Emmanuel Todd, ABD’nin (ve genel olarak Batı’nın) gerileyişini; sanayisizleşme, eğitimdeki nitelik kaybı ve Protestan ahlakının nihilizme evrilmesi gibi köklü toplumsal çürümelerle açıklar.
ABD hegemonyasının sonu konusunu, dört düşünürün (Emmanuel Todd, Francis Fukuyama, Paul Kennedy, Noam Chomsky) görüşleri üzerinden ele alacağım. Tek bir yazıya sığdırmam olanaksız olduğu için, her yazarın görüşünü ayrı makaleler halinde yayımlayacağım. Daha doğrusu, kendi YouTube kanalımda başlattığım video serisinin içeriğini sizlerle paylaşacağım.
Bu dört düşünürün üçü liberal gelenekten gelirken, dördüncüsü olan Noam Chomsky, anarşizme, “liberter sosyalizm”e yakın duran bir düşünürdür. Bilindiği gibi Chomsky, anarşizmi bir dogma değil; otoriteye karşı olan, insan özgürlüğünü genişletmeyi ve toplumun tepeden değil, aşağıdan yukarı örgütlenmesi gerektiğini savunan bir eylem teorisi olarak algılar.
Bu dört düşünürü seçmemin nedeni, ABD’nin gerilediği konusunda farklı perspektifler geliştirmiş olmalarıdır.
ABD hegemonyasının sonu, ABD’nin çöktüğü anlamına gelmez
Hegel ve Marx, kapitalizmin sosyal kutuplaşma yarattığını, zenginliğin tekelde toplandığını ve kapitalizmin uzun vadede bunun üstünde gelemeyeceğini öngördüler. Sermaye düzeninin, her türlü demokratik hakları ortadan kaldıracağını biliyorlardı. Bugün ABD ve Batı dünyası, bu öngörüleri doğrulayan bir noktadadırlar.
Yanlış anlaşılmayı önlemek isterim. ABD hegemonyasının sonu, ABD’nin çöktüğü anlamına gelmez; daha ziyade, yükselen diğer güçlere göre eski gücünü yitirdiği ve görece bir gerileme sürecine girmesi anlamına gelir.
ABD, eski gücüne kavuşmak için, her türlü araca başvurmaktan çekinmiyor. Uluslararası hukuku çiğniyor, Birleşmiş Milletler’i hiçe sayıyor. Son gelişme ise Trump’ın, bir kararname ile ABD’nin uluslararası örgütlerden ayrıldığını, artık bu kurumları finanse etmeyeceğini ilan etmesidir. Bir diplomatın görüşüne göre, ABD’nin 66 örgütü terk etmesinin nedeni, kendi gücünü sınırlayan kurumlardan kurtulma isteğidir.

Yani 1945’te kurulan Birleşmiş Milletler artık can çekişiyor. Yeni bir uluslararası örgütün gerekliliği kendini dayatıyor. Bu konu çok ilginç ve faklı bir tartışma konusudur.
Emmanuel Todd’un görüşlerini kısaca özetlemeden önce kişisel bir not düşmek istiyorum. Ben genel olarak iyimser bir insanım; fakat aynı zamanda bilgi edinmeye çalışan bir karamsarım. Verili gerçekliğin karanlık yanları gören bir karamsar olarak, bu karanlık yanların, insanın çabası, yeteneği ve iradesi ile aşılacağını düşünen bir iyimserim.
Bir “kâhin” olarak Emmanuel Todd
Tarihçi, antropolog, demograf olan Fransız Emmanuel Todd, öngörülerinin doğrulanmasıyla ünlü olan bir düşünürdür. 1976 yılında, 1970-1975 yılları arasındaki çocuk ölümlerinin hızla artış gösterdiği verilerinden hareketle Sovyetler Birliği’nin çökeceğini öngördü.
Emmanuel Todd, 2001 yılında Amerika’nın en güçlü göründüğü dönemde yayımladığı “Amerikan Düzeninin Çöküşü” adlı kitabında genel kanının aksine bir iddia ortaya atmıştı: Amerika aslında geriliyordu.
2024’te yayımlanan “Batı’nın Yenilgisi” adlı kitabında ise Todd, bu süreci daha derinlemesine ele alır ve hem ABD’nin hem de Batı’nın genel çöküş dinamiklerini sadece ekonomi üzerinden değil, dinsel, kültürel ve demografik verilerle yeniden inceleyerek sarsıcı analizler yapar. Son çalışmasında ise Batı’nın gerileyişini; sanayisizleşme, eğitimdeki nitelik kaybı ve Protestan ahlakının nihilizme evrilmesi gibi köklü toplumsal çürümelerle açıklıyor. Bu çalışma, modern dünyanın bu devasa dönüşümünü tüm çıplaklığıyla irdeliyor.
Todd’un analiz yöntemi klasik siyaset biliminden farklıdır. O, toplumun geleceğini anlamak için bebek ölüm hızlarına, okuryazarlık oranlarına ve aile yapılarına bakar. Bu çok katmanlı bakış açısıyla; Avrupa’nın neden bağımlı hale geldiğini, İngiltere’nin ortak değerlerini yitirişini ve Rusya’nın yaptırımlara rağmen nasıl güçlendiğini açıklar. Fazla detaylara dalmadan, onun genel olarak Batı, özel olarak ABD’nin gerilemesi konusundaki görüşlerini kısaca özetlemeye çalışacağım.
Ekonomik gerilemenin üç temel sütunu
Todd’a göre Amerika’nın ekonomik gücünü yitirmesinin altında üç büyük neden yatıyor.
