Ahmed eş-Şara (Ebu Muhammed el-Colani), yalnızca Suriye iç savaşının ürünü olan bir militan lider değildir. O, siyasal İslam’ın 21. yüzyıldaki dönüşümünün, emperyal müdahalelerin ve bölgesel güç dengelerinin kesişim noktasında şekillenmiş tarihsel bir figürdür. Şara’yı/Colani’yi ne salt “radikalleşmiş birey” ne de yalnızca “Batı’nın vekili” olarak ele almak doğrudur. Aksine onu, cihatçı hareketlerin devletleşme momentinde ortaya çıkan pragmatik-otoriter İslamcılığın özgül bir örneği olarak analiz etmek gerekir.
Şara’nın/Colani’nin Irak El-Kaidesi kadrolarından Heyet Tahrir El-Şam (HTŞ) liderliğine, oradan da fiili devlet başkanlığına uzanan çizgisi, ideolojik bir aydınlanmadan ziyade hegemonya kurma zorunluluğunun ürünüdür. Bu dönüşüm bir “zor–rıza bileşimi” üretme çabasının tezahürüdür. Bu açıdan da siyasal İslam ile Batı arasındaki tarihsel simbiyotik ilişkinin güncel bir tezahürünü temsil eder.

Pragmatik cihatçılık, emperyal güçlerle ilişkiler ve devletleşme
Şara ve liderliğini yürüttüğü örgütsel yapının iktidara yürüyüşü ve iktidar pratiği, her siyasal İslamcı silahlı veya silahsız hareketin benzer deneyimi gibi, ideolojik saflıkları veya bireysel radikalleşme ya da ideolojik sapma kategorileriyle değil; modern siyasal İslamın devletleşme süreçleri/iktidarilişkileri, küresel güç yapılarıyla kurdukları diyalektik bağ ve hegemonya üretimi bağlamında ele alınmalıdır.
I. Siyasal İslamın modernliği: Gelenekten değil, modern iktidardan doğan bir fenomen
Siyasal İslam, çoğu zaman “geleneksel”, “ortaçağcı” ya da “modernliğe direnç” olarak sunulsa da, gerçekte modern dünyanın bir ürünüdür. Geleneksel İslamî dindarlık, tarihsel olarak toplumsal hayatın ahlaki düzenine, cemaat ilişkilerine ve yerel otoritelere dayanırken; siyasal İslam merkezî devlet, ideolojik bütünlük, hukuki düzenleme ve zor aygıtı gibi modern unsurlar üzerinden şekillenir.
Bu nedenle siyasal İslam, a) modern ulus-devletin krizlerine verilen bir tepkidir, b) sömürgecilik, modernleşme ve sekülerleşme süreçleriyle eşzamanlı olarak ortaya çıkmıştır; ve c) inancı, ahlaki bir pratik olmaktan çıkarıp siyasal iktidarın meşruiyet kaynağı haline getirir.
Bu bağlamda cihatçı hareketler, geleneğin değil; modern ideolojilerin dinî bir biçimde yeniden üretilmiş versiyonlarıdır.

II. Emperyal güç odaklarıyla diyalektik ilişki: Bastırma ve araçsallaştırma arasında siyasal İslam
Siyasal İslam ile Batılı/küresel güçler arasındaki ilişkinin sadece basit bir düşmanlık olarak okunması da oldukça yetersiz ve hatalıdır. Tarihsel olarak Batı bir yandan siyasal İslamcı hareketleri bastırmış, kriminalize etmiş ve “tehdit” olarak tanımlamış, diğer yandan da belirli tarihî anlarda (Soğuk Savaş, Afganistan, Arap Baharı sonrası, Suriye iç savaşı) bu hareketleri araçsallaştırmış, desteklemiş veya tolere etmiştir.
Bu ilişki tek yönlü bir “kullanılma” ilişkisi değildir. Siyasal İslamcı aktörler de emperyal güçlerin yarattığı boşluklardan, çatışmalardan ve önceliklerinden aktif biçimde yararlanmış, kendi alanlarını bu çelişkiler içinde genişletmiştir.
