Toplumu insan bedeni, biyoloji ya da tıptan türetilmiş metaforlar aracılığıyla düşünmek pek de yeni sayılmaz. Tarih boyunca çeşitli şekillerde toplumlar kendilerini hiyerarşik bir örgütlenmeye sahip bedenler olarak hayal ettiler. Bu tür tahayyüllerde baş kraldı, kollar ve bacaklar çiftçiler ve işçilerdi; kalp – ya da buna benzer yaşamsal organlar – şövalyeler ya da toplumun koruyucuları olarak tasavvur edilirdi. Bu düşünme biçimi toplumu yalnızca betimlemekle kalmıyor, aynı zamanda belirli bir hiyerarşi türünü, doğal, organik ve kaçınılmaz olarak sunulan sabit bir toplumsal düzeni aktif biçimde koruyor ve meşrulaştırıyordu.
Daha sonra, özellikle modern biyoloji ve tıbbın gelişmesiyle birlikte benzer metaforlar farklı biçimler altında dolaşımda kalmaya devam etti. Toplum içindeki düşmanlar, dışlananlar ya da azınlık gruplar, sosyal bedeni ele geçirmeye çalışan virüs, parazit ya da enfeksiyon olarak da tanımlandı. Bu mantıkta toplum tehdit altındaki bir beden gibi görünürken, politik şiddet de bir tür tıbbi zorunluluk olarak yeniden çerçevelenebiliyordu. Bu algılanan istilacılara karşı bir “biyolojik savaş” düşünülebilir, hatta haklılaştırılabilir hâle geliyordu. Masum olmaktan uzak olan bu metaforlar taktiksel olarak seferber ediliyordu. Anlamı bir alandan diğerine taşıyor ve tıbbi dili bir silaha dönüştürüyorlardı.

Öte yandan toplum ile beden arasındaki ilişki basit bir metaforik aktarımdan çok daha karmaşıktır. Mesele yalnızca toplumu bir beden olarak ya da bedeni bir toplum olarak tasavvur etmemiz değildir. Burada işleyen çok daha girift bir ilişkiden söz etmek gerekir belki de – toplumsal koşulların kelimenin tam anlamıyla derimizin altına iliştiği bir mekanizmadan. Bu, yalnızca metaforla ilgili olmanın ötesindedir; maddi süreçlerle, bedensel mekanizmalarla ve yaşanmış deneyimlerle yakından ilişkilidir.
Bedene sızan toplum
Biyolojiyi topluma dayatılan bir dil olarak düşünmek yerine, toplumun biyolojiye nasıl iliştiğini de düşünmek elzemdir. Toplumsal sorunların bedenlerimize sızmasının son derece özgül ve mahrem yollarından bahsedilebilir. Bu anlamda özellikle pandemi sırasında görünürlük kazanan enflamasyon – ya da iltihaplanma – paradigmatik bir örnek sunar. Bir bakıma bedende gerçekleşen bu yangı, toplumsal koşulların bedensel durumlara nasıl çevrildiğini, eşitsizlik, stres ve güvencesizliğin nasıl metabolize edilip içselleştirildiğini gösterir.
En temel anlamıyla enflamasyon, bedenin istilacılara – virüslere, bakterilere ya da diğer patojenlere – verdiği bir tepkidir. Bağışıklık sistemi devreye girer, şişme meydana gelir, dokular tahriş olur ve beden kendini korumaya çalışır. Enflamasyona sıklıkla kızarıklık, ısı, ağrı ve belli bir kaşıntı hissi eşlik eder. Aynı anda hem savunmacı hem rahatsız edici, hem gerekli hem de bozucudur.
Ancak enflamasyon (iltihap) yalnızca biyolojik istilacılar tarafından tetiklenmez. Giderek artan bir araştırma külliyatı – ve gündelik deneyim – toplumsal faktörlerin de iltihaplanma süreçlerini harekete geçirdiğini göstermektedir. Gıda dağılımındaki eşitsizlikler, kronik yetersiz beslenme ya da düşük kaliteli gıdaların aşırı tüketimi, toksik maddelere maruz kalma, sürekli stres, işe bağlı baskılar, uykusuzluk, kaygı, gürültü ve çevresel istikrarsızlık enflamasyona katkıda bulunur. Bunlar soyut koşullar değil; belirli toplumsal düzenlemeler içinde yaşanan somut gerçekliklerdir elbette.

Stresin, eşitsizliğin ve kaygının metabolizması
Burada belirleyici olan ise içselleştirme sürecidir. Dışsal toplumsal faktörler bedene alınır ve metabolik olaylar zinciri aracılığıyla dönüştürülür. Örneğin stres, bağışıklık tepkilerini etkileyen hormonal mekanizmaları harekete geçirir. Kortizol düzeyleri yükselir, uyku düzenleri bozulur ve enflamasyon artar. Stres aynı zamanda yeme alışkanlıklarını da etkiler; çoğu zaman karbonhidrat ağırlıklı gıdaların daha fazla tüketilmesine yol açar; bu da şişkinlik, kilo alımı ve daha fazla enflamasyonla sonuçlanır.
Bu şekilde toplumsal sorunlar bedenler içinde dolaşıma girer. Dışarıda kalmazlar; içeri hareket eder, yayılır ve kendilerini biyolojik olarak yeniden üretirler. Enflamasyon, toplumun bedenin içinde kendini ifade ettiği bir araca dönüşür. Tahriş, şişme ve kaşıntı yalnızca kişisel sağlık sorunları olmanın ötesinde, doğrudan toplumsal semptomlardır.
Bu dolaşım bireysel düzeyde durmaz. Toplumun geniş kesimleri benzer koşullara maruz kaldığında – güvencesiz emek, sürekli kaygı, ekonomik belirsizlik, aşırı uyarılma, gürültü, dinlenme eksikliği – huzursuzluğun kendisi genelleşir. Atmosferik hâle gelir, toplumsal mekânı kuşatan bir pusuya dönüşür.

