Müge İplikçi yazdı: Hava cıva

Elbette o zaman da meteoroloji vardı. Ancak biz o zamanlar meteorolojiyi, “Bakalım bu kez nasıl yanlış yapacak?” şeklinde, eğlenerek dinlediğimiz ya da dinler gibi yaptığımız bir ses dalgası olarak algılardık. İşte o dönemlerden birinde, meteoroloji yine bir kar tufanından bahsetmişti. Bizim için bu, sözünü ettiğimiz o şakacı dalga boyunun bir uzantısı olduğundan, bunu duyar duymaz, “O zaman tamam, kesin gidiyoruz!” dedik.

müge iplikçi hava cıva
Müge İplikçi yazdı: Hava cıva

Dört kız olarak buluşmuş ve o stratejik planı hayata geçirmeye karar vermiştik: Kadıköy’den saat başı kalkan Levent otobüsüne binip Merve’lere gidecektik. Yine de, “Acaba yanımıza takoz ve çekme halatı alsak mı?” diye şakalaştığımız bir durum da vardı tabii. Kahkahalarla gülerken, “Çekme halatını kim alacak, takozu kim nereye koyacak?” türünden yavşak esprilerimiz sürerken, tıpkı bir sene öncesinin, yani lise günlerinin, yani cuma neşesinin keyfiyle sarılmıştık birbirimize. Yarın görüşürüz o zaman! 

Yarın görüşürdük görüşmesine de… O akşam, İstanbul’un kar öncesi iyice bastıran lodosu yavaş yavaş karayele dönüyor, sıcak havanın saçlarımızda yaptığı fön etkisi yerini kaşlarımızı bile dondurabilecek bir soğuğa bırakıyordu. Eyvahlar olsun!

Lakin korktuğumuz olmamıştı.

Sabah gözümüzü açtığımızda meteoroloji karşısındaki galibiyetimizin sınırları had safhadaydı, çünkü ortada ne kar vardı ne de izi. Levent otobüsünün kalkmasına elli beş dakika kala balıkçıların orada buluştuk – daha balıklar bile gelmemişti. Velhasıl oldukça erken bir saatti. Levent otobüslerinin durağına doğru yürüdük. Burası şimdi neredeyse Sabiha Gökçen otobüslerinin kalktığı yer.

Geri kalan elli beş dakikayı şamata, gırgır ve o gün ne yapacağımızın planlarıyla geçirdik. “Saatte bir” dediğimize bakmayın; o zamanlar saatte bir gelen otobüsler bile rötar yapardı. Yaklaşık otuz beş dakikalık bir rötarı da üzerine eklediğimizde, bir buçuk saati bulan durak maceramız sırasında Marmara’dan bedenimizi yalayan soğuğu hissetmemek mümkün değildi.

Ama o kadar eğleniyorduk ki, soğuğu hiç hissetmiyorduk diyebilirim. Aklımızda sadece o gün ve meteorolojinin nasıl yanıldığı vardı. Öyle ya, ortada bir nebze beyaz yoktu! Tam o sırada “zınk” diye önümüzde duran Levent otobüsü, içindeki birkaç yolcuyu boşalttıktan sonra bize o zamanın deyimiyle “sefil fareler” gibi bakıp, “Kızlar, duymadınız mı?” diye seslendi. “Neyi, abi?” diye karşılık verdik.

“Öğleden sonra büyük kar gelecek. Siz bu coşkuyla nereye gidiyorsunuz böyle?” Gerçekten de koca otobüs durağında dört kızdık. Birbirimize bakıp “Daha kar yok ki!” diye şakalaşırken aynı cevabı ona da verdik. 

Kar henüz yağmadığına göre gidilecek yollar vardı! Adam biraz mırın kırın etti, galiba orada öylece beklemeyi düşünüyordu. Ama hareket etmeye mecburdu; yolcuları olduğumuz için bizi otobüse almak zorunda kaldı. İçeri girdik. İçerisi dışarıdan daha soğuktu! Otobüsün içi, o zamanların otobüsleri gibi buz gibiydi; her biri birer rüzgâr koridoruydu gariplerim.

Ama biz yine umursamadık. Koltuklara yayılıp Levent’e doğru akan yolda, Merve’nin çayın yanına hangi keki yaptığını ince matematik hesaplarıyla düşünürken, bir de oralardaki bir pastaneden başka ne alabiliriz diye plan yapmayı da ihmal etmedik. Yol boyunca hava durumu, ertesi gün yapılacaklar, ama en çok da o gün Merve’de neler yaşanacağı konuşuldu. Yolda ne inen oldu ne de binen. Sadece biz sefil fareler ve  işten kaytarmaya çalışan şoför. Arada göz ucuyla bize bakıyordu; aynadan görüyorduk. “Benim de sizin yaşlarında kızlarım var, onlar iyi ki sizler gibi değil” bakışıydı bu. Bizim de söyleyecek sözümüz vardı elbette buna: “Canın sağ olsun şoför abi”. Bu bakışı severdik. Canın sağ olsun be adam bakışını. 

