Hüseyin Çelik: “AK Parti’nin kendini restore etmesi gibi bir ihtimal yok”

AKP’nin kurucularından ve eski bakan Hüseyin Çelik Medyascope’a konuştu. Çelik, AKP’nin “tek adam partisine” dönüştüğünü ve kendini yeniden restore etme ihtimalinin kalmadığını söyledi. Hüseyin Çelik’e göre mevcut iktidar Türkiye’yi daha derin bir kriz eşiğine sürüklüyor. Emir Berke Yaşar’ın röportajı.

Hüseyin Çelik, kurucuları arasında olduğu AKP'yi yorumladı
Hüseyin Çelik, kurucuları arasında olduğu AKP’yi değerlendirdi

AKP’nin kurucularından, eski Kültür ve Milli Eğitim Bakanı Hüseyin Çelik, Medyascope’a konuştu. AKP’nin kendini yeniden restore etme ihtimalinin bulunmadığını söyleyen Çelik, partinin geçmişi ile bugünü arasındaki dönüşümü değerlendirirken, Ekrem İmamoğlu’nun tutuklanmasından Çözüm Süreci’ne uzanan geniş bir çerçevede görüşlerini paylaştı.

Hüseyin Çelik, röportajda AKP’nin “tek adam partisine” dönüşmesini, kurucu kadroların tasfiyesini ve partinin devletle kurduğu ilişkiyi eleştirirken; yargının siyasallaşması, Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’nin yarattığı tahribat, eğitim sisteminin ideolojik yapısı ve Kürt meselesinde izlenen güvenlikçi politikaların sonuçlarına dair kapsamlı değerlendirmelerde bulundu.

Hüseyin Çelik, AKP’nin kendini restore etme ihtimali bulunmadığını, partinin kuruluş ilkelerinden uzaklaştığını belirtti:

Üzülerek ifade etmeliyim ki, Ak Parti’nin kendini restore etme gibi bir ihtimal yok. Çünkü AK Parti, bir kadro hareketi olmaktan çıkıp tek adam partisine dönüşmüş durumda. Başlangıçta partinin kurmay kadrosunda bulunan insanların yüzde doksanı zaman içinde tasfiye edildi. Parti’yi kurduğumuz zaman lideri, “eşitler arasında birinci” diye tanımlamıştık. Dünyanın en yüksek tepesi Everest Tepesi’dir ama Everest oradaki varlığını ve duruşunu Himalaya Dağları’na borçludur. Himalayalar olmazsa Everest de orada olmazdı.

Başlangıçta orkestra şefliği olan liderlik, şimdi lokomotifliğe dönüşmüş durumda. Demokratik yapılarda lider, orkestra şefidir. Orkestrada çok farklı sesler vardır ama şefin maharetiyle bu farklılıklar armoniye dönüşür. Otokratik ve totaliter yapılarda ise lider lokomotiftir ve kendisine bağlı vagonların iradesinden söz edilemez. Lokomotif giderse onlar gider, durursa onlar da durur.

AK Parti’nin programı, son derece çoğulcu ve demokratik bir programdır. Ancak on yıldan fazla bir süredir bu program adeta rafa kalkmış durumda.

Kuruluşta milletin partisi olarak kurulan parti, şu anda devlet partisi görünümündedir. Parti devletleşmiş, ne yazık ki devlet de partileşmiş durumdadır.

Bugüne kadar parti içinden “fabrika ayarlarına dönün” diyen herkese “Ne demek fabrika ayarları?” diye itiraz edilmektedir.

Fabrika ayarları, partinin programıdır. Uygulanmayan bir program ölü metinler mezarlığıdır.

“Özgürlük-güvenlik dengesi kayboldu”

Hüseyin Çelik, AKP’nin dönüşümünün Gezi Parkı ile başladığını ifade etti:

AK Parti’nin kendisi olmaktan çıkmasının başlangıcı Gezi Olayları’dır. O günden sonra özgürlük-güvenlik dengesi kayboldu. Özgürlükler, güvenlikçi kaygı ve politikalara kurban edildi.

2010 yılındaki Anayasa değişikliği çok iyi niyetlerle yapıldı. Ancak uygulamada denge ve denetim mekanizmaları ortadan kaldırılınca, siyasetin şeffaflığı ve hesap verebilirliği de ortadan kalktı.

Partinin kendisini restore etmesi hem ülkede hem de partide gerçek anlamda demokratikleşme anlamına gelir ki, o da mevcut yapının işine gelmez.

“Birey eğitimini değil, kitle eğitimini esas alan anlayış”

İşte Hüseyin Çelik ile röportajımız…

Uzun yıllar Millî Eğitim Bakanlığı görevinde bulundunuz. Sizce, Türkiye’deki eğitim sisteminin temel problemi nedir? Türkiye’de verilen eğitim ile nasıl bir insan profili yetiştirilmek isteniyor?

Dünyanın bütün otokratik ve totaliter yönetimlerinde eğitime, rejime kayıtsız şartsız bağlı; rejimi kutsayan, asla itiraz etmeyen, sormayan, sorgulamayan itaatkâr vatandaşlar yetiştirme işlevi yüklenir.

