(Alaturka bir müzik girer, bir süre çalar ve fonda sönüp gider)
Sunucu Tarhan: Sevgili edebiyat yolcuları, Yaprak Dökümü programımıza hepiniz hoş geldiniz. Bugün, elli ikinci bölümümüzdeyiz ve itiraf edeyim, biraz kafam karışık. Bazen bir romanın sayfaları arasında öyle kayboluyorum ki, karakterler ve yazarlar birbirine giriveriyor. Sanatın gücü bu işte!
Neyse efendim. Konumuz, Türk edebiyatının unutulmaz trajedisi: Aşk-ı Memnu. Yazarın o kadife perdeli, piyano sesli, yasak aşk ve intikamla örülü dünyasına girmeye ne dersiniz? Hazır mısınız buna? İşte buyurun: Bihter, Behlül, Adnan Bey ve Nihal… Hepsi oradalar.
Yazarımızsa Recep Nuri Gültekin, bavulunu kapıp İstanbul’dan, tozlu Anadolu yollarına düşen idealist öğretmenini bunlarla buluşturuyor. (Kısa bir duraksama)
Feride, Anadolu’da didinip durduktan sonra, bir şekilde – nasıl olduysa artık – İstanbul’a, Boğaz’ın kenarındaki o meşhur Adnan Bey yalısının yakınındaki bir okula atanıyor. Hatta bir adım daha ötesi, Nihal’in özel ders hocası oluveriyor.

(Mizahi bir tonla)
Nasıl oldu bu şimdi? Rüşvet mi verdi, bir torpil mi buldu, bilemiyorum. Recep Nuri Gültekin böyle yazmış bir kere! Kabul ediyoruz. Romanın bir zaafı olsa gerek bu. Neyse buna pek takılmayalım şimdi.
Peki sonra? Sonrası daha da karışık. Bir gün bahçede, Behlül, Nihal’le flört ederken, Feride pencereden bir tebeşir fırlatıveriyor. Hem de Nihal’in kafasına! (Durur) Niye Nihal’e attın kızım? Behlül’e atsaydın ya! Ama yok, dur sakin olalım. “Utanmazlar!” diye bağırıyor. Sonra, bir sonraki sayfada, ikinci tebeşir de Behlül’ün böğrüne geliyor. Neyse. “Utanmaz herif! Senin gibilere haddini bildirmek için Anadolu’ya gitmeme gerek yokmuş!” diye ekliyor. Hah şimdi oldu.
Bu gözü pekliği gören Bihter ise Feride’ye hayran kalıyor. “Ben de bir şekilde onun bir zamanlar yaptığı gibi topuklayabilir miyim?” diye düşünürken, Feride ona son derece didaktik bir tavırla yaklaşıyor: “Hanımefendi, siz yanlış rafın kitabını okuyorsunuz. Beni kendinizle kıyaslamayın lütfen. Gidin, kendi hayatınızı kurun şu altın kafesten çıkın artık!”

(Düşünceli bir ton)
Çok güzel bir tavsiye. Helal sana Feride. Ama Feride, sen burada, o yalıda ne arıyorsun o zaman? Anadolu senin mekânın değil miydi? Bu ne iki yüzlülüktür?
Derken Adnan Bey, bu yabancı ve diri kızı görüyor. “Bu da kim? Ben neredeyim?” gibisinden bir şaşkınlık yaşıyor… O dönemde Alzheimer tabiri yok ama, hafif bir bunama, bir belirsizlik hali bu… Feride ise hiç oralı olmuyor, tınmıyor bile: “Ben Çalıkuşu’yum beyim. Dallarda özgürce uçuşanlardanım, köklerde çürüyenlerden değilim” demez mi! Adnan Bey bi afallıyor, bi şey diyemiyor. Bu Feride gerçekten alem yani. Ne biçim hemşiresin sen ya. Diplomayı nereden aldın? Olmaz ki.
Neyse. Gel aman git zaman Bihter, yasak bir aşk yerine, yasal bir hayat değişikliği yapmaya karar veriyor. Behlül ise iki güçlü kadın karşısında şaşkına dönüp, belki de sonunda “adam olmanın” yollarını aramaya başlıyor. Nihal ise Feride’den güç alıp ayakları üzerinde durmayı öğreniyor.

(Ses tonu yumuşar, daha ciddi bir hale bürünür)
Aslında tüm bu kurgusal karmaşanın altında yatan tek gerçek bir his var: Recep Nuri Gültekin, bu eserinde, farklı yollardan da olsa, bir esareti anlatıyor bize. Halkların esaretidir bu. Evet evet…Recep Nuri Gültekin bize “mesele kaçmak değil, özgürleşmektir” diye haykırıyor. İyi de yapıyor. Valla kalemine sağlık.
Bihter ile Feride’ye gelecek olursak onlar edebiyatımızın iki ayrı ucundan birbirine el uzatan iki genç kadın. Biri trajediyle sarılmış, diğeri umutla… Biri perdeyi kapatırken, diğeri pencereyi açıyor.
(Samimi, itiraf eden bir tonla)
…Ve sevgili dinleyenler, itiraf zamanı. Bu programa kadar bendeniz Recep Nuri Gültekin’i hiç derinlemesine okumamıştım. Hatta… Hiç okumamıştım. Kendi edebiyat sevgimin sarmalında öylece gidiyordum. Bu da aslında… Neyse neyse… Ah bu elli üçüncü program yok mu! Yan odadan gelen sesler mi, yoksa fazla kahve mi etkiledi bilmiyorum bak duygulandım şimdi. Aklım hem Feride’de hem de Bihter’de kaldı. Ne olacak bunların sonu! Adnan Bey’i de merak ediyorum doğrusu. Acaba Adnan Bey Recep Nuri Gültekin’in kendisi miydi? İşte buyurun bakın size derin bir tartışma konusu daha!
Neyse, neyse artık… İşte bir bölümümüzün daha sonuna geldik. Kafam biraz hüzünlenmiş olabilir, ama umarım sizinkini aydınlatabilmişimdir. Haftaya, daha net olduğum konularla, yeni bir edebiyat durağında buluşmak üzere. Her zaman dediğim gibi: Edebiyat her şeye kadirdir.
Ben Tarhan Susuz. Kendinize iyi bakın efendim. Esen kalın.
Gelecek hafta Yakup Kadri Uşaklıgil’in Kuyruklu Yıldız Altında Bir Yaban’ını konuşacağız. Çok sıkı roman… Bekliyoruz.
(Açılış müziğinin daha sönük bir versiyonu tekrar girer ve podcast yalancı alkışlarla biter.)













