CHP Genel Başkan Yardımcısı Gül Çiftci, Medyascope’un sorularını yanıtladı. Aziz İhsan Aktaş davası sürerken aile dramlarının öne çıktığına dikkat çeken Çiftci, “Bir kişinin iktidarını korumak uğruna insanların hayatından çalıyorlar” dedi. Aktaş’ın lideri olduğu örgütün üyesi olduğu iddia edilen tutuklu Beşiktaş Belediye Başkanı Rıza Akpolat’ın, Aktaş’a emir ve talimat verdiği yönündeki iddialara Çiftci “Böyle bir örgüt olur mu? Zorlama, itirafçılık, iftiracılık üzerinden bir yargılama yapıyorlar” diye konuştu. Çiftci, Ekrem İmamoğlu hakkındaki casusluk iddianamesini de ilk kez değerlendirdi.

CHP’nin yargı gündemi hız kesmiyor. “Aziz İhsan Aktaş Suç Örgütü” davası devam ederken, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu hakkında casusluk suçlamasıyla iddianame düzenlendi. CHP Seçim ve Parti Hukuk İşlerinden Sorumlu Genel Başkan Yardımcısı Gül Çiftci, ilk gününden bu yana takip ettiği Aziz İhsan Aktaş davasının yanı sıra, casusluk iddianamesini, İBB davasına yönelik hazırlıklarını uyuşturucu soruşturmalarıyla bağ kurulması çabasını Medyascope’a değerlendirdi.
27 Ocak’ta Aziz İhsan Aktaş davası başladı, siz de ilk günden beri takip ettiniz. Neler yaşandı bu süreçte, sizce duruşmanın ilk günlerinde en öne çıkan gelişmeler nelerdi?
Aile dramları öne çıkıyor. Tabi belediye başkanları, yol arkadaşlarımız daha çok kamuoyunun gündemine geliyor ama zor hikayeler var. Bize de çok aktarmıyorlar, gurur yapıyorlar, “Biz partimiz için ne gerekiyorsa yaparız” gibi cümleler de kuruyorlar ama Esenyurt’ta bir çalışanı dinlerken anne babasının yaşlı olduğunu, evin tek gelirini kendisinin kazandığını, tutuklanınca da maaşının kesildiğini ve lise çağındaki kız kardeşinin okulu bırakmak zorunda kaldığını öğreniyorsunuz. Böyle bir dram olamaz.
Biri şunu söyledi: “Benim eşim kanser hastası, başka bakacak kimse yok. Tahliye talebinde bulundum. Tahliyemi vermediler. Şu anda eşimin durumu çok ağır. Artık beni bu saatten sonra tahliye etseniz ne, etmeseniz ne? Ben burada ölsem de olur.” Bunlar çok ağır cümleler. Gerçekten insanın onuruna yakışmayacak cümleler. Bunları kurdurabilmek için vicdansız olmak lazım.
Hakimin “kuyumcu hassasiyeti”
Adaletin gözü kapalı, terazisi hassas olmak zorunda. Bunların ne adalet anlayışının gözü kapalı, ne terazileri hassas. O terazi öyle ince eleyip sık dokunmalı ki, hakim bu dramların hepsini o dosyada bilmeli, görmeli, anlayabilmeli ama umurumda değil. Savcı kafasını gömüyor, hakim dinliyormuş gibi yapıyor. Ben mesela heyet başkanının yerinde olsam Akın Gürlek’in adli yıl açılışında “kuyumcu hassasiyeti” cümlesini kurmaktan çok rahatsız olurdum. Hakim bunu duruşmada söyledi. Kuracağın varsa da kurmazsın bu cümleyi.
Bugün savcıyı gördük, üç kişiye tahliye, geri kalanlara tutukluluğun devamı istedi.