Bu durum ülkemizde de böyle olmuştur. Kemalist Cumhuriyet’te de Millî Eğitim, önceden ayarlanmış bir torna tezgâhı gibi dizayn edilmiştir. Rejimi kuranlara göre Millî Eğitim Bakanı ise tornacı başıdır. Bu makina tek tip, tek renk, tek desen ve tek ebatta malzemeler üretmelidir. Bu anlayış birey eğitimini değil, kitle eğitimini esas alır.

Hâlbuki demokratik ülkelerde eğitim bakanlıkları birey eğitimini esas alır. Her insanın farklı kabiliyetlere ve özelliklere sahip olduğu gerçeğinden hareketle, onları hayata ve mesleklere hazırlamak gibi bir görev üstlenirler. Düşünen, soran, sorgulayan, farklılıkları tabii ve zenginlik kabul eden, peşin ve saplantılı düşünceleri olmayan, doğruların birden fazla olduğunu kabul eden bireyler yetiştirmek, demokratik eğitimin olmazsa olmazıdır.

Türkiye’de, Millî Eğitim Bakanlığı, aynı zamanda bütün darbe hareketlerinin öncelikli ilgi ve proje alanı olmuştur. Kuruluştaki sakatlığa bir de 1960 darbesi, 12 Mart 1971 Muhtırası, 1980 darbesi ve nihayet 28 Şubat 1997’deki postmodern askerî darbesi ilave olunca, Millî Eğitim Bakanlığı iyice zıvanadan çıkmış durumdaydı. 28 Şubatçılar, dönemin hükümetine baskı yaparak asla pedagojik olmayan, baştan sona ideolojik bir eğitim formatı dayatmışlar ve onlar da ne yazık ki direnme yerine zillete düşerek darbeciler ne dediyse Meclis’ten geçirerek kanunlaştırmışlardı.

Benim bakanlığım döneminde bütün gayretim, eğitimi ideolojik bir alan olmaktan çıkarıp pedagojik bir zemine taşımaktı. Ancak her adımda dönemin Cumhurbaşkanı, Anayasa Mahkemesi, Yargıtay, Danıştay, askerler, medya, YÖK, Üniversitelerarası Kurul, rektörler, Meclis içi ve Meclis dışı muhalefet karşıma dikildi.

Şimdi de eğitim ne yazık ki, bir kavga alanıdır. Benim zamanımda 434 olan imam hatip okullarının sayısı bugün 6.000 civarındadır. Meseleleri uçlarda değil de aklıselimle, bilimsel ve rasyonel bir zeminde tartışmayı bir türlü beceremedik. Millî Eğitimin maalesef bir yapboz alanına dönüşmüş olması beni de eğitimle ilgili olan herkesi de fazlasıyla üzmektedir.

“Halk, CHP güven verdiği için değil, AK Parti kötü yönetmeye başladığı için CHP’ye yöneldi”

1977’den sonra ilk kez CHP’nin 1.parti olmasını nasıl değerlendiriyorsunuz? Sizce CHP’nin yıllar sonra 1.parti olmasının sebepleri nelerdir?

Bizim ülkemizde iktidara gelen veya iktidarını sürdüren partiler, kendileri çok iyi olduğu için değil; rakipleri ve muhatapları kötü olduğu için başarı elde ediyorlar. Bizde “körler memleketine şaşılar padişah olur” diye bir atasözü vardır. CHP, halka ümit ve güven verdiği için değil, AK Parti kötü yönetmeye başladığı için seçmen oraya yönelmeye başladı.

Yani tercih, Ali sevgisinden değil, Muaviye nefretinden kaynaklanıyor. Mesela İstanbul belediye seçimlerinde insanlar, “kim seçilsin” duygusundan ziyade “kim kaybetsin” duygusuyla oy kullandı.

Merhum Ecevit’in 1977’de CHP’yi birinci parti yapmasının arka planında da, Milliyetçi Cephe hükümetlerinin yamalı bohça gibi yapısı, partizanlığın insanları çileden çıkarması ve sokakların kan gölüne dönüşmüş olması vardı.

Merhum Ecevit liderliğinde DSP, MHP ve ANAP ortaklığı ile kurulan 57. Hükûmet ülkeyi iflasın eşiğine getirdiği için AK Parti girdiği ilk seçimde tek başına iktidar oldu. Şayet 2000- 2001 yıllarındaki ekonomik krizler olmasaydı, AK Parti, çok donanımlı bir kadroya sahip olmasına rağmen tek başına iktidara gelemezdi. AK Parti, kurulduğundan beri ilk defa anketlerde yüzde 30’un altına inmiş gibi görünüyor.

AKP’nin düşüş nedenleri

Bir dönem seçimlerde tek başına yüzde 50 oy alan AKP, son yerel seçimlerde yüzde 35 oy aldı. AKP’nin zaman içindeki bu oy kaybının nasıl değerlendiriyorsunuz. Sizce nedenleri nelerdir?