Kimdik biz sahi? Hepimiz üniversiteliydik. Üniversite bir. Merve o sene tıp fakültesini kazanmıştı. Çok yoğun bir temposu vardı, ama “Gelin, bize gelin!” diye tutturduğuna göre bir sürprizi olmalı diye düşünüyorduk. Düşünürdük böyle. En olmadık şeyleri düşünür, en düşünülmesi gerekeni havaya savururduk. Bu esnada Levent’e gelmiştik. Levent, hâlâ Levent’ti. Şimdiki gibi değil! 

Merve bizi otobüs durağında karşıladığında 1985 kışıydı. Üzerinde 1985’e yakışan ne varsa vardı: Garip bir kıyafet, aslan yelesi gibi kabarık saçlar… Bu tabii bizim Merve’yi görüşümüzdü. Merve’nin de bizi görüşü aşağı yukarı aynıydı sanırım: 1985 kışında Levent otobüsünün dört yolcusu, işinden bezmiş bir şoför ve bizi indirdiği durakta bekleyen diğer  iki biçare kişiye “Bugünkü hava durumunu duymadınız mı? Kar geliyor, kar!” diye tekrarlayıp duran adam.

1985’in ocak ya da şubat ayı mıydı, hatırlamıyorum. Sadece “kışı” demek en doğrusu. Üzerimizde dolaşan gri bulutları hiç umursamadan Merve’lerin evine gidiyorduk. İçimizden biri yine meteorolojinin nasıl yanıldığına dair laflar ediyor, biz de kahkahalarla gülüyorduk. “Allah kimseyi bu hale düşürmesin,” “Allah kimseyi meteoroloji gibi yanıltmasın,” diyorduk. Havamız buydu.

Ya pastane? “Boşverin,” dedi Merve. “Ev dolup taşıyor, annem dünden beri mutfaktan çıkmadı…” Merve’lerin Levent’teki, yani o geleneksel evlerden birine vardığımızda, masanın, sahiden de annesi tarafından inanılmaz derecede donatıldığını görünce, neredeyse  üç saatlik bir serüvenin sonunda ulaştığımız o ruh hali bizi kendimizden geçirdi. Merve’nin “İsterseniz hemen sofraya oturalım kızlar,” önerisine tereddütsüz “evet” dedik ve masaya resmen çöküverdik.

Öyle bir çöktük ki, soğuğun iliklerimize işlemiş intikamını bol bol yiyerek almak niyetindeydik. Masada attığımız kahkahaların haddi hesabı yoktu. O gün o zorlu yolun leventleriydik ve her şeye rağmen başarmıştık.

Merve’nin annesi arada bir başını uzatıp “Her şey yolunda mı kızlar?” diye soruyor, biz de “Her şey yolunda Neriman Teyze!” deyip ona alkış tutuyorduk. Hatta bir süre sonra bu samimiyetimize güvenen Hilmi Amca da kapıdan başını uzatıp “Hoş geldiniz kızlar!” dedi. Biz de hep bir ağızdan “Hurra, hoş bulduk Hilmi Amca!” diye bağırdık. Merve’nin tıp fakültesindeki ilk yıl maceralarını, daha heyecanlı, daha öne çıkan bir başlık olarak o günkü günlüğümüze yazıyorduk.

Merve’nin deontoloji notları… Da da da dam! Merve acaba ilk defa kadavraya ne zaman dokunacak? Doğuma girecek mi, ne zaman? “Ona daha var,” diyordu Merve. “Olsun,” diyorduk, “Ama girdiğinde bize ayrıntılı anlatacaksın.” Kadavrayı ilk gördüğünde bayılma hissi gelip gelmediği gibi sorular da geliyordu aklımıza. Merve onları da geçiştiriyordu. Tabii bir de aşk meşk işlerini sormak zorundaydık.

Müge İplikçi yazdı: Hava cıva

“Ne aşkı ne meşki,” diyordu, “Sürekli yirmi dört saat kafa patlatmak zorunda olduğum konular silsilesi mevcut.” Tıp fakültesine girdiğine neredeyse pişmandı. Bizim işlerimiz daha kolaydı. Ne de olsa kültür-sanat insanlarıydık. Kültür-sanat dediğin bu ülkede ne zaman birinci başlık olmuştu ki? Dolayısıyla aradan sızarak yaşayacağımız bir hayat vardı. İşte bu yüzden edebiyatı, kültürü, sosyolojiyi ve hatta politikayı o günün kenar süsü olarak kişisel tarihlerimize yazıyorduk.

