Sağcılığı, en temel anlamıyla toplumsal düzenin korunmasını, geleneklere bağlılığı, hiyerarşinin doğallığını ve mülkiyet haklarını ön plana çıkaran siyasi bir düşünce tarzı şeklinde özetlemek mümkün. Ancak sağcılığın tek bir kalıptan oluşmadığını, ülkeden ülkeye ve dönemden döneme farklılık gösterdiğini de es geçmemeli. Toplumun tarihsel süreçte oluşturduğu din, aile, kültürel miras gibi değerlerin korunması gerektiğini savunan sağcılıkta “Çalışıyorsa bozma” mantığı hakimdir. Toplumun huzuru için güçlü bir devlet yapısının ve yasaların gerekliliğine inanırken kaos yerine hiyerarşik bir düzeni tercih eder.
Özellikle sağ gelenekten gelen ama muhalefet içerisinde demokratik ve liberal söylemleriyle yer edinmiş ve her konuda demokrasi ve çoğulculuk üzerinden siyasi analizler kasan bazı zevatın iş SDG ve DEM’e geldiğinde bütün o liberalliklerini nasıl bir kenara bıraktıklarına tanık olunca galiba bazı şeyleri fazla zorlamamak gerektiği kanaatine vardım. Sağcılıktan en azından Türk sağcılığı içerisinde demokrat olduğunu düşündüğümüz unsurlardan fazla bir şey beklemenin anlamlı olmadığı kanaati bende oluştu.

Sağcılığın farklı biçimleri var. Örneğin muhafazakarlık değişimin yavaş ve geleneklere saygılı olması gerektiğini savunur. Liberal Sağ, ekonomik özgürlüklere, serbest piyasaya ve düşük vergilere odaklanır. Milliyetçi sağ, kendi ulusunun çıkarlarını, kimliğini ve birliğini her şeyin üstünde tutar. Dindar sağ ise siyaseti ve toplumsal yaşamı dini referanslarla şekillendirmeyi amaçlar.
Türk muhafazakârlığı organik bir büyümenin sonucu değil, modernleşme travmasına verilen bir cevap olduğundan biraz reaksiyoner bir karakter arz eder. İngiliz muhafazakârı “elindekini korumaya” çalışırken, Türk muhafazakârı “kaybettiği şeyi geri getirmeye” odaklanır. Cumhuriyet, Osmanlı-İslam geleneğiyle kurumsal bağı kestiği için, Türk muhafazakârlığı İngiliz muhafazakârlığı gibi “kurumcu” olamamıştır. Çünkü ortada hilafet, medrese, saltanat gibi korunacak bir kurum kalmamıştır.

Şimdi dananın kuyruğunun koptuğu yere geliyoruz. Kurumsal bir devamlılık olmayınca ve korunacak bir şey kalmayınca “milli ruhu”, “manevi değerleri” ve “ecdad sevgisini” korumaya odaklanması bir anlamda kaçınılmaz hale gelmiştir. Bu durumun da, Türk muhafazakârlığını İngiliz modelindeki rasyonel ve hukuki zeminden çıkarıp, daha duygusal, nostaljik ve yer yer “hınç” dolu bir zemine taşıdığı gözlemlenebilir. Şerif Mardin’in belirttiği gibi, Türk muhafazakârlığı “merkez” devlet tarafından dışlanan “çevre”nin yani taşranın bir kimlik mücadelesine dönüşmüştür.
İngiliz muhafazakârlığı devleti küçültme eğilimindeyken (Thatcherizm örneğinde olduğu gibi), Türk muhafazakârlığı devlete tapınma derecesinde bağlıdır. Bunun sebebi, Türk sağının devletten başka dayanacak sağlam bir kurumunun olmamasıdır. İngiliz muhafazakârı için devlet müdahalesi bir “tiranlık” belirtisiyken, Türk muhafazakârı için devlet, “ümmetin ve milletin yegane hamisi”dir. Bu yüzden Türk muhafazakârlığı, İngiliz muhafazakârlığı gibi “sivil” değil, her zaman “devletlü” kalmıştır.
Devletlü kalmak demek, merkeze toplum yerine devletin oturması, devletin bekasının bütün başka mülahaza ve değerlerin üzerinde yer alması demek. Örneğin Fatih Sultan Mehmet’in kardeş katline ilişkin bir değerlendirme mi yapacaksınız? Türk muhafazakarının temel ölçütü, böyle bir kanunun adalet ya da İslam hukuku kriterlerine uyup uymaması falan değildir. Kardeş katline ilişkin Fatih’in çıkardığı yasa pratikte işlemiş, yani kanun koyucunun amacını yerine getirmiş, devletin bekasını sağlamış mıdır, önemli olan budur. Devlete bağlılığın bir tapınma düzeyinde gerçekleşmesi, neredeyse bir ayinine dönüşürcesine devletin kutsallığının hiç sorgulanmaması, devletin yeri geldiğinde dini değerlerin üzerinde ve ötesinde yer alması, korunacak kurumları olmayan muhafazakarlığın daha duygusal bir yere savrulmasıyla yakından alakalıdır.
Bir başka sorun ise muhafazakarın kendisini milliyetçilikle din arasında nereye konumlandıracağını tam olarak bilememesi ve buna ilişkin şaşkınlığıyla da yakından alakalı gibi görünüyor. Din daha popüler hale geldiğinde (nitekim muhafazakarlar AKP döneminde milliyetçilikten çok din vurgusunu yeğlediler) din, milliyetçilik zamanın ruhuna daha uygun olduğunda da milliyetçi vurguların ön plana çıkması, hiç de alışılmadık bir durum değil.