Ama inançlı olduklarını görmek çok kıymetliydi. Dün Rıza Akpolat savunmasında “Arkadaşlarımın, toplumun vicdanında yargılanmaktansa; burada sizin karşınızda yargılanmaktan ben mutluyum” dedi. “Ben itirafçı olanlara sadece iyilik yaptım, bunları da sizin nasıl itirafçı ya da iftiracı yaptığınızı çok iyi biliyorum” dedi. Kimisini çocuğuyla, kimisini karısıyla, kimisini mal varlığıyla tehdit ederek…
“Çocuklarını çocuk esirgemeye gönderme tehdidiyle itirafçılık”
Çok çarpıcı örnekler var. Alican Abacı, Rıza Akpolat’ın özel kalem müdürüydü. En yakınındakiydi deseniz, Alican’ın söylediği her şeyin yalan olduğunu tek tek anlattı Rıza. Peki Alican niye bu iftiraları attı? Alican’ın eşini savcı ifadeye çağırdı, Alican’a da “Ya benim istediğim gibi konuş, ya ben senin eşini tutuklarım. İki tane küçük çocuğun var, çocuk esirgemeye gider” diye haber gönderdi.
Sizin açınızdan ilk duruşma itirafçı mekanizmasının nasıl yaratıldığının teşhiri mi oldu?
Aynen öyle. Mustafa Mutlu, ömrü hayatımda sadece duruşmada gördüm. Mustafa Mutlu’nun eşi yabancı, çocukları var. Eşini deport etmekle tehdit ettiler. Çocuklar burada kimsesiz kalacak. Bir babaya bunu yaptığınızda o babanın başka bir tercih hakkı olur mu? Baba doğrunun yanında durabilir mi? Evlatları var, evlatlarıyla sınıyor. Böyle bir itirafçılık, böyle bir iftiracılık makamı olabilir mi? Bunun Nazi Almanya’sındaki süreçten ya da Orta Çağ’daki cadı avından ne farkı var? Ergenekon Balyoz’daki gizli tanık hikayesinden ne farkı var? O gün aldatıldılar, bugün ne oldu?
“Örgütün üyesi dedikleri Rıza Akpolat, lider Aktaş’a talimat veriyormuş”
Duruşmalarda “mış gibi” yapıyor herkes. Bir adam hayatımıza bir şekliyle girmiş, 700 yılla yargılıyorsun. Savcılığın ifadesiyle “Aziz İhsan Aktaş Suç Örgütü”, bu kişi örgüt lideri. Ama öyle bir örgüt lideri ki, örgütün üyesi dedikleri Rıza Akpolat, örgüt liderine emir ve talimat veriyor. Böyle bir örgüt olur mu? 700 küsur yılla yargılıyorsun ama dışarıda elini kolunu sallaya sallaya geziyor. TMSF’deki şirketlerinden bir tanesinin de iadesini yapmışlar. Hem de daha süresi olmasına rağmen. Murat İlbak’a da aynısını yaptılar. Önce el koydular, sonra mal varlığıyla tehdit ettiler. “Biz yazalım, sen imza at” dediler, TMSF’den çıkartıp İlbak’a iade ettiler.
Zorlama, itirafçılık, iftiracılık üzerinden bir yargılama yapıyorlar. Burada belediye başkanları yargılanmıyor, Cumhuriyet Halk Partisi yargılanıyor. Bugün Cumhuriyet Halk Partisi anketlerde istikrarlı bir şekilde düşüyor olsa, bütün tutukluları bırakacak. Derdi onları orada tutmak değil ki. Derdi Cumhuriyet Halk Partisi’nin iktidar yürüyüşünü durdurmak. Ama bu seçmende çok ters tepiyor.
“Bir kişinin iktidarını korumak uğruna insanların hayatından çalıyorlar”
Dün Rıza, Yunus Emre ile Tapduk Emre’nin hikayesini anlattı. Adalet dediğiniz şey sadece yazılı olmaz. Adalet bu topraklarda çok uzun yıllardır var olan bir şey ve hep kazanmıştır. Bu adalet her türlü kazanır. Sadece burada bir çile çekilecek. O çileyi de biz çekiyoruz, yapacak hiçbir şey yok. Eğer bu ülke kurtulacaksa da, bence hepimiz bu çileyi de çekmeye razıyız.