Dolayısıyla siyasal İslam ile Batı arasındaki ilişki; karşılıklı düşmanlıktan çok karşılıklı bağımlılık üretir, açık ittifaklardan ziyade örtük uzlaşılar ve çatışmasızlıklar üzerinden yürür ve Mahmud Mamdani’nin ortaya koyduğu “iyi Müslüman / kötü Müslüman” gibi seçici kategorilerle işler.
III- Hegemonya krizi ve devletleşme: Zordan rızaya geçiş zorunluluğu
Üçüncü eksen olarak da silahlı İslamcı hareketlerin iktidara yaklaştıkça geçirdiği zorunlu dönüşümü merkeze almak gerekir. Başlangıçta şiddet, mutlak ve sınırsız bir araçtır ve meşruiyet, ideolojik saflık ve düşman tanımı üzerinden kurulur. Ancak bir hareket, toprak kontrol etmeye, sivil nüfus yönetmeye ve vergi toplamaya, hizmet sunmaya başladığında salt zor aygıtı yetersiz hale gelir. Bu noktada hareket bir hegemonya krizi ile karşılaşır: Yalnızca korku değil, rıza da üretmek zorundadır.
Bu zorunluluk, ideolojide bir “yumuşama” değil; yönetilebilirlik için yeniden çerçeveleme yaratır. Söylem değişir, semboller geri çekilir ve öncelikler yeniden sıralanır. Ancak nihai iktidar hedefi ortadan kalkmaz.
Ahmed eş-Şara bu çerçevenin neresinde duruyor?
Ahmed eş-Şara, yukarıda üzerinde durduğumuz üç eksenin tam kesişim noktasında konumlanır. Onun hikâyesi, siyasal İslamın modern karakterini, emperyal güçlerle kurulan dolaylı ve pragmatik ilişkileri, ve silahlı cihatçı bir hareketin devletleşme eşiğinde geçirdiği zorunlu dönüşümü aynı anda görünür kılar.
Bu nedenle Şara’nın serüveni, bir “radikalleşmeden arınma” ya da “ılımlılaşma” hikâyesi değildir. Aksine, küresel cihat ölçeğinden yerel iktidar ölçeğine doğru yaşanan bilinçli bir daralma, yani pragmatik cihatçılığın devletleşme momentidir.

Irak deneyimi: Şiddetin okulu ve hapishane laboratuvarı
Şara’nın (Colani olduğu) Irak yılları (2003–2011), onun liderlik tarzının kurucu evresidir. ABD işgali sonrası Irak, cihatçı hareketler için yalnızca bir savaş alanı değil, aynı zamanda bir örgütlenme ve kadro yetiştirme laboratuvarı olmuştur. Bucca Kampı ve Ebu Gureyb gibi hapishaneler, sonraki yıllarda hem IŞİD’in hem de HTŞ’nin lider kadrolarını üreten mekânlar haline gelmiştir.
Bu dönemde Colani’nin kazandığı üç temel özellik dikkat çekicidir:
I- Aşırı tekfirci çizgiye mesafe: IŞİD’in mutlakçı şiddet anlayışının yerel toplumu yabancılaştırdığını gözlemlemiştir.
II- Kimlik ve söylem esnekliği: Hapishanelerde geliştirdiği gizlilik ve adaptasyon yeteneği, sonraki yıllarda siyasi manevra kapasitesini artırmıştır.
III- Uzun vadeli iktidar perspektifi: Şiddeti amaç değil, iktidara giden yolda bir araç olarak kavramıştır.
Bu yönleriyle Colani, klasik “apokaliptik cihatçı” tipolojisinden erken aşamada ayrışmıştır.
Nusra cephesi: Küresel cihat ile yerel “devrim” arasında
2011 sonrası Suriye, farklı ölçeklerdeki aktörlerin çakıştığı bir alan yarattı. Şara’nın liderliğinde kurulan Nusra Cephesi, El-Kaide’nin küresel ağından beslenirken, aynı anda Suriye devriminin yerel dinamiklerine uyum sağladı.