Güç zehirlenmesi, özgüven patlaması, yoksulluk, yasaklar ve yolsuzlukların ortadan kaldırılması konusundaki başarısızlık, bölgesel, etnik ve dini milliyetçilik yapılmayacağına dair taahhüdün unutulması, hem bölgeciliğin, hem etnik milliyetçiliğin hem de dini milliyetçiliğin başını alıp gitmesi, başta MHP ile ortaklık olmak üzere Kürt seçmeninin rahatsız eden tercihlerin her geçen gün artması, adaletin ayaklar altında olması, ehliyet ve liyakatin kaybolması, geçmişte hükümete en büyük sükseyi yaptıran eğitim ve sağlık alanlarında ciddi anlamda geriye gidişlerin olması, ekonomi yönetiminin niteliksizliği, gelir dağılımındaki adaletsizliğin had safhaya ulaşması, devletin israfın zirvesinde olması, vatandaş sefaletle boğuşurken iktidarın lüksü, debdebeyi ve şatafatı “itibar” olarak görmesi, kamu çalışanları ve emeklilerin hayat pahalılığı altında inim inim inlemesi, işsiz milyonların gayrimemnun olması, özellikle genç ve üniversite mezunu insanların işsizlikten dolayı bunalıma girmesi, tarım kesimindeki üreticinin emeğinin karşılığını alamaması gibi elli tane sebep sayabilirim.

“İmamoğlu tutuklu yargılanmamalıydı”

AKP kurulurken ‘’Muhafazakâr Demokrat’’ söylemi ile kurulmuştu, Ekrem İmamoğlu’nun tutuklanması sizce bu Muhafazakâr Demokrat söylem ile çelişen bir durum mu, İmamoğlu’nun tutuklanması ile ilgili neler düşünüyorsunuz?

Adaletin terazisi şaştı mı, toplumda doğru hiçbir şey kalmaz. İmamoğlu’nun da başkasının da suç işleme imtiyazı yoktur. Hukuk, suç işleyen herkesin yakasına yapışır. Ancak İmamoğlu’nun yargılanmasında hem usulle ilgili, hem de esasla ilgili birçok sıkıntı var. Ben davanın ne savcısı ne de hâkimiyim. Günün sonunda ben vicdanen İmamoğlu’nun ekibiyle birlikte yolsuzluk yaptığına, suç işlediğine kani olursam aldığı cezaya “oh olsun” derim. Peki ya günün sonunda beraat ederse, bu yaşanan rezillikleri nereye koyacağız?

İstanbul gibi bir metropolün belediye başkanı, iddialara dayalı olarak tutuklu yargılanmamalıydı. Gizli tanıklar, aleyhte delil oluşturma çabaları, davanın sürüncemede bırakılması ve daha birçok yönden bu dava sıkıntılıdır.

Sayın İmamoğlu, Cumhurbaşkanı adayı olduğunu açıklamasaydı muhtemelen bu davalara muhatap olmazdı. Belki de şu an görevinin başında olurdu.

Adil yargılama konusunda, kamuoyundaki birçok kimse gibi ben de vicdanen tatmin olmuş değilim.

Hele diplomasının otuz küsur yıl sonra iptal edilmesi, utanç duyulması gereken bir durumdur.

Türkiye’de üniversite camiasının muktedirler karşısındaki zilleti bugüne mahsus değildir. 60 darbesini alkışlayan, neredeyse Cemal Gürsel’in elini öpecek olan İstanbul Üniversitesi’nin o zamanki, üstelik hukuk profesörü olan Rektörü Sıddık Sami Onar’ın duruşu ile İstanbul Üniversitesi’nin diploma iptaline imza atan mevcut rektörünün duruşu arasında ilkesel olarak bir fark yoktur.

Sayın Erdoğan’ın belediye başkanlığını düşürüp onu cezaevine gönderen yargı anlayışı ile bugünkü arasında da prensipte bir fark yoktur.

Güç kimdeyse, yargı ve üniversite ona mı çalışacak?

Biz yıllar yılı “Üstünlerin hukuku değil, hukukun üstünlüğü” dedik. Bugün yaşananlar, tam da üstünlerin hukukunun işlediğini gösteriyor.

Hukuk, siyasetin enstrümanı hâline geldi mi, orada tuz kokmuş demektir.

Militan Kemalist yargı, bizim yani —AK Parti hükümetlerinin— burnundan getirdi. AK Parti’nin kapatılması girişimi dâhil, o günkü yargı vesayetçi güçlerin emrindeydi.

Biz muktedir olunca öyle bir yargı anlayışı yerleştirmeliydik ki herkes “işte adalet budur” demeliydi. Öyle mi yaptık? Tabii ki yapmadık…

Yargı bir gücün emrine girdi mi, artık adaletin gücünden söz edemezsiniz. Adaletin gücü yoksa orada gücün adaleti devrededir. Gücün adaleti ise her zaman zalimdir.

Çözüm sürecine dair fikirleriniz çok dikkat çekici. Daha genel bağlamda bir soru sormak istiyorum: Kürt meselesine dair AKP’nin 23 yıllık karnesini nasıl değerlendiriyorsunuz?

AK Parti, Kürt Meselesi ile ilgili çok olumlu adımlar attı. Kaldı ki AK Parti bu adımları attığı zaman, bütün bir müesses nizam hem kendisine hem de bu yaptıklarına karşıydı. CHP ve MHP dâhil, parlamentoda temsil edilen bütün partiler, AK Parti’nin Kürt meselesiyle ilgili olarak yaptıklarını adeta vatan ihaneti olarak nitelendiriyorlardı.