Tahrişin huzursuzluğa dönüşümü
Bu genelleşmiş huzursuzluğun sonuçları neredeyse her alanda hissedilir. Enflame olmuş bedenlerde bir bakış bile tehlikeli bir şeye dönüşebilir. “Ne bakıyorsun?” artık yalnızca bir soru değil; şiddeti çağıran bir karşılaşmaya, bir buyruğa dönüşür. Enflamasyonun kaşınmayı talep eden bir kaşıntı üretmesi gibi, toplumsal tahriş de tepki talep eden durumlar üretir.
Elbette kaşımak sorunu nadiren çözer; çoğu zaman onu daha da kötüleştirir. Yine de kaşıma dürtüsüne direnmek zor. Enflame olmuş bir toplumsal çevrede her karşılaşma tahriş edici, her fark kışkırtıcı hissedilebilir. Kaygı, korku ve stres birikir. Hiçbir şeyin şimdiki andan daha iyi olmadığı, hiçbir geleceğin bir iyileşme vaadi sunmadığı duygusu – zamanın bu özelliksizliği, rahatlama sunmadan hâkim olan bir şimdi – huzursuzluğu daha da yoğunlaştırır.
Burada huzursuzluk, bedenleri kolektif olarak ele geçirir. İnsanlar bilinçli olarak herhangi bir konuda uzlaştıkları için değil, benzer baskılara maruz kaldıkları için ortak bir duruma sürüklenirler. Her şey tahriş üreten bir şeye dönüşür ve tahrişin kendisi toplumsal etkileşimin baskın kipine gelir.

Huzursuzluğun dağılımı
Önümüzde olan bir huzursuzluk ekonomisidir artık. Huzursuzluk dolaşır, birikir ve toplumsal mekânlar arasında yeniden dağıtılır. Medya, siyasal söylem, çalışma ortamları ve dijital platformlar bu durumu hafifletmekten çok, çoğu zaman yoğunlaştırır. Krizlere, öfkeye, rekabete ve güvensizliğe sürekli maruz kalmak, kaşımayı alışkanlık hâline getirir.
Söz konusu olan yalnızca metaforik bir mesele değil. Toplum enflame olmuş bir bedene benzemez; toplum aktif olarak iltihaplı, irrite bedenler üretir ve bu bedenler de toplumsal etkileşimleri şekillendirir. Biyolojik olanla toplumsal olan arasındaki sınır geçirgen hâle gelir.
Eğer huzursuzluk başlı başına bir sorun olarak tanınmazsa, kaşımayı durdurmak giderek zorlaşır. Her mesele, her karşılaşma, her anlaşmazlık derhal eylem talep eden bir tahriş olarak deneyimlenir. Bu tepkisel kip, en başta enflamasyonu üreten koşulları yeniden üretir.

Ortak kaşıntı
Derinin altındaki kaşıntı rastlantısal değil. Birdenbire ortaya çıkmaz ve yalnızca onu hisseden bireye ait de değildir. Dolaşır. Bedenler arasında, mekânlar boyunca, karşılaşmalar aracılığıyla hareket eder. Havayı yoğunlaştırır. Jestlere, bakışlara, ses tonlarına yerleşir. Küçük bir tahriş gibi görünen şey, zaten yüklüdür, zaten anı aşan daha büyük bir şeyle bağlantılıdır.
Bu huzursuzluk adlandırılmadan kaldığında, bir geçmişi ve bir yönelimi olan bir şey olarak hissedilmediğinde, kaşımak alışkanlığa dönüşür. Düşünce devreye girmeden önce beden tepki verir. Bir söz, bir bakış, bir gecikme, bir varlık – her şey kaşıntının rahatlama talep ettiği yüzeye dönüşebilir. Ve kaşımak, tekrar tekrar, enflamasyonu yatıştırmaz; onu yayar. Yerel olan genelleşir. Kişisel olan atmosferik hâle gelir.
Bu tür bir dolaşımda şiddet her zaman gürültüyle gelmez. Çoğu zaman sessizce, neredeyse fark edilmeden ortaya çıkar; tekrar yoluyla. Keskinliğin, sabırsızlığın ve düşmanlığın normalleşmesi yoluyla. Karşılaşmaların sertleşme biçimiyle, tahammül eşiklerinin daralmasıyla. Zaten enflame olmuş bedenlerin tutuşması için fazla bir şeye gerek yoktur. Tahrişle doymuş bir toplumun açık düşmanlara ihtiyacı yoktur; sürtünmeyi kendi kendine üretir.
Kaşıntı, dokunmadan, kelimeler olmadan, niyet olmadan aktarılan toplumsal bir duruma dönüşür. Düşünmeden daha hızlı, söylemden daha derin hareket eder.
Ortaya çıkan şey yalnızca bir rahatsızlık değil; bir aşınma biçimi. Dikkatin, sabrın, ilişkisel alanın yavaş yavaş öğütülmesi. Karşılaşmalar sürtünme alanlarına dönüşür. Her temas, değiş tokuş edilen şeyden dolayı değil, bedenlerin geldiği durumdan dolayı yaralama potansiyeli taşır. Bir kez içselleştirilen enflamasyon, toplumsal yaşamın dokusunun kendisini yeniden şekillendirir.
- Daha kapsamlı bir tartışma için Hannah Landecker’in “How the Social Gets Under the Skin” makalesine bakılabilir.