Bu dönemin ayırt edici özellikleri şunlardı:
I- El-Kaide’ye biat, ideolojik sadakatten çok stratejik meşruiyet işlevi gördü.
II- ÖSO ve diğer muhalif gruplarla kurulan ittifaklar, Nusra’yı “yabancı” olmaktan çıkarıp Suriye muhalefetinin bir parçası haline getirdi.
III- Şiddet, selefi-dogmatik bir amaçtan ziyade askeri ve politik etkinlik aracı olarak kullanıldı.
Burada ortaya çıkan ikilik – küresel cihat / yerel iktidar – Şara’nın sonraki kopuşlarının zeminini hazırladı.

IŞİD ve El-Kaide’den kopuş: İdeoloji mi, iktidar mı?
Şara’nın önce IŞİD’le, ardından El-Kaide’yle yollarını ayırması, çoğu zaman “ılımlılaşma” olarak yorumlanmıştır. Oysa bu kopuşlar, daha çok hegemonya mücadelesinin içsel mantığı ile açıklanabilir.
IŞİD’in sınır tanımayan, toplumu zor yoluyla homojenleştiren projesi, Şara’nın uzun vadeli iktidar hedefleriyle çelişiyordu. El-Kaide ise, Suriye sahasında önce Nusra Cephesi’nin manevra alanını daraltan bir üst otoriteye dönüşmüştü. 28 Temmuz 2016 tarihinde El Kaide kolu olarak faaliyet gösteren Nusra Cephesi feshedildi ve Şam’ın Fethi Cephesi’nin (ŞFC) kuruldu. Bu kararda, ABD ve Rusya’nın El Kaide’yi terör örgütü kabul edip saldırılar düzenlemesinin ve diğer ‘muhalif gruplarla birleşme’ umudunun etkin rolü oldu. Kopuş, bu nedenle ideolojik değil, stratejik bir zorunluluktu. Şara bunu “ Suriye devrimine fayda sağlayan kamu yararına olduğunu düşündüğümüz bir girişim” olarak izah etti. 28 Ocak 2017’de de ŞFC, sahadaki başka örgütlerle biraraya gelerek HTŞ’yi kurduklarını duyurdu.
Bu noktada Şara, küresel cihat fikrini terk etmekten çok, onu erteledi ve yerelleştirdi.
İdlib deneyi: Proto-devlet ve zorunlu meşruiyet
HTŞ’nin İdlib’de kurduğu düzen, klasik bir isyancı yapıdan çok, proto-devlet karakteri taşır. Vergilendirme, yargı, güvenlik ve sosyal hizmetler, HTŞ’nin denetiminde yeniden örgütlenmiştir.
Burada aşılan yeni bir eşik vardır: Salt zor yeterli olmaktan çıkmış, rıza üretimi zorunlu hale gelmiştir. Bu şartlarda HTŞ Selefi sembollerin geri çekilmesi, azınlıklara yönelik söylemin yumuşatılması ve uluslararası kamuoyuna “istikrar sağlayıcı aktör” imajı sunulması gibi adımları atma gereği duymuştur.
Bu dönüşüm, ideolojik bir kopuş değil, yönetme zorunluluğunun dayattığı bir yeniden çerçevelemedir.

Batı ile dolaylı uzlaşı: Kötünün iyisi mantığı
Batı’nın Şara ve HTŞ’ye yaklaşımı, “iyi Müslüman / kötü Müslüman” ayrımının güncel bir örneğidir. HTŞ, Batı açısından ne ideal ne de tamamen dışlanması gereken bir aktördür; fakat kontrol edilebilir ve rasyonel bir güç olarak görülmüştür. Bir başka deyişle, “kötü Müslümanlık”tan “iyi Müslümanlık”a doğru bir evrim süreci içindedir.