AK Parti, bu yaptıklarının karşılığını Kürtlerden fazlasıyla aldı. Hem Doğu Anadolu hem de Güneydoğu Anadolu bölgelerinde, 2007 ve 2011 genel seçimlerinde AK Parti’nin oy oranları Türkiye ortalamasının üzerinde idi. AK Parti ne zamanki özgürlükleri güvenlikçi politikalara feda etmeye başladı, adı geçen bölgelerde hızla oy kaybına uğradı.

Son mahallî seçimlerde AK Parti’nin daha önce sahip olduğu büyük şehirleri kaybetmesinde de, kaybedilen Kürt oylarının çok büyük etkisi var.

Cumhurbaşkanlığı Hükûmet Sistemi, MHP ile ortaklık, bürokraside bölgecilik yapılması ve partinin devletleşmesi; Kürt meselesinin giderek bir terör meselesine indirgenmeye başlanmasıyla birlikte AK Parti, Kürtlerden; Kürtler de AK Parti’den uzaklaşmaya başladı. CHP, DEM Parti ve benzer partilere oy vermeye gönlü elvermeyen bir kısım Kürt seçmen ise Yeniden Refah Partisi’ne yöneldi.

“MHP ile ittifaka karşı oldum”

Sizce AKP’nin MHP ile ittifak yapması doğru muydu?

Ben buna her zaman karşı oldum. AK Parti’nin sadece MHP ile değil, DEM Parti ile ittifak kurmasına da karşıydım. Din üzerinden ve etnisite üzerinden siyaset yapmayı her zaman tehlikeli bulmuşumdur. AK Parti, her bölgeden ve her etnik unsurdan homojen bir biçimde oy alıyordu. 2010’lu yılların başında bu konular gündeme geldikçe, MKYK’da, MYK’da —ki ben o zaman parti sözcüsüyüm— Türkçü siyasetle yakınlaşmamız hâlinde Kürtleri; Kürtçü siyasetle yakınlaşmamız hâlinde ise Türkleri kaybedeceğimizi hep söyledim.

MHP, hangi merkez parti ile ittifak kurmuşsa kendisi avantajlı çıkmış, günün sonunda ise o partiye çok büyük zararlar vermiştir.

1970’li yıllarda Milliyetçi Cephe hükümetlerinde, Meclis’te üç milletvekili olan MHP, hükümette biri başbakan yardımcılığı olmak üzere iki bakanlıkla temsil ediliyordu.

1977 seçimlerinde MHP, milletvekili sayısını altı kat artırırken büyük ortak Adalet Partisi, merhum Ecevit’in CHP’si karşısında hezimete uğradı.

1999 seçimlerinde Meclis’e ikinci parti olarak giren MHP, 57. Hükûmetteki büyük ortağı olan DSP’nin de bitmesine tanıklık etti.

Bugün MHP, Cumhur İttifakı içinde ama hükümetin içinde değil. Herkesin bildiği bir şey var ki MHP, sorumluluk yüklenmeden her türlü etkinliği ve yetkinliği kullanıyor. MHP, özgül ağırlığıyla şu anda devlette ciddi anlamda söz sahibidir.

AK Parti, MHP ile ittifak kurduğundan beri, bu kadar kötü bir muhalefet olmasına rağmen, sürekli oy kaybediyor.

MHP’yi hep Arapça ismi “aşeka” (aşk kelimesi buradan türetilmiştir) olan sarmaşığa benzetiyorum. Aşeka, kendisi büyürken sarıldığı diğer bitkileri kurutur.

Ali Babacan ve Ahmet Davutoğlu gibi AKP’de üst düzey görevlerde bulunmuş iki isim AKP’den ayrılarak partiler kurdu. Genel olarak AKP’de üst düzey görevlerde bulunmuş siyasilerin AKP’den ayrılmasını nasıl yorumluyorsunuz?

Türkiye’deki liderler, zayıfken veya kendilerini yeterince güçlü hissetmedikleri zaman, etraflarını liyakat ve ehliyet prensibine uyarak güçlü insanlarla donatırlar. Fakat ayakları sağlam basıp gücü ellerine aldıklarında, liyakat ve ehliyet ortadan kalkar; yerine mutlak sadakat ve biat gelir. Zamanla güçlü kadrolar tasfiye edilir, onların yerine kayıtsız şartsız lidere biat edecek insanlar iş başına getirilir.

Sultan Abdülhamit, kendisini padişah yapan Tanzimat Dönemi’nin yetiştirdiği kerli ferli devlet adamlarının hemen hepsini tasfiye edip onların yerine zayıf insanlar getirdi. İmparatorluğun akıbeti malumdur. Mustafa Kemal, birlikte yola çıktığı sivil ve asker kadronun yüzde doksanını harcadı; otokratik ve totaliter bir cumhuriyet kurdu.

Tayyip Bey de kurucu kadroların yüzde doksanını tasfiye etti; o da tek adamlığa dayalı bir yönetim kurdu.

Siyaset ilkelerle yapılır. Bazı arkadaşlar, partinin kuruluştaki ilkelerden saptığını ve düzelmesinin mümkün olmadığını gördükleri için kendi yollarını ayırdılar. Bazıları ise mevcut yapıya itiraz ettiği için tasfiye edildiler.