Tabii bizim için duygusal bir yanı da var. Biz orada eşlerle, annelerle, babalarla oturuyoruz. Kolay değil onlarla orada oturmak. Şimdi Utku Caner Çaykara’nın eşi Asiye. Utku tutuklandığında altı aylık evlilerdi. Utku savunmasına çalışırken Asiye’ye yazdığı mektubu yanlışlıkla hakime veriyor. Aslında hepimizin gözü önünde bir hayat hikayesi bu.
Ergenekon Balyoz sürecinde de o paşaların, askerlerin çocuklarının nasıl büyüdüğünü gördük. Hakeza Tayfun Kahraman’ın kızı Vera’nın an ve an büyümesine tanıklık ettik. Buralarda böyle dram hikayeleri var. Dün Beşiktaş Belediyesi’nin temizlik işleri müdürü “Ben tutuklandığımda kızım okul çağında değildi, okula başladı ve ben kızıma bir kelime okuma öğretemedim. Bu benim hayatımda bana verebileceğiniz en büyük zararlardan bir tanesi” dedi. İnsanların hayatlarından çalıyorlar. Ne uğruna? Bir tane kişinin iktidarını ve servetini korumak uğruna. Başka hiçbir şey değil.
Bu duruşma sürecinde yaşananlara, heyetin tavrına, ifadelere şaşırıyor musunuz?
Hayır. Gerçekten bir adalet anlayışı olsa o duruşmalar, bu yargılamalar böyle Silivri’ye taşınmaz. Silivri bir cezaevi yerleşkesi, orada duruşma olmaz. Salon aynı salon, kürsü aynı kürsü diye bir şey yok. O duruşma adliyede yapılır. İnsanlardan kaçırmak için yapıyorlar. Heyetin “Aman fotoğraf çıkmasın, aman buradan bilgi sızmasın” tavrı var. Çıksın, toplum gerçeği bilsin. Adalet zaten topluma gerçeği göstermek için var olan bir şey değil midir? Toplum gerçeği bilsin diye bu yargılamalar yapılır.
Bir de “Video çıkarsa herkesi dışarı çıkartırım” diye tehdit ediyor. O insanların eşlerini, ailelerini, çocuklarını, yakınlarını görmeye hakkı yok mu? Bir kişi fotoğraf çekti diye herkesi cezalandıracak. Dert tasa tamamen kaçırmak, uzaklaştırmak, sessiz sedasız yapıp, “Ha bak bu da suçluymuş” diye ortaya atmak.
“Bin 200 klasör var, bir tane belge yok”
Dediler ya “Bu bir suç örgütü, burada rüşvet ağı, ihaleye fesat karıştırma, mal varlığı değerlerini aklama hikayesi var.” Kişi savunmasını yaptı, üzerine müştekinin, vekil müdafiinin heyetin ya da savcının, hatta sanıkların birbirine dahi soru sorma hakları var. Heyet soruyu şöyle soruyor: “Senin hakkında bu bunu demiş, buna ne diyorsun?” Ya sen yargılama yapıyorsun, “demiş” ifadesiyle iş yapabilir misin? Senin orada yapacağın şey “Seninle ilgili şöyle bir belge var, bu belgeye ne diyorsun” demek olur. Bin 200 klasör var dosyada, içinde heyetin “Şu belgeye dayalı şu soruyu soruyorum” dediği bir şey yok. Madem bir yargılama yapıyorsun, deliliyle çık ortaya.
Suçtan sanığa gidersin. Bizde isim seçtiler, onları sanık yaptılar, onlardan suçu yaratmaya çalışıyorlar şu anda. Aynı şey İBB dosyasında da olacak. “Ey Zeyden Karalar, bak bu da şunun belgesi” diyebileceği hiçbir şey koymuyor ortaya. Savcı Zeydan Karalar’ın tahliyesini istememiş. O zaman 11. yargı paketi niye yürürlükte? Niye binlerce insan elini kolunu sallaya sallaya çıkarken, infaz rejimi diiğerlerine de, Cumhuriyet Halk Partililere değil mi? Düşman hukuku var.
İlk duruşma sonunda bazı isimlerin tahliye olabileceği beklentileri vardı. Ara karar öncesi savcı beş tutuklu belediye başkanının da tutukluluk halinin devamını istedi, yalnızca üç kişinin tahliyesi yönünde mütalaa verdi. Tahliye beklentiniz sürüyor mu?