Batı’nın eş-*Şara ile ilişkisi, ilerisi için açık bir ittifaka evriliyor gibi görünmekle birlikte, mevcut şartlarda daha çok karşılıklı sınırların bilindiği örtük bir uzlaşı şeklinde gelişmeye devam etmektedir. Ancak ilişki derinleştikçe, örtülü uzlaşı daha net hâle gelmekte ve bir ittifaka ramak kaldığını göstermektedir. Şara’nın söyleminde İsrail karşıtlığının bulunmaması (hatta Suriye iç savaşı sırasında Güney Suriye’de Nusra ile İsrail arasında özellikle 2015-2018 arası dönemde temkinli bir işbirliği yaşanması), küresel cihat vurgusunun terk edilmesi ve sınır aşan eylemlerden kaçınılması bu uzlaşının işaretleridir.
Bu dolaylı uzlaşı hattının en somut ve sembolik örneklerinden biri, eski ABD Suriye Büyükelçisi Robert Ford’un 2025 yılı başında kamuoyuna yansıyan açıklamalarıdır. Ford, Mayıs 2025’te katıldığı bir konuşmada, Ahmed eş-Şara (Colani) ile 2023–2025 yılları arasında doğrudan ve kişisel görüşmeler gerçekleştirdiğini, bu temasların amacının Şara’nın silahlı cihatçı geçmişten çıkarılarak “normal siyasete” entegre edilmesi olduğunu açıkça ifade etmiştir. Şara Yönetimi, Ford’un iddialarını yalanlasa da görüşmeleri doğruluyor.
Bu görüşmelerin varlığı da Batı’nın HTŞ ve Şara ile kurduğu ilişkinin ne bir komplo ne de açık bir ittifak olduğunu; aksine denetimli meşrulaştırma ve kontrollü entegrasyon stratejisinin kişisel aktörler ve sivil kanallar üzerinden yürütüldüğünü göstermektedir. Robert Ford örneği, Şara’nın ‘kabul edilebilir aktör’ statüsüne geçişinin askeri değil, söylemsel ve diplomatik bir yeniden konumlanma süreci olduğunu teyit etmektedir.

Şara/Colani devrimci mi, Esad rejiminin düşüşü devrim mi?
Şaraa’nın iktidara gelişi, devrimci bir kopuş değil, Baas rejimi sonrası oluşan boşluğun muhafazakâr bir yeniden yapılanma ile doldurulmasıdır. Burada yaşanan, klasik anlamda bir “devrim” değil, otoriter-pragmatik bir iktidar konsolidasyonudur. “Çoğulcu” değil, “çoğunlukçu”dur. Çoğunluktan farklı olanı “tanıma”yı değil, ona “tahammül” etmeyi taahhüt etmektedir. Farklılıklar arasında çatışmayı ortadan kaldırmak için önerdiği barış içinde birarada, eşit ve özgür yaşama değil, çıkar uyumuna dayalı ancak çoğunluğu önceleyen yeni bir statükoyu tesis etmektir.
Ahmed eş-Şara ve örgütlerinin Batı ve bu yazıda üzerinde duramadığımız Türkiye ile olan ilişkiler hattı onun ve örgütlerinin neden “tasfiye edilmediğini” değil, neden yükseltildiğini açıklar. Bu hat, siyasal İslamın Batı’yla çatışma değil, uyarlanabilirlik üzerinden yeniden üretildiğini gösterir.
Şara bu hattın mimarı değil; ama onun en başarılı ürünlerinden biridir. Radikalizmin değil, yönetilebilir İslamcılığın simgesidir.
Ahmed eş-Şara, ne tarih dışı bir sapma ne de tekil bir anomali olarak okunmalıdır. O, siyasal İslamın devletleşme eşiğinde geçirdiği dönüşümün kristalize olmuş halidir. Bu dönüşüm, Batı ile siyasal İslam arasındaki ilişkinin çatışmadan ziyade seçici uyum üzerinden ilerlediğini bir kez daha göstermektedir.
Şara örneği bize şunu öğretir: Siyasal İslam, iktidara yaklaştıkça toplum tasavvurunu değil, söylemini törpüler; gücü kendi tekeline alma hedefinden vazgeçmez, yöntemlerini değiştirir. Bu nedenle Şara, geçmişinden kopmuş bir figür değil, o geçmişin bugünkü koşullarda aldığı en rasyonel biçimdir.