Biz partiyi kurduğumuzda gazeteciler, bize en çok “Tayyip Bey’in yasaklanması” hâlinde kimin başa geçeceğini, kimin başbakan olacağını soruyorlardı. Biz, mevcut kadrodan en az on tane başbakan çıkabileceğini söylüyorduk. O gün ismini saydığımız insanların hiçbirisi bugün mekanizmanın içinde değil.

Ya yanlış korosuna katılıp yanlışın ortağı olacaksınız ya da kendi doğrularınıza uyarak yollarınızı ayıracaksınız.

Bu nedenle, ismini zikrettiğiniz ya da etmediğiniz arkadaşların, yanlışlara ve günahlara ortak olmak istemedikleri için yollarını ayırmalarını yadırgamıyor.

Gestapo şefliği gibi hareket eden bir kurum”

Bakanlık döneminizde 2004 Kanunnamesi ile YÖK ile problemler yaşadınız. Ardından geçen zaman dilimi içeresinde de YÖK’e dair eleştirilerinizi belirttiniz. Sizce YÖK, Eğitim sisteminin ve Türkiye’nin önünü tıkayan bir kurum mu?

YÖK, 12 Eylül Darbesi’ni yapanların bütün üniversiteleri kışla nizamına sokmak için kurdukları bir müessesedir. Önce 2547 sayılı Yükseköğretim Kanunu çıkarıldı, ardından bu kanunla YÖK’e verilen bütün yetkiler, 82 Anayasası’nın 130 ve 131. maddelerine boca edilerek anayasal güvenceye kavuşturuldu.

Dünyanın her yerinde üniversitelerde standartları belirleyen, akademik yükselmeleri düzenleyen, diploma denkliklerine karar veren; bizim Üniversitelerarası Kurul’a benzeyen kurumlar veya kurullar vardır. Ancak bizim YÖK gibi, bütün üniversitelere aynı deli gömleğini giydiren, Gestapo şefliği gibi hareket eden bir kurum, hiçbir demokratik hukuk devletinde yoktur.

Millî Eğitim Bakanlığı dönemimi “Milli Eğitim’de Üç-Beş Nöbeti” isimli hacimli bir kitapta topladım. Söz konusu kitabın ilk yüz sayfası, YÖK’le ve onu üzerimize salan vesayetçi güçlerin kabul edilemez tutumlarıyla ilgilidir.

Ben YÖK’ü değiştirip dönüştürmek için çok mücadele ettim. Ne var ki o zamanın şartlarında bu mümkün olamadı. Sonraki zamanlarda şartlar, zaman ve zemin müsait olduğu hâlde AK Parti, YÖK’le ilgili bir şey yapmadı. Çünkü YÖK artık “bizim YÖK’ümüz” olmuştu. Bu durum, ilkesel olarak AK Parti’nin çok yanlış bir yerde durduğunu gösteriyor.

Kurumlar, her siyasî kadronun kendi enstrümanı hâline getirdiği oyuncaklar olmamalı. Yarın başka bir iktidar gelir, bu sefer YÖK onların YÖK’ü olur. Böyle bir YÖK ise her zaman ülkenin sırtında sadece yüktür.

Daha önceki demeçlerinizde “Biz, ilk yola çıktığımız günden beri bize kredi açan ve bizi her platforma savunan liberal yazarlar vardı. Bunların hepsinin canına okuduk’’ ifadelerini kullandınız. AKP ile Liberal aydınların geçmişten bugüne dek olan tarihsel ilişkisini, kendi perspektifinizden bize anlatabilir misiniz?

Maalesef öyle oldu. AK Parti ilk seçimde yüzde 34 oy aldı. Ancak bize oy vermeyen çok geniş bir insan kitlesi “Ben oy vermedim ama bu insanlar dürüsttür ve iş yaparlar” diyerek en azından bize karşı durmadılar.

Çünkü biz; hukuk devleti, demokrasi, insan hakları, düşünce ve düşünceyi ifade özgürlüğü, basın hürriyeti, şeffaflık, hesap verebilirlik, anayasal eşitlik vs. diyerek iktidara geldik. Avrupa Birliği bizim için olmazsa olmaz hedeflerden biriydi. “Yozlaşmadan dünya ile uzlaşmak” dış politikada sloganımızdı. İlk on yılda bu konularda samimi gayret gösterdik ve çok da mesafe aldık.

Bütün bu süre boyunca liberal ve solcu aydınlardan Murat Belge, Ahmet Altan, Mehmet Altan, Hasan Cemal, Cengiz Çandar, Ali Bayramoğlu, Gülay Göktürk, Nazlı Ilıcak, Orhan Pamuk, Etyen Mahçupyan, Baskın Oran ve burada ismini zikretmediğim daha birçok yazar, akademisyen, düşünce insanı ve sanatkâr bize destek verdi.

2010 Anayasa değişikliğinde “Yetmez ama Evet” ekibinin içinde merhum Adalet Ağaoğlu gibi insanlar bile vardı.

Bizzat benim organize ettiğim Dolmabahçe Buluşmaları’nda, hiç ummadığımız insanlardan ve çevrelerden çok ciddi destekler aldık.

Sonuçta ne oldu? Adı geçen yazarların çoğunu yazamaz hâle getirdik. Bir kısmı hapse atıldı. Bir kısmı kahredip köşesinde adeta uzlete çekildi.