Türkiye’deki ve dünyadaki sanat faaliyetlerini de konuşuyorduk elbette. Erden Kral’ın Ayna’sını seyreden var mıydı aramızda? We are the World şarkısını ezberlemeye hazırlanıyorduk. Dostlar Tiyatrosu’nu takip ediyor muyduk? Grafitti’den haberimiz var mıydı? Latife Tekin’in Gece Dersleri’ni okuyup okumadığımız gibi bir başlığımız da vardı. Ahmet Altan yeni bir kitap yazıyormuş ya da Orhan Pamuk da… Bir Kanadalı yazar var ya… Kim? Margaret Atwood. Onun da acayip bir kitabı çıkıyormuş… Damızlık Kızın Öyküsü, Sudaki İz ve Kara Kitap henüz çıkmasa da onları okuma listesine almıştık çoktan. Hatta içimizden biri ilk öyküsünü yazmıştı. “Okusana!” dedik. “Yanımda değil ki!” dedi. “Bugün yanında olmazsa ne zaman olur?” diye üsteledik, “ben onu sadece hobi için yapıyorum,” diye cevap verdi. Bir diğerinin işi daha karışıktı; Türkiye’deki siyasi konulara kafayı takmaya başlamıştı. Ama bunu kendisi için mi yoksa o sırada takıldığı çocuk için mi yapıyordu, pek emin değildik.

Masada bunlar konuşulurken demli çaylar gelip gidiyor, kekler bitip kurabiyeler, kurabiyeler bitip kısır, kısır bitip Neriman Teyze’nin dolmaları geliyordu. Biz hâlâ yiyor, içiyor, o kadar kendimizden geçiyorduk ki bir süre sonra Merve’lerin salondaki kilim desenli halılarında yuvarlanmaya, garip garip fotoğraflar çektirmeye başladık.

İş bu raddeye gelince sıra Türk kahvesine geldi dayandı. Kahveler içildikten sonra fallar bakıldı. Uzun gelecek, yakın gelecek, kısa gelecek… Hepsi mercek altına alındı. Hepsinde acayip umutlar, uçuşan kelebekler vardı. Fincanlarımızda mutluluğa dair postmodern kara lekeler gezinirken, “Tamam, bu iş tamam!” diyorduk. Zaman yeleleri takmış gidiyordu. Günü kapatma vakti geldiğinde orada neredeyse altı saat geçirmiş olduğumuzu hayretle fark ettik.

“Yavaş yavaş gidelim,” noktasına gelmiştik. Ayakkabılarımızı antrede giyip çıkarken, Neriman Teyze yine başını uzatarak, “Kızlar, galiba kar serpiştirmeye başladı,” dedi. “Galiba” demesinin sebebi, ev çok merkezi bir yerde değildi, şiirsel, ikinci ya da üçüncü kat olmasına rağmen gökyüzü ile yeryüzünün birbirine değdiği bir evdi sanki, üstelik evin kalın perdeleri vardı.

“Peki,” dedik. Merve de bize eşlik edip, “Sizi otobüs durağına kadar bırakayım,” diye önerdi. Biz yine aynı espriyi yaptık: “Acaba şoför abi bizi almaya gelir mi?” Merve cevap verdi: “Hiç kuşkunuz olmasın, buraya zaten bir tek o geliyor.” Merdivenlerden paldır küldür indik. Ağır apartman kapısını ittiğimizde gördüğümüz manzara karşısında, hayatımızın ileride yaşayacağımız nice şoklarından birini oracıkta tadacaktık.

Lapa lapa kar yağıyordu ve yerler bembeyazdı! 

Şimdi öykü burada biter sanıyorsunuz, değil mi? Hayır, öykü burada bitmiyor. İleriki yaşlarda neler olur? Tahmin edersiniz: Panik, “Eyvah!” nidaları, eve dönme telaşı, cep telefonlarına sarılma, hava raporlarını tekrar tekrar kontrol etme, derecelere bakma, “bu durum günlük falımda yoktu” deme… Instagrama bak, tansiyona bak, trafik durumunu öğren, “meteorolojiyi” tekrar tekrar kontrol et!

Hayır, biz öyle yapmadık. Lapa lapa yağan ve neredeyse yirmi dakikada tutmuş olan Levent karının içine atlayıp öyle bir kartopu oynadık ki…

Gerisi hava cıva.

Medyascope'u destekle. Medyascope'a abone ol.

Medyascope’u senin desteğin ayakta tutuyor. Hiçbir patronun, siyasi çıkarın güdümünde değiliz; hangi haberi yapacağımıza biz karar veriyoruz. Tıklanma uğruna değil, kamu yararına çalışıyoruz. Bağımsız gazeteciliğin sürmesi, sitenin açık kalması ve herkesin doğru bilgiye erişebilmesi senin desteğinle mümkün.