Eğer o heyet gerçekten orada bir adalet sağlayacaksa, bütün belediye başkanları için, bütün yol arkadaşlarımız için tahliye kararı vermesi gerekir. Rıza Akpolat, bir yılı aşkın süredir tutuklu. Bu kadar uzun tutukluluk olmaz. Tutukluluk son başvurulacak tedbirdir. Zaten toplayacağın delili toplamışsın. Bu insanların kaçma şüphesi yok, “Git” desen gitmezler. Zeydan Karalar’dan daha Adana aşığı bir insan bulabilecekler mi bu hayatta? Mümkün değil. Kaçmazlar, kaçmayacaklar. Kovsa da biz bu ülkeden gitmeyiz zaten. Ama bu bir düşman hukuku, bu bir sopa. Bu sopayı kullanarak “Benim partime geç” diyorlar.

“Düşman hukukunu sopa olarak kullanıp ‘Benim partime geç’ diyor”
Mesela Şehitkamil Belediyesi’ni CHP kazandı, Gaziantep’in en büyük ilçelerinden bir tanesi. Şehitkamil Belediye Başkanı Umut Yılmaz ile ilgili savcılık “rüşvet almak, kamu kurumu veya kuruluşların ihalesine fesat karıştırmak, icbar suretiyle irtikap, mal varlığı değerlerini aklama” suçlarından bir soruşturma açtı. Soruşturmayı yürüttü, yürüttü…. Şehitkamil Belediyesi AKP’ye geçince “İzah edilen nedenlerle şüpheli Umut Yılmaz yönünden verilen kovuşturmaya yer olmadığı kararı yerinde olup, itirazın incelenerek kaldırılmasını talep ederiz” dedi. Şehitkamil Belediyesi AKP’ye geçince suç yok ama “CHP’li belediyede suç var” diyorsun. Aydın Büyükşehir Belediyesi için de aynı iddialar var. Ne oldu? Soruşturmayı kapattı. Niye? AKP’ye geçti. Bunu bir sopa olarak kullanıyor.
Günlerdir söylüyoruz. Ne adil yargılanma hakkı var, ne masumiyet karinesi var. İddianamede insanların özel hayatlarının canını okudular. Ailesi insanın mahremidir. Rıza Akpolat’ın iki kızı var, iddianamede ikisinin de adını geçiriyorlar. Nerede bu çocukların masumiyet karineleri? Bunların üstün yararını korumak zorunda değil mi bu devlet? O devlet, CHP’li olunca niye bir düşman hukuku uyguluyor? Hikaye bundan ibaret.
Bütün samimiyetimle söylüyorum, ben heyetin yerinde olsam “Ya bu dosyanın içerisinde niye elle tutulur bir evrak yok” derim. Utku Caner Çaykara kamu görevlisi değilken rüşvet suçunu işlemiş olabilir mi ya? Rüşvet suçunu işleyebilmek için kamu görevlisi olma ön şartı var. Kanunu sen koydun. Niye koyduğun kanunun peşine düşmüyorsun? Birçok hukukçuyla konuşuyoruz, bunlardan bazıları ceza kanununu yazan hocalar. Hocalar da “Biz bu kanun böyle kötüye kullanılsın diye yapmadık” diyorlar. Ama kötüyü kullanmaya çok açık bir süreç içerisinde.
“Rıza Akpolat’a ‘Kurultay için iftira at, dosyayı kapatalım’ dediler”
Bize “yasak sorgu” diye bir şey öğretirler fakültede. Yasak sorgu nedir? Menfaati birbiriyle çelişecek iki kişi, menfaat birlikteliği ya da ayrıksı olan iki kişi, etkin pişmanlıktan faydalanacak kişiler ya da gizli tanıklar; hiçbiri aynı anda ifade veremez. Aziz İhsan Aktaş 11 Mayıs’ın akşam saatinde etkin pişmanlık hükümlerinden faydalanacağına ilişkin savcının önüne çıkıyor. Aynı saatlerde Mustafa Mutlu da çıkıyor. Aynı savcı, aynı zabıt katibi, iki farklı sanık, iki farklı avukat ama aynı anda ifade alınıyor. Bunu ifade tutanaklarından tespit ettik. Çünkü ifade tutanaklarında sistem tarih ve saati kendisi veriyor. Yani aynı anda başlayıp da dört dakika arayla, aynı savcı elli sayfalık ifadeyi nasıl aldı? Mümkün değil. Yani yasak sorgu. İddianamenin temelini oluşturan etkin pişmanlık hükümleri var ya, Aziz İhsan Aktaş’ın söyledikleri çöp, hukuki hiçbir değeri yok. Ama hakim sadece dinledi. “Bir bakayım, inceleyeyim. Not alayım” demedi.