AK Parti, esas kurucu kadro ile yollarını ayırdığı gibi, başlangıçta hasbî şekilde kendisini destekleyen gazeteci, yazar, çizer, sanatkâr, bilim adamı ve daha birçok aydınla da yollarını ayırdı. Çünkü güçlendi. Bütün bunların yerini ise çoğunluğunu “hesabilerin” oluşturduğu “aminhan” bir kitle aldı.

Geçtiğimiz günlerde, Türkiye’nin, Colani’nin tarafını tutarak Suriye’deki Kürtler’i dışladığını ifade ettiniz. Ardından AKP’ye yakın çevrelerden size tepkiler geldi. Türkiye’nin sizce Suriye politikası ve SDG ile ilişkileri nasıl olmalı? Gelen tepkileri nasıl değerlendiriyorsunuz?

Elbette Türkiye, burada olup bitenlere sessiz ve kayıtsız kalamaz. On yıllarca Baas rejimi altında çile çeken Suriyelilerin huzura kavuşması ve Suriye’nin istikrara kavuşmuş bir devlet hâline gelmesi, Türkiye’nin de arzu ettiği bir durumdur.

Nusayri Araplar Beşar Esad etrafında toplanmıştı. Dürziler İsrail ile flört ediyordu. Sünnî Araplar, o zamanki adı Hür Suriye Ordusu olan ve Türkiye’nin de desteklediği gruba bel bağlamış, bu yapının içinde yer almıştı. Ülkedeki Hristiyanlar Batı ülkelerinden medet umuyordu. Suriye’deki Kürtler ise baba ve oğul Esadlar döneminde hep mağdur edilmiş, varlıklarına kerhen katlanılmış bir halktı.

Türkiye, başlangıçta Suriye Kürtleri ile kurduğu temaslarda onları ÖSO bünyesinde savaşmaya yönlendirmeye devam etti. Ancak bu insanlar, çoğunluğunu cihatçı ve selefi grupların oluşturduğu bu yapıyla uyuşmalarının mümkün olmadığını ifade ettiler.

Türkiye, Suriye Kürtleri ’ne, merhum Özal’ın Barzani’ye ve Talabani’ye verdiği destek kadar destek verseydi, bugün bu insanların ismi Amerika, İsrail ve PKK ile birlikte anılmazdı.

Suriye’deki ilk yanlış, yeniden kurulan ülkeye tekrar “Suriye Arap Cumhuriyeti” adının verilmesi idi. “Suriye Cumhuriyeti” adı tercih edilseydi, çok daha kapsayıcı ve bütünleştirici olurdu.

Halep’teki çatışmalar devam ederken, attığım bir tweette şu ifadelere yer vermiştim:

“Türkiye’deki bütün Kürtleri PKK ile özdeşleştirmek nasıl ki doğru değilse, insanî, vicdanî ve hakkaniyete uygun değilse; Suriye’deki bütün Kürtleri de PKK, PKK’nın uzantıları veya sempatizanı olan yapılarla özdeşleştirip onları düşman ilan etmek de aynı ölçüde insanî, vicdanî ve hakkaniyete uygun değildir.”

Bugün de aynı şeyi düşünüyorum.

Esasen bu konudaki bütün söylem ve yaklaşımlarım, AK Parti’nin programındaki söylem ve yaklaşımla bire bir aynıdır. İlgili bölüm AK Parti programında aynen şöyle yer alıyor:

“Terör ve baskı karşılıklı olarak birbirini besler. Terörün sonuç olduğunu unutan her yaklaşım, sadece baskı ile çözüm üretmeye yönelir. Oysa bu terörü daha çok güçlendirir. Bu nedenle terörü sona erdirmenin yolu, temel hak ve hürriyetlere saygılı bir devlet yaklaşımı ile ekonomik kalkınmayı ve güvenliği aynı bütünün parçaları olarak ele almaktan geçer.

Bürokratik otoriter devlet anlayışına yaslanan çözümler, sadece asayiş mantığına dayandığı için uzun vadede sorunları daha da derinleştirmektedir. Buna karşılık demokratik devlet anlayışı çerçevesindeki yaklaşımlar, ilk anda endişeyle karşılansa da uzun vadede milletimizin birlik ve bütünlüğünü pekiştiren sonuçlar doğurmaktadır. Bu nedenle bölgedeki sorunlar aynen kalacak demektir. Sadece ekonomik kalkınma politikaları ile tam bir çözüme kavuşturulamayacağı gerçeği yanında bütün bunların üstünde kültürel farklılıkları demokratik hukuk devleti ilkesi çerçevesinde tanıyan yaklaşımların etkili olması gerektiği anlayışına ulaşılması sorunun çözümünde önemli bir adımdır (AK Parti Programı, 2.6 Doğu ve Güneydoğu, s.17-19).”

Türkiye’de başlatılmış bir “Terörsüz Türkiye” süreci var. Devlet, Parlamento, PKK’nın kurucusu Abdullah Öcalan’la görüşüp konuşuyor. Ancak ne gariptir ki, PKK’nın uzantısı olduğu ifade edilen SDG, YPG, PYD ile görüşmeyiz diyoruz.

