Yeni yıldaki yaprak dökümü sert başladı. 21 Ocak’ta, Türk edebiyatının son dönem en güçlü deneme yazarlarından Ahmet Turan Alkan’ı kaybettik. Medyada son yazısını 2021’de yayımlamış, ardından bilinçli bir şekilde kamusal alandan çekilmişti. Onun suskunluğu, bugünden geriye bakıldığında daha da üzücü hâle geliyor; çünkü asıl kaybeden, bir kez daha ve derin biçimde, Türk sağı ve Türk sağının düşünce pratiği.

Alkan, 1990’ların başından kapatılana kadar cemaatin yayın organı Zaman Gazetesi’nde köşe yazdı ve yıllarca gazetenin en çok okunan yazarlarından biri oldu. Ancak 15 Temmuz sonrasında yaşadığı 22 aylık cezaevi süreci, son yazılarından da anlaşıldığı üzere, onun için yalnızca bir hapislik değil, derin bir hayal kırıklığıydı. Bu kırılmayı gürültüyle değil, içine kapanarak yaşadı; yazıdan, kamudan ve tartışmadan bilinçli bir inzivayla çekildi. Suskunluğunu bir kaçış olarak değil, ağır bir iç hesaplaşmanın sonucu olarak okurlarına izah etti.
Buna paralel olarak, cemaatin ve gazetenin lideri de aynı suskunlukla noktaladı hayatını. Peki, bu iki suskunluk gerçekten benzerlik taşıyor mu?
Günden güne şiddetini artıran cemaat içi tartışmalardaki sisli havanın da işaret ettiği üzere, Fethullah Gülen’in suskunluğu erdemden ziyade kaçınma barındırıyordu. Darbeden ölümüne kadar süren on yıllık sessizlik, kendisine küsen topluluğu da onu hâlâ gönülden sevenleri de görmezden gelmeyi seçen bir liderliğin sessizliğiydi. Bu, bedel ödemeyi göze alan bir geri çekiliş değil; sorumluluğu askıya alarak geçmişi halının altına süpüren; ortamın “temiz” görünmesini amaçlayan bir korunma biçimiydi.

