan hakları söyleminde erozyon

Normatif güç iddiası ve gerçeklik

Avrupa Birliği literatüründe sıkça vurgulanan “normatif güç” yaklaşımı, AB’nin uluslararası sistemi dönüştürme kapasitesini askeri veya ekonomik zorlamadan ziyade normlar yoluyla kurduğunu varsayar. İnsan hakları, demokrasi ve hukukun üstünlüğü bu yaklaşımın merkezindedir.

Ne var ki son on yılda bu çerçevenin giderek retorik bir kabuğa dönüştüğünü söylemek mümkündür. Avrupa, norm koyucu olmaktan çok, normları askıya alabilen bir aktör gibi davranmaktadır. Bu durum geçici sapmalardan ziyade, yapısal bir yön değişikliğine işaret etmektedir.

Silah ticareti: Erozyonun somutlaştığı alan

Avrupa’nın insan hakları söyleminde yaşanan erozyonun en görünür ve en problemli alanlarından biri silah ticaretidir. Avrupa devletleri, kendi hukuk metinlerinde ve ortak dış politika belgelerinde silah ihracatını insan hakları kriterlerine bağlamış olmalarına rağmen, uygulamada bu kriterlerin sistematik biçimde esnetildiği görülmektedir.

Yemen’de sivil yerleşimlerin bombalanması, Mısır’da muhalefetin ve sivil toplumun yapısal olarak bastırılması ya da Güney Kafkasya’da otoriter yönetimlerin tahkim edilmesi, Avrupa’nın savunma sanayi ilişkilerini askıya almasına yol açmamıştır. Bu ilişkiler, çoğunlukla “bölgesel istikrar”, “stratejik ortaklık” ve “güvenlik iş birliği” gibi kavramlarla yeniden çerçevelenmiştir.

Bu çelişkinin en çarpıcı örneklerinden biri ise Gazze’de yürütülen askerî operasyonlar bağlamında İsrail ile sürdürülen silah ticaretidir. Gazze’de sivillere yönelik geniş çaplı askerî saldırılar, zorla yerinden etme pratikleri ve insani altyapının hedef alınması, uluslararası kamuoyunda soykırım iddialarını gündeme getirmiş; konu uluslararası yargı mercilerinin de gündemine taşınmıştır. Buna rağmen bazı Avrupa ülkeleri, İsrail ile savunma sanayi iş birliğini sürdürmüş ya da mevcut sözleşmeleri askıya almaktan kaçınmıştır; hukuki belirsizlik, siyasal bir konfor alanı olarak kullanılmıştır.

Burada dikkat çekici olan husus şudur: İnsan hakları ihlalleri bilinmediği için değil, uluslararası raporlar ve yargı süreçleriyle açık biçimde belgelenmiş olmasına rağmen, bilinçli olarak göz ardı edilmektedir. Bu durum, insan haklarının bağlayıcı normlar olmaktan çıkıp, jeopolitik tercihlere göre devreye sokulan esnek bir politika aracına dönüştüğünü göstermektedir.

Dolayısıyla silah ticareti, Avrupa’nın normatif güç iddiasının en açık biçimde çözüldüğü alandır. İnsan hakları söylemi, bu alanda ahlaki bir sınır üretmekten çok, siyasal maliyetlerin yönetildiği bir retorik çerçeve işlevi görmektedir.

Recep Karagöz yazdı: Avrupa’nın insan hakları söyleminde erozyon
Recep Karagöz yazdı: Avrupa’nın insan hakları söyleminde erozyon

Sessizlikle onaylanan hukuksuzluk: Venezuela örneği

Avrupa’nın insan hakları ve demokrasi söylemindeki erozyon, yalnızca silah ticaretiyle sınırlı değildir. Uluslararası hukukun açık ihlalleri karşısında sergilenen sessizlik, bu aşınmanın daha derin ve yapısal boyutlarını açığa çıkarmaktadır. Bunun çarpıcı örneklerinden biri, Amerika Birleşik Devletleri’nin Venezuela Devlet Başkanı’nı fiilen kaçırmasına yönelik Avrupa Birliği ülkelerinden kayda değer bir itirazın gelmemesidir.

Bir devlet başkanının, egemen bir ülkenin sınırları dışında ve hukuki süreçler hiçe sayılarak alıkonulması; yalnızca bir insan hakları ihlali değil, uluslararası hukukun ve devlet egemenliği ilkesinin açık ihlalidir. Buna rağmen Avrupa Birliği’nin bu olay karşısında güçlü, tutarlı ve ilkesel bir tepki vermemesi dikkat çekicidir. Bu sessizlik, hukuksuzluğun normalleştirilmesi anlamına gelmekte ve fiilen rıza üretmektedir.