Türkiye, Suriye’de bir tarafa ilan-ı aşk ederken, diğer tarafa aleni düşmanlık yaparak orada arabulucu olamaz.

Türkiye’de terörle mücadele esnasında binlerce sivil ve masum insanın zarar gördüğünü ve mağdur edildiğini sağır sultan bile biliyor. Aynı şeyin Suriye’de de olmasına müsaade edilmemelidir. Benim bu konudaki insani duruşum budur. Madem ki Türk ile Kürt kardeştir, kardeşlik hukuku neyi gerektiriyorsa onu yapmalıyız.

Suriye’deki Kürtler, Türkiye’deki Kürtlerin akrabalarıdır. Unutmayalım ki Misak-ı Millî sınırları, bugün Kürtlerin yoğun olarak yaşadığı ve Rojava olarak adlandırılan Kuzey Suriye’yi de kapsıyordu. Türkiye-Suriye sınırı, Sykes-Picot denen aşağılık planının bir sonucudur. Aşiretin yarısı burada, yarısı orada kalmış. Bu tarihî gerçeği göz ardı etmemeliyiz. Dolayısıyla devletimiz bu bölge ile ilgili politikalar yaparken, Türkiye’deki Kürtlerle, Suriye’deki Kürtler arasındaki duygudaşlığı göz ardı etmemelidir. Bir yandan iç bünyeyi tahkim etmekten söz ederken, diğer yandan içeride yeni arızaların çıkmasına meydan vermemeliyiz.

Ben yazıyorsam da konuşuyorsam da bunu şahsî çıkarlarım için değil, bu ülkenin ve bu milletin selameti için yapıyorum. Buna tahammül edemeyen; aklını kinle, vicdanını kötü niyetle örselemiş bazı çevreler, bu duruşu hazmedemeyerek bana türlü yaftalar yapıştırmaya çalışıyor. Şunu açıkça ifade edeyim: Attıkları çamur bana yapışmaz; o çamur, ancak onu atanların niyetini, ahlakını ve seviyesini ele verir, kendi elleri ve dilleri kirlenir.

“Cumhurbaşkanlığı Hükûmet Sistemi, Türkiye’nin derdine deva olamamıştır”

Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi, sizce AKP’yi güçlendirdi mi yoksa AKP’yi de tüketen bir yapı mı oldu? Genel bağlamda Başkanlık sistemi sizce Türkiye için nasıl sonuçlara yol açtı?

Cumhurbaşkanlığı Hükûmet Sistemi denen yapı, Türkiye’nin derdine deva olamamıştır. Bu sisteme geçildikten sonra başta hukuk devleti, adalet, demokratik standartlar, insan hakları, fikir özgürlüğü, basın özgürlüğü, şeffaflık ve hesap verilebilirlik olmak üzere her alanda katbekat geriye gidilmiştir.

Ekonominin durumu zaten içler acısı. Bu sisteme geçildikten sonra tek bir göstergede bile bir iyileşmeden söz edilemez.

Bu sisteme güya siyasî istikrar için gidildi. Sözüm ona Türkiye, bölük pörçük koalisyonların kucağına düşmeyecekti. Hani nerede?

Parlamenter sistemde koalisyonlar seçimden sonra kurulurdu; şimdi seçimden önce kuruluyor. AK Parti, MHP, YRP, HÜDAPAR, BBP, DSP’den oluşan garip bir koalisyon var şimdi. Koalisyonun başında Sayın Erdoğan var ama koalisyonun ruhu MHP’ye teslim.

Bu başkanlık sistemi, bize mahsus bir garabettir.

Başkanlık sistemi bu değil. Amerika Birleşik Devletleri’nde devlet başkan, bir ülkeye büyükelçi atayacağı zaman adaylar bir yığın aşama ve elemeden geçiyor. Buralardan geçebilirse başkan atamayı yapıyor.

Bizde bütün büyükelçiler, rektörler, bütün üst düzey bürokratlar tek imza ile atanıyor. Hakkâri Millî Eğitim Müdürü’nü de Hatay Tarım İl Müdürü’nü de Yozgat Kültür ve Turizm İl Müdürünü de Sayın Cumhurbaşkanı tek imza ile atıyor. Eskiden “üçlü kararname” diye bir uygulama vardı. Bakan, çalışacağı bürokratı belirler; kararnameyi imzalayıp Başbakan’a arz eder, Başbakan da uygun görürse Cumhurbaşkanı’nın onayına sunardı.

Bu kadar yetki ve sorumluluk bir insana yüklenmemeli. Yüklenirse ne olur? Bizdeki gibi devlet işlemez hâle gelir.

“AK Parti’nin siyaset dilini, kutuplaştırıcı, ayrıştırıcı ve bir dil olarak görüyorum”

AKP’nin söylem dili, sizce bugün toplumun hangi kesimlerini tamamen dışarıda bırakıyor?

Açıkçası AK Parti’nin şimdiki siyaset dilini, kutuplaştırıcı, ayrıştırıcı ve gerginliği tırmandırıcı bir dil olarak görüyorum.

