Önder Özden yazdı: Güç hazzı peşinde günahın performansı

Önder Özden, “Güç hazzı peşinde günahın performansı” başlıklı yazısında, çevre tahribatını, kayırmacılığı ve siyasi yalanları yalnızca “yanlış” olarak değil, iktidarın sergilenmesinden haz alan performatif bir kötülük biçimi olarak ele alıyor. Hannah Arendt’in “kötülüğün sıradanlığı” kavramından hareketle, günümüzde kötülüğün cezasızlıkla beslenen teatral bir güce dönüştüğünü ve ancak bu oyuna katılmayı reddedenlerin döngüyü kırabileceğini savunuyor.

güç hazzı
Önder Özden yazdı: Güç hazzı peşinde günahın performansı.

Kötülüğün ekonomik aklı

Gücün ve iktidarın ifade ediliş biçimi, ürpertici derecede şeffaf bir hal almış durumda, özellikle içinde yaşadığımız topraklarda. Örneğin çok tanınmış bir profesör, zenginlik, büyüme ve güç için gerekliyse dünyanın kirletilmesinin kabul edilebilir olduğunu açıkça savunabiliyor. Bu saygıdeğer profesörün mantığına göre daha fazla linyit yakmak, daha fazla linyit santrali kurmak, havayı, suyu ve toprağı feda etmek tamamen makul.

Bu santrallerin çevresinde hayatlarını sürdüren ve akciğer hastalıkları, kanser, kronik rahatsızlıklar çeken insanların yaşadıkları ise neredeyse hiç hesaba katılmıyor. Onların hayatları, ilerlemenin kaçınılmaz ama kabul edilebilir bedelleri olarak görülüyor.

Bu dünya görüşünde önemli olan, insanlara ya da doğaya verilen zarar değil; ekonomik büyüme ve ulusal güç gibi soyut imgeler. Eğer Türkiye, dünyanın en büyük kirleticilerinden biri olan Amerika Birleşik Devletleri kadar güçlü olabilirse, kirlilik neredeyse bir onur nişanına dönüşüyor. Zarar, güç göstergesi olarak normalleştiriliyor, hatta kutlanıyor.

Bu, bilgisizlik hali ya da bilgiden yoksunluk değil aksine acıyı bilinçli bir şekilde görmezden gelme, gücü her şeyin önüne koyma tercihi.

Önder Özden yazdı: Güç hazzı peşinde günahın performansı.
Önder Özden yazdı: Güç hazzı peşinde günahın performansı

Utanç duymayan kayırmacılık

Benzer bir mantığı, nepotizmi açıkça ve gururla savunan siyasi temsilcilerin sözlerinde ve eylemlerinde de görüyoruz. Örneğin bir AKP temsilcisi, akrabalarını ve kendi partililerini devlet kadrolarına yerleştirmekten büyük bir memnuniyetle söz ediyor; liyakati, ehliyeti ya da işsiz ve çok daha nitelikli binlerce insanı tamamen hiçe sayarak.

Burada bir mahcubiyet yok. Bunun bir istisna ya da zorunluluk olduğu iddia edilmiyor. Tam tersine, bunu yapabilmenin verdiği sevinç, tatmin, hatta gurur sergileniyor.

Sorun yalnızca yapılan yanlış — yolsuzluk, kayırmacılık, adaletsizlik — değil; bu yanlışın sergilenme biçimi. Bu eylemler gizlenmiyor, inkar edilmiyor. İlan ve teşhir ediliyor. Mesaj çok açık: bunu yapabiliyoruz ve yapıyoruz, çünkü iktidardayız. Başkalarının çektiği acı, topluma verilen zarar, adaletsizlik umursanmıyor. Yani söz konusu olan gizli saklı işlenen bir “günah” değil; aksine, yapılan kötülükle açıkça gurur duyulan bir meydan okuma hali.

Ancak, tüm bu yıkıcı ağırlığına rağmen, bu kötülük aslında oldukça “sığ”. Tamamen hayatta kalma güdüsüne, kişisel çıkara ve derin bir özgüven sarhoşluğuna dayanıyor. Kendi çıkarlarını her şeyin önüne koyarken, geride kalan her şeyi yok sayıyorlar. Görünen o ki, gücün gölgesinde kendilerini o kadar güvende hissediyorlar ki, kötülüğü yapmaktan ve dile getirmekten adeta zevk alıyorlar.