Sağcılık-İslam ilişkisi
Türkiye’de sağ yer yer İngiliz muhafazakarlığına eğilim gösterirken bazen de faşizmle rezonansa girer. Sağcılığın milliyetçilik mi muhafazakarlık mı yoksa İslamcılık mı şeklinde tanımlanacağı, bunlardan birine mi indirgeneceği yoksa tüm bunların Tanıl Bora’nın kavramsallaştırdığı gibi sağcılığın farklı tecellilerinden (görünümleri) biri mi olduğu önemli bir tartışma konusu.
Şu an iktidarda olan AKP’nin İslamcılığıyla ilgili tartışmalara girmeyeceğim, bu ayrı bir yazı konusu ama, şunu da belirten geçmemekte fayda var: İslamcılık doğuş yıllarında özgürlükçü, demokrat ve otorite karşıtı ya da en azından otoriteyi sınırlamayı kurucu ilkelerinden biri haline getirmiş önemli bir siyasi bir akımdı. Osmanlı dönemi İslamcılarının Abdülhamid’le olan ilişkilerine, ona olan itirazlarına ve çatışmalarına bakmak bunun için yeterli. Evet çıkış itibarıyla İslamcılık, saltanat karşıtıydı, statüko karşıtı bir yerde kendisini konumlandırmıştı. Cumhuriyetçi ve yenilikçiydi. Ancak o yıllardan bu yana Türkiye İslamcılığı çok dönüşüm geçirdi. O dönemin İslamcılığı çok daha ilerici, dinamik ve yenilikçi unsurlara yer veren bir yapıyken İslamcılığın el Kaide, IŞİD türleriyle birlikte anılması, İslamcılığın nereden nereye geldiğini göstermesi açısından önemli. O dönemin tartışılan konularıyla günümüzde tartışılan meselelere bir bakalım; tartışılan konuların boyut ve hacmini karşılaştırıp pratik sorunlara çözüm üretme kapasitesini ele alalım. Karşılaştırılamaz boyutta bir gerileme olduğu açıkça görülecektir. Artık İslamcılık işçi sınıfının sorunlarını, iklim krizini, insanlığın geleceğini ilgilendiren sorunları değil sadece Müslümanların geleceğini, o da kendi gibi inananların geleceğini tartışıyor. Sömürgecilik ve emperyalizm olguları insanlığı ilgilendiren ortak bir sorun olarak değil sadece Müslümanlara dokunduğu boyutuyla ele alınmaya çalışılıyor.

Ana mesele
Asıl meseleye odaklanırsak, sağcılığın ya da muhafazakarlığın Türkiye’ye özgü ve nevi şahsına münhasır birtakım yüzlerinin olduğunu görürüz. Batılı anlamda sağcılık ve muhafazakarlıkta bireysel haklar ve özgürlükler kutsal sayılırken en demokrat sağcının bile özellikle iş Kürt sorunu, devletin işlediği insan hakları ihlalleri, beka gibi kavramlara geldiğinde işin renginin değiştiğini görürüz. Avrupa’da ya da birçok batılı ülkede aşırı sağı bir kenara bırakırsak, genel itibarıyla sağda anayasal düzen, insan haklarının evrenselliği ve temel hakların korunması ve geliştirilmesi noktasında bir mutabakatın olmasına karşın, Türk sağcılığının önemli bir bölümünde bırakın üzerinde konsensusun oluşmasını, bu tür kavramların aşağılandığını gözlemliyoruz.
Kökeni itibarıyla İslamcılık sağcılık değildir; ama giderek sağa kayan özellikler göstermektedir. Beka gibi kavramların önemsendiği, Neo-Osmanlıcı bir din anlayışının benimsendiği, iktidarın muhalefete yönelik baskı ve sindirme politikalarının mevcut sağcı politik zeminde çokça destekçi bulduğu bir vasatta İslamcılığın giderek sağcılıkla özdeş hale geldiği görülmekte. O nedenle İslamcılar istedikleri kadar “biz sağcı değiliz”, “İslam’da sağ-sol yoktur” desinler, enternasyonalist bir tutum ortaya koymadıkları, halkı ve ülkeyi değil sınırları ve devlet mefhumunu abartılı bir şekilde önemsedikleri sürece sağcılık nitelemesine maruz kalmaktan şikayet etmeye hakları yoktur.