Benim Parti sözcüsü olduğum dönemde, koordine ettiğim bir “ortak söylem” grubu vardı. Bu toplantılara benimle birlikte Genel Merkez’den Siyasî ve Hukukî İşler Başkanı, Hükümet Sözcüsü, nöbetçi grup başkanvekili ve gündemdeki konuya göre ilgili bakan veya bakanlar katılırdı. Ben gündemi önceden belirliyordum ve başlıkları teker teker masaya yatırıp söylenmesi gerekenleri, söylenmemesi gerekenleri belirliyorduk. Sayın Başbakan’la da bazen yüz yüze, bazen telefonla görüşerek ortak bir söylem ve tavır belirliyorduk. Dikkat ederseniz, o dönem, partide bir kakofoni yoktu.

İktidar, bir sorumluluk makamıdır. Herkesin söylemde yanlış yapma lüksü var ama sizin yoktur. Muhalefetin dilinin temiz olduğunu iddia etmiyorum. Muhalefetin de dili temiz değil ama bu konudaki iklimi oluşturacak olan iktidardır. Sayın Cumhurbaşkanı isterse, bir hafta içinde Türkiye’de pırıl pırıl bir siyaset dili oluşur.

Siyasette nezaket, zarafet, barış içinde yarış artık hayal oldu. Siyasi partiler birbirinin düşmanı değil rakibidir. Bizde ne yazık ki siyaset, rekabet zemininde değil, husumet zemininde yapılıyor.

Osmanlı tarihine yönelik de birçok çalışmanız var. Osmanlı’nın son dönemindeki sıkıntılar ile bugünün sıkıntıları arasında benzerlik görüyor musunuz, biraz daha geniş bağlamda ise Osmanlı’dan günümüze transfer olan olgular sizce nelerdir?

Osmanlı, 20. Yüzyıla can çekişerek girdi. Gerek dış müdahaleler gerekse içerdeki sıkıntılardan dolayı farklı din, dil ve etnisite mensuplarını bir arada tutamadı.

Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra eski Osmanlı toprakları üzerinde bir arada kalabilen sadece iki kavim kalmıştı. Türklerle Kürtler…

Misak-ı Millî, Osmanlı toprakları üzerinde yaşayan Müslüman halkları kapsıyordu. O da olmadı… Günün sonunda sadece Türkler ve Kürtler baş başa kaldı. Elbette Trakya ve Anadolu’da birçok etnisite mensubu insan yaşıyordu; ancak bunlar küçük azınlıklardı.

Kürtler arasında elbette ayrılıkçılar da vardı; fakat Kürtlerdeki genel irade, asırlardır İslam potasında kaynaştıkları Türk kardeşleriyle birlikte yola devam etmekti.

Birinci Dünya Savaşı’nda, İstiklâl Savaşı’nda, Birinci Meclis’te, Lozan’da Türklerle Kürtler hep beraberdi. 1924 Anayasası ile birlikte her şey değişti. Sonraki süreç malum… İnkâr, asimilasyon, sürgün ve itiraz edenlerin imhası….

Bugün de bu iki kavmin birbirine her zamankinden daha çok ihtiyacı var. Ya AK Parti’nin programındaki, yukarıda alıntıladığım tespit, teşhis ve tedavi hayata geçirilecek, ya da hepimiz olumsuzluklardan payımızı alacağız.

Kimsenin Kürtler için özel bir şey yapmasına da gerek yok. Türkiye gerçek anlamda bir hukuk devleti ve demokrasi olursa, hepimiz oluşacak atmosferde rahat nefes alırız.

Türk-Kürt birlikteliği ve kardeşliği, Osmanlı’nın küllerinden genç bir cumhuriyet kurmamızı sağladı. Ancak cumhuriyet olmak yetmez. Bu cumhuriyetin “demokratik bir cumhuriyet” olması lazım. Aksi hâlde İran, Irak, Suriye, Libya, Çin, Rusya, Kuzey Kore, Azerbaycan, Türkmenistan, Kazakistan, Kırgızistan, Özbekistan, Tacikistan, Küba, Venezuela da birer cumhuriyettir. Yeryüzünde bunlar gibi düzinelerce cumhuriyet var. Biz bunlar gibi mi olmak istiyoruz, yoksa Almanya, Fransa, İspanya, İtalya, İsviçre gibi mi bir cumhuriyet olmak istiyoruz?

Yine AK Parti Programı’na dönüyorum. Sonuç bölümünde yer alan şu cümlelerin gereği hayata geçirilse, sanırım büyük çapta rahat edeceğiz:

“Cumhuriyet, binlerce yıllık tarihimiz içerisinde elde ettiğimiz kazançların en önemlilerindendir. Bütün gayretlere ve gelişmelere rağmen AK PARTİ, Cumhuriyetimizin demokratik bir cumhuriyet olması için bugüne kadar alınan mesafenin çok yetersiz olduğuna inanmaktadır (AK Parti Programı, VII-Sonuç, syf.76).”

Medyascope'u destekle. Medyascope'a abone ol.

Medyascope’u senin desteğin ayakta tutuyor. Hiçbir patronun, siyasi çıkarın güdümünde değiliz; hangi haberi yapacağımıza biz karar veriyoruz. Tıklanma uğruna değil, kamu yararına çalışıyoruz. Bağımsız gazeteciliğin sürmesi, sitenin açık kalması ve herkesin doğru bilgiye erişebilmesi senin desteğinle mümkün.