Çok çarpıcı bir şey daha var. Biz biliyorduk ama Rıza Akpolat duruşmada kendisi söylemek istediği için şimdiye dek açıklamadık. Rıza hakkında sürekli itirafçı olduğu şeklinde dedikodular çıktı. Duruşmada da yakınlarının “Ya hasbelkader tutuk incelemesinde falan çıkarsın, insanlar senin itirafçı olup çıktığını düşünürler. İnşallah çıkmazsın” falan dediğini, espriler yapıldığını anlattı. Bunu söyleyenlerden biri de benim. Bu dedikodular çıktığında Rıza’ya “Bir açıklama yap, insanlar yanlış anlayacak” dedim. “Ben açıklayacağımı duruşmada açıklayacağım” dedi. Savcı açık açık “Sen kurultaya ilişkin üç beş iftira at, biz bu Beşiktaş dosyasını kapatalım” demiş. Böyle bir şey olabilir mi?
Bazen insanlar “Niye CHP’ye bağlandı” diyor. CHP’ye bağlandığı çok açık değil mi? “CHP şu anda bizim istediğimiz CHP değil. Biz sessiz, mücadele etmeyen bir CHP istiyoruz. Biz CHP’yi istediğimiz gibi şekillendirelim. Sen birkaç tane iftira at. Biz de bu dosyayı yok sayalım.” İşte Şehitkamil, Aydın, bütün belediye başkanlarına böyle yaptılar. Allah’tan dik durabilen insanlar var.
Ekrem İmamoğlu hakkındaki casusluk suçlaması için de dava açılıyor. İBB iddianamesinde, CHP’ye yönelik bir “kapatma bildirimi” söz konusuydu. Casusluk iddianamesinde de “İmamoğlu’nun seçimi kazanması sağlanarak başta İstanbul olmak üzere, ülkemiz siyasetinde söz sahibi olunmasının amaçlandığı” gibi bir çıkarım yapılıyor. Bu partiye dönük yeni bir tehdit anlamına gelir mi?
CHP’nin kapatılması bambaşka bir şeye döner. Bu parti kapatıldı ama ne zaman kapatıldı? Darbe dönemlerinde. O zaman bunu yapmak, darbeye girişiyorlar demektir. Bir de siyasetin temel hedefi zaten ülke yönetimini ele geçirmek değil midir? “Ben daha iyi yönetirim” demek seçim vaadi değil midir? Siyaset belediyeyi kazanmak için, iktidarı kazanmak için, Meclis çoğunluğunu almak için yapılır. Ne demek ülke yönetiminde söz sahibi olmak? O zaman siz bize sınırlarımızı çizin, biz çizdiğiniz sınırlar içerisinde siyaset yapalım. Yok öyle bir dünya. Elbette bunu yapmak isteyecekler olacaktır. Ancak o da öyle kolay bir iş değil.
İBB iddianamesi ilk çıktığında CHP’yi kapatmaya niyet ettiklerinde, nasıl geri adım atıldığını hatırlatmakta fayda var. Toplumdaki reaksiyonu gördükleri için geri adım atıldı. Aziz İhsan Aktaş, İBB, casusluk, son süreçte uyuşturucu ve fuhuş operasyonlarına bağlama çabası… Bunların hepsini bir itibarsızlaştırma diye okumak lazım. Yolsuzluk dediler, toplum inanmadı. Casusluk dediler, orada da olmadı. Şimdi bir uyuşturucu ve fuhuş işi. Bunların hepsini 9 Mart’a kadar geldiğimiz süreçte Ekrem İmamoğlu’nu itibarsızlaştırma çabası ama tutacak şeyler değil. Bu topraklarda yaşayan insanlar kimi yüreğine alacağını bilir, yüreğine aldığını da öyle karalamalarla çıkarmaz. Yolsuzluk olmadı, casusluk da olmadı. İnanmadılar, ispat edilemedi.