Sıradanlıktan ayrılan bir zalimlik biçimi

Siyasi veya bürokratik bağlamda kötülükten bahsettiğimizde Hannah Arendt’in meşhur “kötülüğün sıradanlığı” kavramını anmamak elde değil. Arendt bu ifadeyi, Holokost’un bürokratik mimarlarından biri olan Adolf Eichmann’ı analiz ederken kullanmıştı.

Eichmann, Arendt’e göre, geleneksel anlamda şeytani bir figür değildi. Bilakis yüzeysel, düşüncesiz, itaatkar biriydi. Devasa bir bürokratik makinenin küçük bir dişlisiydi. Kurallara uyuyor, belgeleri imzalıyor, sevkleri organize ediyordu — ve bu sıradan bürokratik itaat aracılığıyla milyonlarca Yahudi’nin toplama kamplarına gönderilmesine ve öldürülmesine neden oluyordu.

Arendt’e göre bu tür bir kötülük, modern dünyanın en korkutucu yaratımlarından biriydi. Bürokrasi, yani kimsenin doğrudan sorumlu olmadığı bir yönetim biçimi, ölümcül eylemleri sonuçlarını düşünmeden gerçekleştiren bireyler yaratıyordu. Bu tür bürokratik zalimlik bugün de bizimle. Kuralları mekanik biçimde uygulayarak insanlara zarar veren memurlarda, bir imzanın başkaları için yıkım anlamına geldiği durumlarda bunu defalarca görüyoruz.

Ancak burada sözü edilen kötülük farklı, sığlıkta birbirleriyle yarışsalar dahi.

Önder Özden yazdı: Güç hazzı peşinde günahın performansı.
Önder Özden yazdı: Güç hazzı peşinde günahın performansı

Sıradanlıktan performansa

Kirliliği savunan profesör ya da nepotizmle övünen siyasi temsilci düşüncesiz birer dişli değil. Sadece kurallara uymakla yetinmiyorlar. Gücü sergilemekten aktif biçimde haz alıyorlar. Onlar için önemli olan düzen ya da verimlilik değil; performansın kendisi.

Bu kötülük yüzeysel, ama sıradan değil Arendt’in söylediği gibi. Performatif, neredeyse teatral. Sadece bir senaryoyu takip etmiyorlar; bu performanstan, bu gösteriden bizzat keyif alıyorlar. Kötülük yapmak, “günah” işlemek güç göstermenin bir yoluna dönüşüyor.

Bu teatral kötülük, bürokratik bir sistemde hayatta kalmaktan çok, kişisel çıkar, kendini koruma ve kendini yüceltme ile ilgili. Güce yakın olmak, bu kişilere istediklerini söyleme ve yapma özgürlüğü veriyor ve bu özgürlük anlaşılan oldukça sarhoş edici.

Bu bakımdan kötülük “eğlencelidir” onlar için. Sonuçsuz kalacağını bilerek başkalarını incitmenin, hesap vermeden zarar vermenin verdiği bir tatmin söz konusu. Güç artık sorumlulukla ya da temsil ile bağlantılı değildir. Başkalarına acı verebilme kapasitesi üzerinden tanımlanan bir amaca dönüşmüştür denilebilir artık.

Cezasızlığın verdiği sarhoşluk

Bu teatral kötülüğü, İstanbul Büyükşehir Belediyesi ve Ekrem İmamoğlu çevresinde dolaşıma sokulan bitmek bilmeyen yalan ve dezenformasyon trafiğinde net bir şekilde görüyoruz. Dolaşıma sokulan propaganda herhangi bir gerçekliğe dayanmıyor, hatta fantastik örüntülerle bezeli.

Fakat söz konusu yalanlar artık çoğunluğu ikna etmek için söylenmiyor. Burada propaganda, neredeyse, bir haz biçimine dönüşüyor. Yalanlar, ikna etmeye çabalamaksızın, gücü sergilemek için dolaşıma sokuluyor: gerçeği çarpıtma, itibarları zedeleme gücü, kanıtsız saldırma ve tüm bunları cezasız yapabilme gücü.

Haz, eylemin kendisinden geliyor — başkalarına açıkça, özgüvenle ve utanmadan zarar vermekten.