Bedel ödemeyenler, bedel ödeyenler adına konuşuyor
Yazarın vefatının ardından cemaatle angaje sosyal medya hesaplarının büyük bölümü, yıllar önce kaleme alınmış “özür” metinlerini kopyala-yapıştır bir öfke ve katarsis eşliğinde dolaşıma soktu. Ardından Ekrem Dumanlı’nın yirmi yılı aşkın çalışma arkadaşını kekremsi bir tonla anması ile, yapının ahde vefasızlığı bir kez daha tescillendi.
Cemaatin bugüne kadar “akışkan” kalmasının, yani bilinçli bir formsuzluğun vicdan kanatan tutumları tam da böyle anlarda ortaya çıkıyor. Olan biteni yorumlarken adeta “kir, yağ tutmaz” bir yüzeyi her defasında yeniden cilalıyorlar ki sorumluluk, bir başkasının üstünde bırakılıyor; böylece kendileri, yani failler, tertemiz kalmaya devam ediyor!
Örgütün maddi gücünü elinde tutan statükonun, “prensi” olarak anılan ve yürütme heyetinde de yer alan Ekrem Dumanlı’nın temsil ettiği eski kanat ile; kendisini “yenilikçi” ya da “Version 2” olarak sunan muhalif figürler arasında aktarım farkı bulunsa da sorumluluk almama noktasında değişen bir durum yok. İsimler ve pozisyonlar farklılaşsa da refleks değişmiyor.
Dumanlı cephesinde üslup tanıdık. Son YouTube videosunda, “memleketin uçuruma sürüklendiği” nakaratına geçmeden önce Ahmet Turan Alkan’a birkaç cümlelik bir parantez açıyor. Parantez kısa; ton abartılı, pozisyon ise her zamanki konforlu yükseklikten: “Hocaya müsamahakâr yaklaşmak lazım.”
Oysa Alkan’ın, bahse konu son yazılarından birinde “Ülkeyi ve toplumsal huzuru altüst eden fitne-fücur fırıldakları esnasında gazete yöneticilerinin birer ikişer yurt dışına tüymeleri beni uyarmalıydı” diye işaret ettiği isimlerden biri tam da Dumanlı’nın kendisi.
Eski genel yayın yönetmeni, cemaatin en tepesinde yıllarca bulunmasından / üst seviye “istişarelerin” karar mercilerinden biri olmasından mütevellit sorumluluğu en başta üstlenmesi gerekenlerden biriydi; üstlenmedi. Aksine, Türkiye’yi darbeden aylar önce, 2015 Aralık’ında terk etti.
Buna rağmen aynı videoda, kendisi yerine hapse giren onlarca insanın yaşadıklarını şahsi dramıymış gibi anlatmaktan geri durmuyor. Hatta kendisini “mahkemelerde bedel ödemiş” bir genel yayın yönetmeni olarak sunuyor; gazetenin yargılandığı davalarda, sanki mahkeme salonlarındaymışçasına, alandan hayali anekdotlar paylaşıyor.
Türkiye’de, OHAL koşullarında, toplumsal linç sürerken, ABD’den “manevi” olarak katıldığı yargılanmalarda Ahmet Turan Alkan’ın “dik duruş” çağrılarına uymayanları büyük bir performansla anlatabilmesi, bu zihniyetin en çarpıcı örneklerinden biri.
Videoda geçen şu sözler, meselenin şahsi değil, yapısal olduğunu en filtresiz şekilde gösteriyor:
“Bazıları mahkemede eğilip bükülmeye kalktığında arkadan ‘yeter, yapma, dik dur’ derdi. Hoca, o yazdığı mektubun mahcubiyetiyle gitti.”
Bu düşünce sistemi dikkatle incelendiğinde, cemaatin neden ne Türkiye’de ne de dünyada hâlâ tam ve sahici biçimde tanımlanamadığını daha iyi anlayabiliriz. Bedel ödeyenlerin bile “bedelleri”, bugün cemaat içi iktidarı elinde tutanlara ait sayılıyor.
Her türlü baskı, dışlanma ve yalnızlık yaşayanların acıları; bir tür sermayeye dönüştürülüyor. O acıların temsili, reklamasyonu ve kullanımı aradan 10 yıl geçmesine rağmen hâlâ merkezin tekelinde.
ABD’de, liderlerinin dizinin dibinde “kavli dualar” ederken dökülen gözyaşlarıyla görevlerini fazlasıyla yaptıklarına inananlar için bu mağduriyetler, ahlaksızca sahipleniliyor.
Peki statüko, her zamanki gibi şaşırtmayan bu reflekslerle “ölü üzerinden anlatı gaspı” yaparken, muhalif kanadın dili ve yaşananları anlamlandırması nasıl?
Bu soruyu tartışırken yeniden, liderin arkasında kocaman soru işaretleri bırakarak gitmesine; yani Gülen’in suskunluğuna dönmek lazım. Mesele artık sadece statükonun dili değil. Aynı ahlaki kaçınmanın, “muhalif” görünen bir üslupla nasıl reforme edilmeye çalışıldığı da incelenmesi gereken bir durum.

Savunmadan adaptasyona: “Version 2 Hizmet”in dili
Karşı cenahın vitrindeki akil adamı/uzman ismi İsmail Sezgin, tartışma tekniklerini seferber ederek örgüt liderini sistematik biçimde aklayan; sorgulama başladığında ise hızla kaçışa geçen kaygan bir dili bugünün koşullarına uyarlıyor.
Son örnek, sosyal medya platformu X üzerinde katıldığı bir odada yaşandı. 15 Temmuz darbe gecesinde tablo giderek netleşirken ve oklar cemaate çevrilmeye başlamışken, neden ABD’den darbeye ve demokrasi dışı uygulamalara karşı net bir açıklama gelmediği sorusu İsmail Sezgin’e yöneltildi.
Sezgin ise olayın bağlamını giriş ve gelişme kısmından bilinçli biçimde kırparak, lise mantık derslerinden fırlamış bir çıkarımla şu savunmayı kurdu:
“(Eğer) Hocaefendi darbeye karşı durun diye talimat verseydi (o gün), TSK’nın içine ABD’den bir imam o zaman müdahale etmiş olurdu.”