“Gerçek sağcılık bu değil, gerçek sol bu değil, gerçek İslam bu değil” gibi savunmacı yaklaşımlar, meselenin özünün kavranmasına çok da katkı sağlayan hususlar gibi görünmüyor. Bu, felsefe ve mantık literatüründe oldukça tartışmalı bir konu. Bu yaklaşım, bir ideolojinin veya inancın pratik uygulamadaki başarısızlıklarını, o ideolojinin “özü” ile ilişkilendirmeyerek kendisini sistemi koruma çabası olarak çerçevelemekte ve dar bir alana hapsolmaktadır.
Özcü savunmacılık
Aslında bu savunmanın felsefi kökü Platoncu Özcülük anlayışına dayanır. Bu bakış açısına göre bir fikrin “ideal bir formu” yani özü vardır ve dünyadaki uygulamalar bu idealin sadece kusurlu gölgeleridir. Örneğin “Sağcılık ya da solculuk kusursuzdur, insanlar kusurludur” örneğini ele alalım. Popper’a göre, bir teorinin bilimsel veya rasyonel olabilmesi için yanlışlanabilir olması gerekir. Eğer bir sistem, her başarısızlıkta “bu gerçek o değil” diyerek kendini korumaya alıyorsa, o artık rasyonel bir tartışma zemini olmaktan çıkıp bir “dogma” haline gelmiştir.
Hiçbir ideolojinin pratik sonuçları, teoriden tamamen kopuk olamaz. Ona göre, bir teorinin uygulanma biçimi, o teorinin içindeki potansiyellerin sonucudur. “Gerçek x bu değil” demek, bir ağacın meyvesini reddedip sadece tohumunu kutsamaya benzer. Žižek ise, bu durumu “ideolojik bir tuzak” olarak görür. İnsanların ideolojinin başarısızlığını kabul etmek yerine, “bir sonraki denemede gerçeğe ulaşacağız” fantezisine sığındıklarını söyler. Bu, ideolojinin kendi kendini yeniden üretme biçimidir.

SDG ve sağcılığın Kürt sorununa bakışı
İç savaştan yeni çıkmış ve 8 Aralık’ta Beşşar Esad’ın devrilmesinden sonra azınlıkların katliamlara maruz kaldığı Suriye’de yeni bir devlet kurulmaya çalışılıyor ve bu yeni kurulacak devlette taraflar birbirleriyle müzakere ediyorlar. Müzakere aşamasından sonuç alamadıkları için de mesele çatışmaya dönüştü. Ancak Türkiye’de ister iktidara ister muhalefete yakın olsun sağ kesimin, Şam’daki merkezi yönetimin müzakere ettiği bir gruba terörist nitelemesiyle yaklaştığını görüyoruz. Müzakere olumlu sonuçlanırsa sorun yok ama olumsuz sonuçlanırsa muhtemelen terörist yaftası SDG üzerinde kalmaya devam edecek. En azından tutarlılık adına, Kürtlerin diğer azınlıkların başına gelenlere bakarak, kendilerini güvence altına almak için birtakım önlemler almaları neden abes karşılansın? Bu müzakere sürecidir, Şam yönetimine itaat etme ve bütün arzularını yerine getirme gibi bir mecburiyeti olmadığı gibi bütün taleplerine olumlu cevap verme zorunluluğu da yoktur. Ayrıca şu anda uluslararası meşruiyeti olsa da HTŞ gibi selefi cihadi bir örgütün taahhütlerini yerine getireceğinin garantisi nedir? Kendi dar çıkarlarını bütün bir ulusun çıkarlarıymış gibi göstermeye göstermeye çalışan Devletlular ile SDG meselesinde hizalanma gayreti, Türkiye’de sağcıların ezici bir bölümünün Kürt olmayan İslamcıların da önemli bir bölümünün tarihsel bir açmazıdır. Sağcılık bütün bu bagaj ve yüklerinden kurtulamazsa, Türkiye’nin kronikleşmiş sorunlarından kurtulmak da pek mümkün görünmemektedir.