Bu yöneltilen suçlama ve iddianamedeki ithamlar siyasal casusluk suçunu oluşturuyor mu?
Oluşturmaz. Bir belediye, kendi seçmen prototipi için bir çalışma yapacaktır. Zaten belediyeciliğin ilk görevi vatandaşa doğrudan hizmeti sunmak değil mi? Hangi sokakta hangi problemi var? Mahalleye yaşlı bakım yurdu mu gerekiyor, kreş mi gerekiyor? Belediye kendince bu envanterini çıkartmak zorundadır. “İstanbul Senin” uygulaması da böyle bir uygulama. Uygulamada kişilerin verisi yok. O uygulamayı ben indirirsem, kendi bilgilerimle bir kullanıcı adı oluşturuyorum ve o kullanıcı adı üzerinden de onay veriyorum. Bu veri yurt dışında tutulmuyor, İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin bünyesinde tutulan bir veri. Bu da çok normal. Çünkü yurttaş İstanbul Senin uygulamasında hangi kaldırımı bozuk, hangi sokakta yol bozuk, hangi mahallede çöp toplanmıyor ya da kendi mahallesinin sorunu ne diye yazıyor oraya. Dolayısıyla belediye ekipleri de sorunu yerinde görmüş ve yerinde çözmüş oluyor.
“Hayatımıza bir anda Hüseyin Gün diye biri girdi, şemada örgüt yöneticisi oldu”
Bundan casusluk uygulaması, siyasal casusluk suçu oluşabilir mi? Gelişmiş bütün kentlerde, dünyanın bütün ülkelerinin başkentlerinde, büyük şehirlerinde bunlar kullanılan uygulamalar. Ekrem İmamoğlu gibi vatanına, toprağına bağlı bir adamın casuslukla suçlanması çok tuhaf. Çok trajikomik. Şemayı hatırlıyorsunuz değil mi? Hüseyin Gün ifadesinde diyor ki “Ben Ekrem İmamoğlu ile hayatımda sadece bir kere, 10 dakika makamda fotoğraf çektirdim.” Hayatımıza Hüseyin Gün diye bir adam girdi bir anda ve İBB iddianamesindeki “örgüt şemasına” örgüt yöneticisi olarak girdi. Nasıl bir örgüt yöneticisi örgüt lideriyle sadece 10 dakika görüşmüş olabilir?
Bu casusluk suçlamasından da bir şey çıkmayacağı çok aşikar. İnsanlara kara sürme çabası, “Çamur at izi kalsın” anlayışı. Şöyle tarihsel olarak geriye doğru gidin, Brezilya’da yaşandı hepsi. Oradan alıp bir modelleme yapıyorlar buraya.
“Kendinin yaşamasından üzüntü duyacağın şeyi başkasına yaşatma” sözüne çok kıymet veririm. Bu ülkede bunları kime yaşatsalar üzüntü duyarım. Hangi siyasal partiden olduğunun hiç önemi yok. Bir yarışın da azıcık edebi olur, azıcık ahlakı, etik değeri vardır. Sen sandıkta kazanama, ondan sonra yıllardır canını okuduğun yargıyı araçsallaştır, eline birkaç tane mensup al, onlar üzerinden siyaset kurgula. Böyle bir siyaset kurgusu olmaz, bunun kazanma ihtimali yok. Bunun başarılı olamayacağını hem bu ülkenin tarihi, hem de dünya tarihi gösterdi. Ve çırpındıkça hata yapıyorlar. Bu hata ülkeye mal oluyor, o ayrı konu.
