Modern siyasal iktidarların en ısrarlı yanılgılarından biri, toplumun yalnızca hukukla değil; ahlakla, inançla ve bilinçle de yönetilebileceği düşüncesidir. Bu yanılgı çoğu zaman iyi niyetli söylemlerle başlar: “çağdaş nesil”, “makbul yurttaş”, “ahlaklı toplum” ya da “dindar kuşak”… Oysa tarihsel tecrübe gösteriyor ki, devlet eliyle tanımlanan her erdem, zamanla anlamını yitirir.
Çünkü ahlak emirle kurulmaz; iman talimatla yerleşmez; vicdan yukarıdan biçimlendirilemez.

Seküler ve dindar mühendislik arasında süreklilik
Cumhuriyet’in erken döneminde Kemalist modernleşme, toplumu ilerletme iddiasıyla tepeden inmeci bir sekülerlik inşa etmeye yöneldi. Devlet, kendi tanımladığı “akıl” ve “ilerleme” anlayışını topluma zorla benimsetmeye çalıştı. Bu süreçte bireyin ve toplumun tarihsel, kültürel ve dini tecrübeleri çoğu zaman aşılması gereken bir yük olarak görüldü.
Bu yaklaşım, sekülerliği özgürlük zemini olmaktan çıkarıp ideolojik bir kimlik dayatmasına dönüştürdü. Sonuçta toplumun geniş kesimlerinde yalnızca siyasal bir itiraz değil; derin bir ahlaki ve duygusal kopuş oluştu. Devletin inşa etmeye çalıştığı “makbul yurttaş”, sahici bir içselleştirme üretmedi.
12 Eylül darbesi bu kopuşu daha da derinleştirdi. Darbe rejimi, bir yandan siyaseti bastırırken diğer yandan kontrollü bir inanç ve ahlak çerçevesi kurmaya çalıştı. Ancak ahlakın güvenlikle, inancın disiplinle birlikte anıldığı her yerde olduğu gibi, geriye itaat eden ama inanmayan; sessiz ama ikna olmamış kuşaklar kaldı.
Bu tarihsel arka plan, AKP iktidarı döneminde “dindar nesil” söylemiyle yeniden karşımıza çıktı. Böylece seküler mühendislikten dindar mühendisliğe geçilirken, yöntem değişmiş; zihniyet büyük ölçüde aynı kaldı.

“Dindar nesil” söylemi ve ahlaki aşınma
Dindarlığın, devlet politikalarının ve iktidar dilinin bir parçası hâline gelmesi, dini kamusal görünürlük açısından güçlendirmiş olabilir. Ancak ahlaki derinlik açısından aynı şeyi söylemek zor.
Zira din, iktidarın diliyle konuşmaya başladığında; eleştirel gücünü, ahlaki mesafesini ve vicdan kurucu rolünü kaybeder. Devletin desteklediği dindarlık, bireyin iç dünyasında kök salmak yerine, bir kimlik göstergesine ve siyasal aidiyet işaretine dönüşür. Bu durum özellikle genç kuşaklarda, inanca yönelik bir yakınlaşma değil; mesafe ve sorgulama üretir.
Buradaki sorun dindarlığın kendisi değil; dindarlığın araçsallaştırılmasıdır. Devletin dini bir “nesil inşası” projesinin parçası hâline getirmesi, dini yüceltmez; onu sıradanlaştırır, aşındırır ve itibarsızlaştırır.
Evrensel bir örüntü: Devlet anlam taşıyamaz
Bu tablo yalnızca Türkiye’ye özgü değildir. Devletin, inancı ya da ideolojiyi resmî kimliğin parçası hâline getirdiği her tarihsel bağlamda benzer sonuçlar ortaya çıkmıştır.
Sovyetler Birliği’nde uygulanan devlet ateizmi, dini ortadan kaldırmadı; onu kamusal alandan silerek yeraltına itti. Din, yasaklandıkça zayıflamadı; bastırılmış kimliklerin taşıyıcısı hâline gelerek daha sert biçimlerde geri döndü.
İran’da 1979 Devrimi sonrasında dinin doğrudan devlet ideolojisiyle özdeşleştirilmesi ise farklı bir sonuç üretmedi. Bu kez baskı değil, kutsallaştırma yoluyla araçsallaştırma devreye girdi. Sonuç, özellikle genç kuşaklarda derin bir dini yabancılaşma oldu.
Franco dönemi İspanyası’nda Katolikliğin devletin resmî ideolojisi hâline gelmesi de benzer bir kırılma yarattı. Din, iktidarın diliyle konuşmaya başladıkça vicdani otoritesini kaybetti ve rejim sonrasında toplum sert bir sekülerleşme dalgasıyla karşılık verdi.
Devlet, anlam üretemez; ancak anlamı bozar. İnanç da, ahlak da, ideoloji de; devletin koruması altına girdiği anda toplumsal meşruiyetini aşındırmaya başlar.

Sonuç: Vicdan, devletin yetki alanı dışındadır
Türkiye’nin yakın tarihi, bu evrensel örüntünün yerel bir tekrarından ibarettir. Seküler ya da dindar fark etmeksizin, devlet eliyle kutsallaştırılan her değer zamanla toplum nezdinde itibar kaybına uğramıştır. Çünkü vicdan, devletin düzenleyebileceği bir alan değildir.
Devlet adalet tesis edebilir; ama erdem üretemez.
Devlet hukuk koyabilir; ama hikmet veremez.
Devlet düzen kurabilir; ama anlam kuramaz.
Bugün ihtiyaç duyulan şey yeni bir “nesil” tarifi değildir. Asıl ihtiyaç, devletin kendi sınırlarını yeniden hatırlamasıdır. İnancı, ahlakı ve kimliği şekillendirme iddiasından vazgeçmiş; özgürlük, adalet ve çoğulculuğu güvence altına alan bir siyasal akıl…
Aksi hâlde her iktidar, kendi “makbul insan”ını ilan eder; ama sonunda kendi karşıt kuşağını yetiştirir. Devletler nesil yetiştiremez; ancak hangi kuşakların kendilerine itiraz edeceğini ustalıkla hazırlar. Ve tarih, bu iktidarları niyetleriyle değil; geride bıraktıkları vicdani tahribatla yargılar.