Bu nedenle bu eylemler, klasik siyasi manipülasyondan farklı bir ölçekte. Yalanların dolaşımında aşırı, neredeyse oyunbaz bir yan var. Bu sürecin aktörleri, tahakküm gösterisinin içine hapsolmuş, kendi performansından keyif alır haldeler.

Mantar gibi yayılan kötülük

Yine Arendt kötülüğün, ortak yaşamımızın yüzeyine “bir mantar gibi” yayılabildiğini de ifade etmişti. Bu teatral, performatif kötülük bu tanıma rahatsızlık derecesinde karşılık verir.

Derin bir ideolojik bağlılık ya da karmaşık gerekçeler gerektirmediği için kolayca dolaşıma girer. Medya, kurumlar ve gündelik konuşmalar aracılığıyla yayılır, sıradanlaşır ve normalleşir.

Bu mantar yayıldıkça toplumsal hayatı çürütür. Toplumsal güvenden söz etmek neredeyse imkansızlaşır ve toplumsal gerçeklik algısı körelir. Acı görünmez olur. Ve bu kötülüğü sergileyenler, her cezasız kalan eylemle birlikte daha da güçlenmiş, daha da neşelenmiş hisseder.

Ancak kötülük, bu teatral kötülük kendi bitimsiz döngüsünü de yaratır aynı anda. Güç, yalnızca zarar verme performansına indirgendikçe, yönetme, sorun çözme ve toplumla anlamlı bağ kurma kapasitesini kaybeder. Geriye yalnızca yanlış yapmanın hazzı kaldığında, her çözüm girişimi lekelenir. Çünkü acı verme, iktidarın temel dili haline gelmiştir.

Önder Özden yazdı: Güç hazzı peşinde günahın performansı.
Önder Özden yazdı: Güç hazzı peşinde günahın performansı

Kötülüğün iktidar döngüsü

Böyle bir döngüde gerçek çözümler iktidardan beklenemez. Çünkü bu kötülük döngüsünde söz konusu olan çıkarları korumak ve tahakkümün yeniden üretmektir.

Sorun çözmek; dinlemeyi, hesap verebilirliği ve başkalarına yönelik gerçek bir sorumluluk duygusunu gerektirir — tam da bu iktidar biçiminin terk ettiği şeyleri.

Kötülük performans olarak dolaşımda kaldığı sürece, zarar keyifle üretildiği sürece, anlamlı bir çözüm mümkün değil. Bu sarmal içinden sunulan her çözüm, sorunları yaratan kayıtsızlık ve zalimlikle zaten zehirlenmiştir.

Kötülüğü kesintiye uğratmak

Bu zinciri bir anda koparacak doğal ya da doğaüstü bir güç yok. Tarihin otomatik bir düzeltme mekanizması da yok. Tek ihtimal, hala bu kötülüğün parçası olmayı reddeden insanların varlığı.

Bazen propagandanın parçası olmayı kabul etmeyerek sessiz kalan, bazen mitinglere giden, bazen “yeter” diyen, bazen mikrofon uzatıldığında kötülüğe karşı seslerini yükselten insanlar.

Bu tepkiler küçük, dağınık, yetersiz görünebilir. Ama performansı, bu teatral kötülüğü kesintiye uğrattıkları müddetçe ağırlıkları görmezden gelinemez. Çünkü, bu oyuna katılmayı reddeder; gücün mutlaka zarar üzerinden kurulmak zorunda olmadığını, siyasetin bir zulüm gösterisi olmak zorunda olmadığını hatırlatırlar.

Performatif kötülüğün sonu, ondan beslenenlerden gelmeyecek. Bu son, onun mantığını reddeden; acıyı, sorumluluğu ve ortak yaşamı hatırlamakta ısrar edenlerden gelebilir ancak.

Bu insanlar var olduğu sürece, kırılgan, belirsiz ama gerçek bir ihtimal — bu sessiz, neşeli ve derinlemesine yıkıcı döngüyü kırma ihtimali — var olmaya devam edecek.

Medyascope'u destekle. Medyascope'a abone ol.

Medyascope’u senin desteğin ayakta tutuyor. Hiçbir patronun, siyasi çıkarın güdümünde değiliz; hangi haberi yapacağımıza biz karar veriyoruz. Tıklanma uğruna değil, kamu yararına çalışıyoruz. Bağımsız gazeteciliğin sürmesi, sitenin açık kalması ve herkesin doğru bilgiye erişebilmesi senin desteğinle mümkün.