Merdan Yanardağ’a Kılıçdaroğlu sorusu: “Savcı siyasi yorum katmış”
Merdan Yanardağ’ın Kılıçdaroğlu’na 2023 seçimlerinden sonra canlı yayında sorduğu bazı sorulara yer verilen iddianamede “Kemal Kılıçdaroğlu’nun seçmen kitlesine antipati aşılayacak söylemlerde bulunduğu, genel başkanlığın değişeceğine ilişkin birden fazla kez sorular yöneltildiği ve Ekrem İmamoğlu’na atfı ile değişim sürecinden söz edilerek seçmen kitlesine algı çalışması yapılmaya çalışıldığı anlaşıldığı” çıkarımı yapılmış. Siz bu çıkarımı nasıl yorumlarsınız?
Savcı şahsi yorumunu katmış. Bir iddia makamının, kamu adına hareket eden savcılık makamının objektif bir değerlendirme yapması gerektiğini düşünüyorum. Kaldı ki bu bir siyasal yorum. Savcı siyasi yorum katmış iddianameye. Mahkemenin bu iddianameyi iade etmesi lazım. Çünkü kamu adına hareket eden iddia makamı yorum katmaz. O somut veriyle hareket eder. Merdan Yanardağ bir gazeteci, istediği soruyu sorar. Merdan Yanardağ bu ülkenin bir vatandaşı, istediği siyasi görüşe de sahip çıkabilir. İnsana gazetecilik yaptığı için ve yorum yaptığı için “Sen CHP’yi şekillendirdin” denebilir mi?
Bir de şuna çok kızıyorum. Bu partinin seçilmiş bir iradesi var, kurultay delegeleri var. O kurultay delegeleri geliyorlar, oy kullanıyorlar. Biz o değişim kurultayına nasıl gittik, hatırlayın. İnsanlar diyordu ki “Özgür Özel kazanamaz, Kemal Kılıçdaroğlu kazanır. Çünkü imzaları topladılar, şöyle şekillendirdiler, böyle yaptılar, kongre böyle oldu.” Ama olmadı. Sokak sağduyusu diye de bir şey var. Delegenin kendi aklı fikri yok mu? Delege o gün de kendi iradesiyle karar verdi, bugün de verdi. Merdan Yanardağ ne kadar yönlendirebilir? Bin 500 kişinin hepsini mi yönlendirebilir? Mümkünatı yok. Ben de delegeyim, bir gazeteci yorum yaptı diye benim iradem değişir mi?
14 Mayıs’ta kazanmamızı çok arzu ediyorduk ama olmadı. CHP’ye bir şey lazımdı. Bütün ülke olarak depresyona girmedik mi 14 Mayıs’ta? Ülkeye bir umut lazımdı ve biz o umut için yola çıktık. Tekrar bir umudu aşılamak için, tekrar insanların kendine olan güvenini getirmek için. “Bu ülkede Cumhuriyet Halk Partisi var ve bu mücadeleyi Cumhuriyet Halk Partisi’yle verebilelim” desinler diye, bu umudu taşısınlar diye yola çıktık. Çıktığımız yolda da başarılı olduk. Genel Başkan o gün kurultay salonunda “İlk yapılacak seçimde ben bu partiyi birinci parti yapacağım. Birinci parti yapmasam oturmam” dedi ve dediğini yaptı. Bekliyor muydu insanlar? Vallahi kimse beklemiyordu. “Yine var olan belediyelerini korur ve yoluna devam eder” diyordu. Ama bir başarı elde edildi. Zaten o başarıdan sonra Erdoğan yargı eliyle düğmeye bastı. Yargı harekete geçti.
“Toplumun ahlak değerleri üzerinden bir itibarsızlaştırma çabası”
Uyuşturucu soruşturmaları neden ve nasıl İBB davasına bağlanmaya çalışılıyor?
İtibarsızlaştırma… Bir hafta önce konuştuğumuzu, bir hafta sonra konuşmuyoruz. İki hafta önce bir uçak hikayesi konuşuyorduk, çürütüldü. Bugün başka bir şey konuşuyoruz. Siyasi rekabetin de bir etiği vardır. Fakat iktidar partisi bu etik duygularından oldukça uzaklaştı. Siyaseti etik çerçevesinde yapmıyor. İtibarsızlaştırmaya çalıştığı insanların da aileleri var, bunların da çocukları var düşüncesinden tamamen uzaklaştı. Bir hafta önce bambaşka bir uçakta hiç suçu günahı olmayan insanların isimlerini karıştırarak farklı konular konuşuyorduk. Şimdi bu hafta uyuşturucu konuşuyoruz. Toplumun ahlak değerleri üzerinden bir itibarsızlaştırma çabası içerisindeler. Fakat nafile çaba.
