Aslı Tunç yazdı: Erkeklik krizinde son durum

Bu yılın Booker ödülü kazanan Flesh romanının kahramanı Istvan’ın iç dünyası yoktur. Kullandığı kelimeler de sınırlıdır. Kitap boyunca beş yüz kere “tamam” (OK) der mesela. Neden ağladığının ya da niçin öfke krizine girdiğinin farkında bile değildir. Bedenindeki cinsel arzuyu bile anlamlandıramaz; vücuduna ve duygularına tamamen yabancıdır. Romandaki eril performansı ima eden tek şey, kahramanın sürekli yoğun şekilde terlemesidir. Son yıllardaki psikoloji literatüründe bu duruma “normatif erkek aleksitimisi” (normative male alexithymia) adını veriliyor, yani eril duygu körlüğü.

Merak etmeyin, sizi bilimsel terminolojiyle boğmaya niyetim yok; ancak psikolog Ronald Levant’ın çocuklar üzerinde yaptığı deney, roman kahramanımız Istvan ve erkeklik tartışmasıyla direkt ilgili. Aleksitimi aslında kişinin kendi duygularını tanıması, tanımlaması ve açıklaması konusunda yetersizlik demek. Levant, duyguların sözcüklere dökülmesinin feminen bir davranış olarak kabul edildiğini ve erkeklerin kadınsı görünmemek adına duygularını bastırdıklarını ileri sürer. Sonuçta duyguların bastırılması, kelimelerin de kısılmasına demektir. Araştırma bulgularına göre, 1 yaşından önce erkek çocuklar kızlardan daha fazla duygusal olarak dışa dönükken, 2 yaşına geldiklerinde kendilerini sözel olarak daha az ifade etmeye başlarlar. 4 yaşında yüz ifadeleri daha donuklaşır. Ergenlik çağına geldiklerinde ise erkeklerin dışa vurulmasına izin verilen tek duyguları öfkedir.

Aslı Tunç yazdı: Erkeklik krizinde son durum
Aslı Tunç yazdı: Erkeklik krizinde son durum

Maskülenite, 1970’lerde akademik dünyada erkeklik çalışmaları adı altında entelektüel bir mesele olarak ele alınmaya başladı. Bu alanda özellikle feministlerin başı çekmesi şaşırtıcı olmamalı; ne de olsa toplumsal cinsiyet tartışmalarının en temeline inmek, ancak erkekliği sorunsallaştırmakla mümkündü. Hatta ünlü feminist yazar bell hooks, “erkeklerin kaderine çok fazla kafa yorduğumuz için fazlasıyla tekinsiz feministlerdik” der. Feministler en basit açıklamasıyla, geleneksel olarak kadınların erkeğin aşağısında olduğu ön kabulüne karşı çıkarlar. Bu nedenle, birçok erkek kadınların her kazanımında kendini daha güçsüz ve daha az “erkek” hisseder. Bitmek bilmeyen “erkeklik krizi” tartışmaları da buradan çıkar. Erkeklik krizi, eleştirel erkeklikler çalışmaları alanında, politik, akademik ve popüler söylemde kendisine sıklıkla yer bulan bir kavram artık. Feminizm karşıtı kitle bu kavramı kendilerine yontup “erkek olmalarına izin verilmeyen bir kitle” olduklarını haykırıp mağduriyet çıkarsalar da bu kriz hiç kuşkusuz dönüşen erkekliği tanımlıyor.

“Müdanasız kadınlar erkekleri öfkelendiriyor”

Yani bir tarafta daha eşit, daha kapsayıcı, rollerin yeniden dağıtıldığı ve tarihsel süreç içerisinde gasp edilmiş hakların iade edildiği yükselen bir çağdaş düzen var. Bir diğer tarafta ise eski, ataerkil toplumsal cinsiyet kodlamalarının yerleşik olduğu ve dolayısıyla da erkeklerin ayrıcalıklı olduğu köhnemiş bir düzen var. Bir de bu ikisinin arasına sıkışmış, kendini çağdaş dünya düzeni içerisinde konumlandırmaya çalışan ancak ayrıcalıklarını kaybetmekten de hiç memnun olmayan erkekler var. İşte buyrun size, dev bir kriz. Bu değişim süreci içerisindeki “erkeklik flu’luğu” büyük bir boşluk yaratıyor.

Türkiye’de ise bir oğlanın erkek olmak için geçmesi gereken dört aşama son derece net bir biçimde sıralanıyor: sünnet, askerlik, iş sahibi olma ve evlilik. Ancak modern toplum yapısı erkekten beklentileri esnekleştiriyor. Örneğin, erkek gücüne dayalı endüstriyel üretim değişiyor, zorunlu askerlik azalıyor, erkeğin ekmek getiren olarak merkezde olduğu aile yapısı değişiyor. Bu da aile reisi olan erkeğin otoritesini azaltıyor, kadınların erkeklere ekonomik bağımlılığı kalmıyor. Sonuç olarak müdanasız kadınlar erkekleri öfkelendiriyor. İtaat etmeyen, ayrılmak ya da boşanmak isteyen ya da basit nedenlerle erkeklerin egolarını zedeleyen kadınlara karşı şiddet artıyor.

Erkeklik krizi denilen şey aslında erkeklik kavramının çıkmaza düşmesiyle yaşanan bir nevi bocalama hâli. Şimdilerde ise sosyal medya yeni nesil erkeklik tanımlarını ortaya atıyor. Erkeklik krizi farklı düzlemlerde devam ediyor. Örneğin “prenses erkek”, duygularını ifade eden, hassasiyet gösteren, eşitlik talep eden, ilişkilerde anlayış bekleyen ve zaman zaman kırılgan olabilen erkekler için kullanılıyor. Ancak “prenses erkek” tanımı son yıllarda başka bir yöne de çekilmiyor değil. Bu kavram yalnızca duygusal ve hassas yapıda bir erkek değil; aynı zamanda sorumluluktan kaçan, hayatı sadece tüketen, konfor alanının dışına çıkmayan bir erkek modelini tanımlıyor artık.

Bu sefer de kadınlar bu yeni nesil erkeklere bakıcılık yapmaktan şikâyetçi. Sosyal medyada hayatın en ufak zorluğunda dağılan, ilgi görmediğinde küsen, sorumluluk almaktan özellikle kaçınan erkek profilleriyle ve onlardan bıkmış kadınlarla dolu. Bir yandan sosyal medya algoritmalarının gerçek erkeğin nasıl olması gerektiğini dayatması, bir yandan da birçok genç erkeğin kadın düşmanı ve şiddet yanlısı fenomenleri takip etmesi kafa karışıklığını daha da artırıyor. Dönüşen erkeklik olgusunu anlamaya çalışmak yine “tekinsiz feministler”e düşmüş gibi görünüyor.

Medyascope'u destekle. Medyascope'a abone ol.

Medyascope’u senin desteğin ayakta tutuyor. Hiçbir patronun, siyasi çıkarın güdümünde değiliz; hangi haberi yapacağımıza biz karar veriyoruz. Tıklanma uğruna değil, kamu yararına çalışıyoruz. Bağımsız gazeteciliğin sürmesi, sitenin açık kalması ve herkesin doğru bilgiye erişebilmesi senin desteğinle mümkün.