Burada belirleyici olan, ihlalin ağırlığı değil; ihlali gerçekleştiren aktörün kimliğidir. Aynı eylem, Avrupa’nın rakip veya “sorunlu” olarak tanımladığı bir devlet tarafından gerçekleştirilmiş olsaydı, demokrasi ve hukuk söyleminin çok daha sert biçimde devreye sokulacağı açıktır. Bu durum, insan hakları ve hukukun üstünlüğü söyleminin evrensel ilkelerden ziyade güç ilişkilerine bağlı olarak işlediğini bir kez daha göstermektedir.

Bu örnek, Avrupa’nın normatif gücünün neden aşındığını açıklayan temel dinamiklerden birini ortaya koymaktadır: İhlaller karşısında konuşan değil, kimin ihlal ettiğine bakan bir siyasal ahlak.

Recep Karagöz yazdı: Avrupa’nın insan hakları söyleminde erozyon
Recep Karagöz yazdı: Avrupa’nın insan hakları söyleminde erozyon

Çifte standart ve seçici sessizlik

Avrupa’nın insan hakları söylemini aşındıran en önemli unsurlardan biri de çifte standarttır. Benzer ihlaller karşısında farklı ülkelere yönelik tamamen farklı diplomatik tepkiler üretilmektedir. Bazı ülkelere karşı sert yaptırım dili kullanılırken, bazı rejimlere karşı uzun süreli ve sistematik bir sessizlik tercih edilmektedir.

Bu durum, insan haklarının ahlaki bir ilke olmaktan ziyade jeopolitik konumlara göre devreye sokulan bir araç olarak algılanmasına yol açmaktadır. Avrupa’nın küresel ölçekte karşı karşıya kaldığı güven kaybının temelinde de bu algı yatmaktadır.

Güvenlikleşme ve değerlerin geri çekilişi

Göç hareketleri, enerji güvenliği ve büyük güç rekabeti, Avrupa dış politikasında belirgin bir “güvenlikleşme” eğilimini beraberinde getirmiştir. Bu süreçte demokrasi ve insan hakları, stratejik çıkarların arkasına itilmiştir.

Otoriter rejimler, demokratik standartlara göre değil; sınırları koruma, enerji akışını sağlama veya bölgesel istikrarı garanti etme kapasitesine göre değerlendirilmektedir. Böylece insan hakları savunusu, ahlaki bir yükümlülük olmaktan çıkarak maliyetli bir lüks gibi görülmeye başlanmıştır.

Recep Karagöz yazdı: Avrupa’nın insan hakları söyleminde erozyon

Sonuç olarak

Avrupa’nın insan hakları ve demokrasi söyleminde yaşanan aşınma, artık yalnızca tutarsızlıklarla açıklanabilecek bir durum değildir. Silah ticaretinde, Gazze’deki askeri yıkım karşısında ve Venezuela örneğinde açıkça görüldüğü üzere, mesele değerlerin ihlal edilmesi değil; değerlerin bilinçli biçimde askıya alınmasıdır. Avrupa bugün insan haklarını savunamadığı için değil, hangi ihlalin görmezden gelineceğine kendisi karar verdiği için inandırıcılığını yitirmektedir. Bu seçicilik, Avrupa’yı ahlaki bir referans noktası olmaktan çıkarıp, güç ilişkilerinin dilini değerlerin diliymiş gibi konuşan bir aktöre dönüştürmektedir. Gelinen noktada sorun, Avrupa’nın insan haklarını nasıl uygulayacağı değil; insan haklarını savunma iddiasını sürdürüp sürdüremeyeceğidir. Bu iddia çöktüğünde, geriye kalan yalnızca sessizliğin meşrulaştırdığı bir siyaset olacaktır.

Medyascope'u destekle. Medyascope'a abone ol.

Medyascope’u senin desteğin ayakta tutuyor. Hiçbir patronun, siyasi çıkarın güdümünde değiliz; hangi haberi yapacağımıza biz karar veriyoruz. Tıklanma uğruna değil, kamu yararına çalışıyoruz. Bağımsız gazeteciliğin sürmesi, sitenin açık kalması ve herkesin doğru bilgiye erişebilmesi senin desteğinle mümkün.