Üretim kapasitesinin kaybı:
Amerika artık ürettiğinden çok daha fazlasını tüketen bir yapıya dönüştü. Fabrikaların ve üretimin ucuz iş gücü bölgelerine kaydırılması, ülkeyi sermaye akışına ve dışarıdan gelecek mallara muhtaç hale getirmiş, sanayi üretimini dışarıya kaydırdığı için ise dış dünyaya göbekten bağlı hale gelmiştir. Todd, bir ülkenin gerçek gücünün sadece GSYH rakamlarında değil; çelik üretimi, mühimmat kapasitesi ve mühendis sayısı gibi fiziksel üretim gücünde yattığını savunur.
Eğitim ve mühendislik krizi:
Sanayinin dışarı gönderilmesi ve ekonomin finansallaşması nedeniyle, üniversite mezunu sayısı artsa da teknik alanlarda ciddi bir kalite düşüşü yaşanıyor. Batı artık mühendis yerine bankacı, avukat, reklamcı ve iletişimci yetiştiriyor. Rusya ve Çin gibi rakiplerin mühendis yetiştirme oranındaki üstünlüğü, Amerika için stratejik bir zayıflığa dönüşmüş durumda.
Doların sarsılan hâkimiyeti:
Amerika devasa dış ticaret açığını sadece doların rezerv para olması sayesinde finanse edebiliyor. Ancak dünyanın geri kalanı artık bu karşılıksız tüketimi karşılamak istemiyor ve bu durum sistemi çöküşe sürüklüyor.
Protestan ahlakının sonu ve nihilizm
Todd’un en çarpıcı tespiti ise dinin toplumsal yapı üzerindeki etkisiyle ilgilidir. Protestanlığın üç aşamalı bir çöküş sürecinden geçtiğini belirtir:
Aktif din aşaması
Dinin bireysel ve toplumsal yaşamın merkezinde olduğu dönemdir. Bu dönemde Tanrı korkusu ve kurtuluş arzusu güçlüdür ve bunlar en etkin inanç biçimleridir. Protestanlığın en önemli özelliklerinden biri, kutsal kitabı okuma gerekliliğidir. Okuma gerekliliği nedeniyle okuryazarlık oranları hızla artar. Bu aşama, okuryazarlığın, çalışma ahlakının, ekonomik kalkınmayı ve sanayi devrimini tetiklediği aşamadır.
Zombi din aşaması
Zombi din Todd’un en özgün kavramlarından biridir. Bu aşamada insanlar artık kiliseye gitmezler ve Tanrı’ya olan inançlarını büyük ölçüde kaybetmişlerdir. İnanç ölmüştür, ancak Hristiyanlığın bazı kalıntı değerleri varlığını sürdürür. Örneğin dinin yarattığı toplumsal ahlak, disiplin, çalışma etiği ve kolektif aidiyet duygusu yaşamaya devam eder. İnsanların inançlarını yitirdiği ama dinden kalan disiplin, çalışma etiği ve kolektif aidiyet gibi alışkanlıklarla yaşadığı dönem. Todd’a göre Batı aslında en güçlü zamanlarını bu aşamada yaşadı.
Dinsel inancın zayıflaması nedeniyle, seküler siyasi ideolojiler (milliyetçilik, sosyalizm, liberalizm) daha egemen hale geldi.
Sıfır din (nihilizm):
Dinin tüm izlerinin silindiği, toplumu bir arada tutan ortak değerlerin kalmadığı aşamadır. Dini değerlerin tamamen buharlaşmasıyla ortaya çıkan “nihilizm” (hiçlik), toplumu bir arada tutan ortak inanç sisteminin ve ortak değerlerin yok olması durumudur. Ve nihilizm, aynı zamanda yıkıcı dürtülerin, rasyonalitenin önüne geçmesi demektir. Bu durum, gerçeklikten kopuk ve kendi ulusunun çıkarlarına aykırı hareket eden bir yönetici sınıfı (politik seçkinler) doğurmuştur.
Eşitsizlik ve ırkçılık üzerine şaşırtıcı bir bakış
Todd, yaygın kanının aksine Protestanlığın (özellikle Lutherci ve Kalvinist geleneklerin) özünde eşitlikçi olmadığını ileri sürer. Katolikliğin evrensel eşitlikçi yaklaşımına karşılık Protestanlık; insan kaderinin önceden “seçilmişlik” veya “lanetlenmişlik” olarak belirlendiği inancına dayanır. Bu metafiziksel ayrım, modern dünyada biyolojik ırkçılığın ve ayrımcılığın kültürel zeminini hazırlamıştır.
Todd’un bu analizleri, sistemin sadece ekonomik olarak değil, kültürel bir boşluk (nihilizm) içinde çöktüğünü gösteriyor. Kapitalizmin değerleri çözme gücünü bazen eksik bıraksa da sunduğu bu veriler, bugün dünyada yaşanan büyük değişimi anlamak için oldukça sarsıcı bir perspektif sunuyor.
Sonuç
Emmanuel Todd bize şunu söylüyor: Bir toplumu ayakta tutan şey sadece banka hesaplarındaki rakamlar değildir; o toplumu birbirine bağlayan ortak değerler ve üretim yeteneğidir. Todd’un analizleri, özellikle Protestanlığın ırkçılıkla ve eşitsizlikle olan bağını kurarken zihnimizde yepyeni kapılar açıyor.
Elbette Todd’un her görüşüne katılmak zorunda değiliz; belki kapitalizmin o her şeyi ezip geçen para hırsını yeterince vurgulamıyor olabilir. Ancak şu bir gerçek ki; üretmeyen, değerlerini kaybeden ve gerçeklikten kopan bir yapının sonsuza kadar hüküm sürmesi imkânsızdır.
Belki de şu an tanık olduğumuz şey, sadece bir imparatorluğun gerilemesi değil, koca bir tarihsel devrin kapanışıdır.














