Otoriter dönemler yalnızca anayasal düzeni, kurumları ya da siyasal rekabeti tahrip etmez; aynı zamanda toplumun ahlaki koordinatlarını da çözer. Yargının işlevsizleşmesi, medyanın propaganda aygıtına dönüşmesi ya da siyasetin kutuplaşması görünür hasarlardır. Asıl derin yıkım ise daha sessiz ilerler: vicdanın kamusal alandan çekilmesi.
Türkiye’de son yıllarda yaşanan tam da budur. Hak ihlallerine karşı söz kuran, bedel ödemeyi göze alan, iktidar karşısında mesafesini koruyan sivil toplum geleneği; yerini giderek “fonlanan”, “kontrol edilen” ve “milleştirilen” bir yapıya bırakmıştır. Bu dönüşüm yalnızca örgütsel değil; ahlaki bir çözülmeye de işaret etmektedir.

Ancak tarihsel olarak her baskı rejimi, kendi içinden bir yeniden kuruluş imkânını da üretir. Bu nedenle bugün esas soru, “neyi kaybettik?” değil; “neyi, nasıl yeniden kuracağız?” sorusudur.
Vicdanın politik ontolojisi
Vicdan çoğu zaman bireysel bir iç ses, kişisel bir ahlak meselesi olarak ele alınır. Oysa vicdan aynı zamanda kamusal bir kategoridir; toplumsal ilişkiler içinde şekillenen, kolektif sorumluluk üreten bir etik zemin sunar. Hannah Arendt’in işaret ettiği gibi kötülük, çoğu zaman fanatiklikten değil; düşünmeyi ve yargılamayı askıya alan sıradanlık hâlinden beslenir. Bu askıya alma hâli ise vicdanın kamusal alandan çekildiği anlarda derinleşir.
Türkiye’de yaşanan sorun yalnızca korku değildir; uzun yıllar boyunca kurumsallaşmış bir alışkanlıktır. Toplum, devlete karşı hak talep etmek yerine birbirine karşı temkinli olmayı öğrenmiştir. Bu durum sivil alanı daraltmakla kalmamış; adalet fikrini de sadakat ilişkilerinin gölgesinde bırakmıştır.
Oysa sivil toplumun varlık nedeni, otoriteye bağlılık değil; adalete sadakattir. Vicdanın yeniden kuruluşu, tam da bu sadakat ilişkisinin yeniden tanımlanmasını gerektirir.

Post-otoriter dönemde sivil alanın yeniden inşası
Türkiye, yakın gelecekte siyasal alanın kısmen yeniden açıldığı bir geçiş eşiğiyle karşı karşıya kalabilir. Bu tür post-otoriter dönemler, yalnızca iktidar değişimiyle değil; etik ve kurumsal yeniden yapılanmayla anlam kazanır. Eski sembollerin, eski dilin ve eski alışkanlıkların yeniden üretilmesi, otoriterliğin farklı biçimlerde devam etmesi riskini taşır.
Bu nedenle yeni bir sivil toplum tahayyülü üç temel eksende şekillenmelidir:
Hafızanın restorasyonu: 12 Eylül’den faili meçhullere, Roboski’den cezaevi ölümlerine, OHAL KHK’larından deprem sonrası yaşanan kamusal çöküşe uzanan toplumsal hafıza, bastırıldıkça geri döner. Hakikat komisyonları, yerel bellek çalışmaları ve adalet inisiyatifleri, bu yüzleşmenin kurumsal zeminini oluşturmalıdır.
Kurumsal özerklik: Sivil toplum, devletin gölgesinde inşa edilen bir “sadakat mimarisi”nin parçası olmaktan çıkmak zorundadır. Topluma karşı sorumluluk, devlete karşı itaattan daha değerlidir. Şeffaflık, hesap verebilirlik ve finansal bağımsızlık, etik birer tercih değil; zorunluluktur.
Ahlaki yeniden doğuş: Sivil toplumun asli görevi yardım dağıtmak değil; hakikati hatırlatmaktır. Merhametin propaganda aracına, hayırseverliğin iktidar vitrini süsüne dönüştüğü yerde adalet kaybolur. Yeni dönemde merhamet değil adalet, sadakat değil eleştiri, suskunluk değil söz yeniden merkezî değerler hâline gelmelidir.

Yeni ahlaki paradigma: İnsana sadakat
Otoriter sistemlerin en belirgin özelliği, sadakatin yanlış yere yöneltilmesidir. Devlete, lidere ya da ideolojiye yönelen sadakat; insan onurunu ikincil hâle getirir. Post-otoriter bir sivil toplumun etik yönelimi ise açıktır: Sadakat devlete değil insana, bağlılık lidere değil hakikate, merhamet propaganda için değil adalet için olmalıdır.
Bu çerçevede sivil toplum, iktidar talep eden bir aktör değil; hakikat karşısında sorumluluk üstlenen bir toplumsal özne olarak yeniden tanımlanmalıdır.

Sonuç: Vicdanın kuruluşu, umudun dirilişi
Türkiye’nin geleceği yeni bir ideolojiden çok, yeni bir vicdan düzenine bağlıdır. Bastırılmış hafıza, örgütlü rıza ve kurumsallaşmış sadakat bir toplumu uzun süre susturabilir. Ancak tarihsel deneyim gösteriyor ki susturulan her vicdan, geri döndüğünde daha gür konuşur.
Bugün yeni kuşaklar, hakikati hatırlamanın ve hatırlatmanın cesaretiyle kamusal alana çıkıyor. Eğer bu cesaret kurumsal özerklik ve etik tutarlılıkla buluşabilirse, Türkiye’nin sivil toplumu yardım eden değil; adalet kuran bir özne hâline gelebilir.
O zaman adalet yeniden nefes alacak.
Vicdan yeniden konuşacak.
Ve umut, yeniden dirilecektir.










