Sahne üzerinde tek kişilik komedi performansı yani stand-up’ın kökeni on dokuzuncu yüzyıl sonlarındaki vodvil geleneğine yaslanır. Biraz zorlasak insanlar antik çağlardan beri kitleleri güldürmenin yollarını arıyor aslında. Daha önceleri fiziksel sakarlıklardan ve düşüp kalkmadan oluşan şapşallık komedisi (slapstick comedy) yıllar içinde değişiyor, daha çok hikâye anlatıcılığına dayanan bir forma dönüşüyor. Dilin esnekliğine dayanan şakalar performatif bir biçimde sahnelenerek aslında tiyatronun bir alt türü haline geliyor. Komedyenler de tam anlamıyla bir hikâye anlatıcısına evriliyor.
Stand-up gösterileri özellikle Amerika’da inanılmaz bir öneme sahiptir. New York, LA, Philadelphia, Boston gibi kentlerde büyüklü küçüklü komedi kulüpleri, acemileri sahneye alıştıran açık mikrofon (open-mic) etkinlikleri, mizahı ve sahne performansını iç içe geçiren sayısız komedi şovu eğlence hayatının büyük bir parçasıdır. Bugün başarılı ve dijital platformlarda izlediğimiz pek çok komedyen bu ufak kulüplerde bir avuç insanı güldürerek işe başlamıştır. Che Guevara’nın gülmenin siyasal bir direnme aracı olduğunu söylediği “gülmek devrimci bir eylemdir” lafını hatırlarken güldürmenin de bireysel bir başkaldırı olduğunu unutmamak gerekir.

Akovalıgil’i bir yıl kadar önce Instagram’da kısa videolarının önüme düşmesiyle tanıdım. Fiziksel olarak norm dışı uzun boyunu lehine çevirmesi, kendiyle derdi olduğunu filtresiz bir şekilde komedi unsuru haline getirmesi ve kendiyle acımasızca dalga çeken tavrı dikkatimi çekti. Sosyal medyada çizdiği mahallenin uçuk kızı, herkesin arkadaşı ya da komşusu olmasını isteyeceği deli dolu, matrak ve samimi Miray personası bir milyondan fazla takipçisini arkasından sürüklüyordu. Kafasına estiği zaman gidip mahallenin bakkalında kasaya oturup etrafa laf atması, kedileriyle yaşadığı ev hayatı, çılgın giysi, takı ve makyaj seçimleri ama bir yandan da toplumsal duyarlılığını paylaşmaktan çekinmemesi onu otantik bir komedi figürü haline getiriyordu.
Korkularını, kendine güvensizliklerini, bedeniyle kırılgan ilişkisini asla gizlemiyordu mesela. Sanırım bu samimiyeti onu sürekli “mış gibi yapan” komedyenlerden ayırıyordu. Benim merak ettiğim ise sosyal medyadaki bu personasını sahnedeki gösterisine nasıl taşıyacağıydı. Bu merakımı geçen gece sahne performansını izleyerek giderdim. Bir kere iki saati aşkın stand-up şovunun komedyen açısından insani olmadığını düşünüyorum. Ne kadar adrenalin etkisiyle coşsanız da üniversite amfilerinde iki saat durmaksızın ders anlattıktan sonraki bitkinliğimi hatırlayınca bu sürenin stand-up için fazla uzun olduğu kanısındayım.
“Her komik insan komedyen olamaz”
Evet, güldürmek çok ciddi bir iştir. Her komik insan komedyen olamaz, her iyi şaka yapıp etrafı güldürenin de stand-up’çı olamayacağı gibi. Ülkemizde son dönemde özellikle erkek stand-up komedyenleri birer magazin nesnesi olup politik duruşları sorgulanırken ciddiyetle mizah sahnesinde yerlerini sağlamlaştıran kadınların varlığını ve onları öne çıkarmayı daha anlamlı buluyorum. Bir süredir radarımda olup sosyal medyada takip ettiğim Miray Akovalıgil’in komediye yaklaşımı bu anlamda irdelenmeyi hak ediyor.

Akovalıgil mizahını dansla, müzikle ve izleyiciyle kurduğu interaktif iletişimiyle birleştiriyor ve ilgiyi her daim ayakta tutmayı başarıyor. Ancak sosyal medyadaki personasıyla sahnedeki birbirinden farklı. Sahnedeki Miray feminenliğini öne çıkararak zıpır olsa da kendini sosyal medyadaki filtresiz halinden uzakta bir yerde konumluyor. Daha kontrollü ve espri matematiğinin ince ince kurgulandığı bir alanda kalmayı tercih ediyor. Aslında Instagram’daki matrak ve uçuk personası beni kişisel olarak daha çok güldürüyor. Umarım ileride bu unsurları stand-up malzemesine daha çok yedirir. Dünyada her komedyen kendi hayat hikâyesinden, travmalarından ve kişisel serüveninden yola çıkar.
Kimisi etnik, ırksal ya da cinsel kimliğinden veya farklı bir ülkeye göçmen olarak gelmenin zorluklarından, kimisi de boşanma ya da aile ilişkilerinden ya da bedeniyle olan sorunlarından yola çıkar. Akovalıgil de kendi hayatından yola çıkıyor ve geçmişteki “Tıkınırcasına Yeme Sendromu”nu (Binge Eating Disorder), komedyenliği yanında sürdürdüğü avukatlık mesleğini, komedi dünyasındaki tutunma hikâyelerini kendini merkeze koyarak anlatıyor. Gösterinin sonlarına doğru kahkahaları, ölmüş babasının ruhuna yollayarak hüzünlü bir ortam riskini bile göze alıyor. Gösteri sonunda avamlıktan, kaba sabalıktan ve küfürden uzak akıllı bir mizahla gülmekten helak olmuş şekilde salonu terk ediyoruz. Bu da az buz bir başarı değil. Elbette, bundan sonra benim merak ederek izleyeceğim nokta, Akovalıgil’in kişisel hikâyesinin ötesine geçerek nasıl bir anlatı kuracağı çünkü ne de olsa güldürmek de gülmek kadar devrimci bir eylem.













