Film bittiğinde soruyorsunuz: Filmde gördüğümüz iz bir kaçış mı, yoksa yeniden doğuşun ilk kıvılcımı mı? O soru, filmin başarısının sessiz kanıtı işte. Çok yeni bir film, çok iyi oyunculuk ve gerçek bir şiir.

Bir filmden ayrıldığınızda aklınızda kalan şey sadece sahneler değil, ağırlıklı olarak bir duyguysa işte size başarı. Lynne Ramsay’in Geber Aşkım’ı, bana öyle bir duygu bıraktı işte. Bir de Sylvia Plath’in dizelerini… Kanımca Sylvia Plath’in içe doğru kapanan dünyasının sinematik bir yankısıydı bu ve çok heyecan vericiydi. Ramsay, Arjantinli yazar Ariana Harwicz’in 2018 yılında Man Booker’a aday gösterilen romanının ve Plath’in “kavanoz” (burada elbette onun Bell Jar- Sırça Fanus romanına referans veriyorum) metaforunun psikolojik mantığını alıp sinemaya çevirmişti sanki; film, annelik ile özgürleşme arasındaki çatlağı trajik bir kaçış miti halinde sunuyordu.
Açılış için şunu söyleyebiliriz: Anlatı, özgün metnin Fransız halini ABD’ye taşıyor ve New York’tan kırsala kaçışla başlıyor ama aslında kaçış yalnızca fiziksel değil. Grace’in evi, bebeğinin beşiği, Jackson’la paylaştığı yatak — hepsi nefes almayı zorlaştıran objeler. Ramsay kamerayı bazen o boğulmuşluğun içine sokuyor; bazen de dışarı çekip doğanın kucağına bırakıyor. Bu ritmik giriş çıkış, Grace’i izleyicinin kafasına yerleştiriyor ama kimi zaman o geçişler o kadar bulanık ki yönünüzü kaybedebiliyorsunuz. Gerçek hangisi sorusu kalıyor sizde. Bence sıkıntı yok. Ancak özel bir dikkat gerektirdiği de aşikar.
Oyunculuk ve şiirsellik
Öte yandan Jennifer Lawrence’ın canlandırdığı Grace’i izlerken yüzündeki sessizliğin konuştuğuna da tanıklık ediyorsunuz. O sessizlik, o kaçış; Plath’in şiirlerindeki içten acının sinemadaki karşılığı sanki. Robert Pattinson’ın Jackson’ı ise tam olarak Plath’in Sırça Fanus’undaki o düzen figürleri gibi olmasa da, meselenin “normal”ini, makul bir güvenceyi temsil eden bir gölge ve Grace’e göre daha ayakları yerde. Teslim etmemiz gerekiyor ki Pattinson, son derece doyurucu bir temsili karakter çiziyor bize. Yönetmen Ramsay-oyuncu Lawrence ikilisi zaten tek başlarına Plathvari bir gerilimi yaratmakta müthiş başarılı- bazen o gerilim, kameranın şiirsel eğilimiyle birleşiyor ve iyice nefes kesici oluyor.
Plath bağlantısı kurarken işaret etmek istediğim üç nokta var aslında: Annelik, delilik ve “yeniden doğuş”. Plath’in “Morning Song- Sabah Şarkısı” şiirinin anneliğe yabancılaşmış halinin sesi, kısaca anneliğin o içsel savruluşa işaret eden yanı, filmde yine benzer biçimde, bebeğin anne üzerindeki varlığıyla karşımıza çıkıyor. Annelik sorunsalının iyiden iyiye içselleştirilmiş hali bu. Öte yandan Plath’in “Ariel” şiirindeki yangını, filmin temel taşlarını oluşturuyor demek de mümkün. Şiirdeki hem içe hem de dışa doğru taşan simgesel alevlerin filmdeki karşılığı ise son derece net. Hatta dahasını da söylemek mümkün: Ariel’deki at simgesi ve onunla birlikte gelen yok oluş-yeniden doğuş gerilimi filmdeki orman ve alev sahneleriyle bir kez daha karşımıza çıkıyor. Ve o doğa sahnelerindeki çırılçıplaklık, hem Ariel’i hem de Lady Lazarus’u çağrıştırıyor; o ölümsel dirilişin sinemadaki karşılığı gibi. Ramsay, Plath’i aynen tercüme etmiyor kuşkusuz; onun imgelerini alıp kendi görsel diline yerleştiriyor. Ve yazdığı bu “yeni” şiirde, Plath’i yeniden okumak mümkün oluyor.
Plath’in yankısı
Güçlü yönler açık: Metinlerarası okuma filmi zenginleştiriyor, performanslar etkileyici, görsel motifler Plath’in “kavanoz” hissini duyumsatıyor. Bu yönüyle “Geber Aşkım” bir öyküyü değil, bir haletiruhiyeyi yansıtıyor. Plath’in keskin acısını birebir aktarmıyor olsa da onun yankısını günümüze taşıyor; bazen bir teslim, bazen bir isyan olarak okunabilecek sahneler, içinde gezdiğiniz şiir-lerin görsel haline dönüşüyor.
Film bittiğinde soruyorsunuz: Filmde gördüğümüz iz bir kaçış mı, yoksa yeniden doğuşun ilk kıvılcımı mı? O soru, filmin başarısının sessiz kanıtı işte. Çok yeni bir film, çok iyi oyunculuk ve gerçek bir şiir.