Bu akıl yürütme, o geceki ölü sessizlikle ardından gelen on yıllık suskunluğu meşrulaştırarak, darbeye karşı açık bir tutum almamanın gerekçesini açıklamak yerine sorumluluğu varsayımsal bir dış müdahale senaryosuna havale ediyor.
Peki, origami sanatı misali katlana katlana başka bir forma sokularak kamuoyuna sunulan çarpık anlatılar; tutarlı, denetlenebilir ve sahici bir izahat bekleyen eski-bugünkü cemaat mensuplarını ve dahası Türkiye toplumunu gerçekten tatmin ediyor mu?
Hayır. Darbeye karşı bir tavrı “askeriyenin iç işlerine müdahale” olarak kodlayan İsmail Sezgin’in kurduğu bu söylem, aynı gece Gülen’e atfedilen ve kendisinin de doğruluğunu kabul ettiği “amirlerinizin talimatlarına uyun” çağrısıyla yan yana konulduğunda kendi içinde çözümsüzleşiyor. Kaçınılamayan soru ise, “amirler”in kime bağlı olduğu; bir kütle gibi tüm ağırlığıyla merkezdeki yerini koruyor.
Bu zamana kadar küflenmeye yüz tutmuş “cemaat mollaları”nın yerini alabilecek bir mutasyonu temsil eden Sezgin’in mantıksal örüntüsü, gelecekte örgütü anlamaya çalışan; ancak kapalı karakteri nedeniyle içine nüfuz edemeyen dış gözlemciler için ciddi bir handikap oluşturuyor. Çünkü çarkın işlemeye devam etmesini sağlayan yöntemler değişmiyor: içeride “burs vererek” arınma, “çocuğunu göndererek” sosyal alan yaratma ve aidiyeti yeniden üretme pratikleri aynen sürüyor. Değişen şey, bu sürekliliği meşrulaştıran dilin kendisi.
Sezgin, Fethullah Gülen’in muğlak ve öznesiz ifadelerinden “kesinmiş” gibi çıkarımlar devşirerek, yorumlarını kamuoyunun istifadesine sunuyor; fakat bunu yaparken cemaatin alışıldık savunma reflekslerini tekrarlamıyor, onları yeniden paketliyor.

Muhalif bir pozisyonda duruyormuş izlenimi ile, akademik sermayesini ve teknik dilini devreye sokuyor ve böylelikle, öfke değil rasyonalite pazarlıyor.
Mevcut statüko medyasının ağır, depresif, olumsuz ve yediği kaba pisleyen görüntüsünün tersine; etik, hukuk, diplomasi ve makuliyet diliyle konuşması ise yüzleşmenin değil, kozmetik bir dönüşümün işareti. Cemaatin çekirdeğine dokunmuyor; yalnızca sunumunu güncelliyor. Zemin aynı, mantık aynı, lider aynı ama sorumluluk hâlâ öznesiz, havada asılı. Değişen şey, kabuğun çağın beklentilerine göre evrimleşmiş olması.
Yukarıda derinleştirmeye çalıştığım bu dil, bana göre eskisinden daha tehlikeli. Çünkü artık karşımızda bir savunma değil, bir adaptasyon var. Fail hâlâ belirsiz, sorumluluk hâlâ dağıtılmış, niyet hâlâ kutsallaştırılmış durumda; ancak bunlar artık dini jargona yaslanarak değil, seküler bir rasyonaliteye yedirilerek gerekçelendiriliyor. İdeolojik süreklilik korunurken, söylem zihinlerde makulleşiyor. Bu da eleştiriyi yöneltmenin zorlaşması ile yeni bir merkezi dile hazırlık; itirazlar marjinalleştiriyor ve yüzleşme talebi kolaylıkla “aşırılık” olarak kodlanabilir hâle getiriyor.
Özetle, yakın geçmişte merkezin suskunluğuna karşılık çemberin halkalarında —medya ve fenomen figürler başta olmak üzere— sergilenen aşırı agresif üslup sadakat üretiyor ve körü körüne itaati pompalıyordu. Bugün ise kurulmaya çalışılan yapı, özellikle diasporada meşruiyet üretmeyi hedeflediğinden teflon tava ahlakını güncelliyor: “Version 2 Hizmet: Kir tutmaz; iz bırakmaz.”

Son kertede karşımızda iki susan adamın hikâyesi var. Biri, suskunluğunu iç hesaplaşmanın bedeli olarak yaşayan; kendine yönelmiş, vicdanıyla baş başa kalmayı seçmişken; diğeri suskunluğu bir stratejiye dönüştürüp, yapıp ettiklerini üç maymun konforunda askıya alarak, zamanın aşındırıcı gücüyle kendini temize çıkarmayı amaçlıyor. İlki acı; çünkü bu yüzleşmenin kaybedeni maktulün yalnızca kendisi değil, sadık okurları ve edebiyatımız. İkincisi inkâr; hem de bolca gözyaşı, kızgınlık, yitip giden umutlar ve çokça ah.
Aynı kelimeyle anılsalar da bu iki suskunluk ahlaki olarak birbirinin zıddı iki yerde duruyor: biri yükü sırtlanıyor; diğeri ise ne yükü görüyor ne duyuyor, ne de işitiyor.