“Yargılanmıyoruz, yargılıyoruz”
9 Mart’ta İBB davası başlayacak. Bir buçuk ay kadar ilk duruşmanın süreceği öngörülüyor. Nasıl hazırlıklarınız var?
Hepimiz için zor bir süreç, bizim için manevi zorluğu da ayrı. Ama Aziz İhsan Aktaş dosyasında da, İBB dosyasında da hep şunu söyledik: “Biz yargılanmıyoruz, yargılıyoruz.” Orada da çıkacağız, yargılayacağız. O gün orada da aynı şeyleri söylemeye devam edeceğiz. Varsa ellerinde somut bir delil belgesiyle koyacaklar. Yoksa ellerinde somut bir delil bizim tarafımızdan yargılanacaklar. Konu bu kadar basit.
Biz hazırız. Ekrem Başkan’ın da, diğer yol arkadaşlarımızın savunmaları da hazır. Çünkü karşımıza neyle gelebileceklerini biliyoruz. Ellerinde somut hiçbir şey olmadığının da farkındayız. İlk operasyon yapıldığında Erdoğan çıktı “ahtapotun kolları” dedi. Bir hafta sonra “Birbirinin yüzüne bakamayacak hale geldiler” dedi. Birinci yılı oluyor 19 Mart’ın, biz hala birbirimizin yüzüne bakıyoruz. Bir ahtapot yok, bir kol da görmedik Allah’a şükür.
Dün Rıza Akpolat’ın son sözü “Ne partimin, ne Genel Başkanımın, ne partili yol arkadaşlarımın, ne ailemin, ne de bana oy veren vermeyen Beşiktaşlı seçmenlerimin başını yere eğecek bir işim yok” oldu. Açık açık bunu söyledi. Ekrem Bey için de bu böyle. Yani tamamen yenemeyeceğini gördüğünün açık açık açık göstergesini yaşatıyor şu anda. Başka bir şey değil.
“Duruşma salonu büyüterek adalet dağıtacağına inanan zihniyet”
İnsanlar çok ilgililer. Geliyorlar, merak ediyorlar, içeri girmeye çalışıyorlar. Silivri Cezaevi’ydi, bugün Marmara İnfaz Ceza Kurumu diye geçiyor. Ergenekon Balyoz’un ilk başlarında bir çadır vardı ve çadırda duruşma yapılıyordu. Sonra küçük bir salon yapıldı, sonra bu salon yapıldı. Gezi yargılamaları bu salonda oldu. Şimdi biraz daha büyütüyorlar, prefabrik bir duruşma salonu yapıyorlar. 1 milyar liraya mal oluyormuş. Bu ülkenin ekonomisinin zaten canını okudunuz. Bunlar boşuna harcanmış paralar. Bu işi yapman gereken yer Çağlayan Adliyesi, orada yapmıyor. Duruşma salonunu büyüterek adalet dağıtabileceğine inanan bir zihniyet var ortada.
Hep şunu söylüyorlar ya, “Avrupa’nın en büyük adalet sarayını yaptık Çağlayan’da.” Avrupa’nın en büyük binasını yapmış olmanın kimseye bir faydası yok, içinde adalet olmadığı için. Onun içinde adalet dağıtılıyor olmasının kıymeti var. Orada bir adalet dağıtılmıyor, orada bir yargılama yapılmıyor ki.
Kış şartları çok uygun değil. Parti üyesi olsun olmasın, oraya gelen herkesin bizim için çok kıymeti var. Biz de onların mevsim şartlarında daha korunaklı olabileceği bir alan yaratmaya çalıştık. Orada bizim de bir çadırımız olacak. Çünkü sizin meslektaşlarınız da çok zorlu şartlarda o işi yapıyorlar. Otoparkın bir köşesinde yer verdiler. Etrafı tellerle kapalı, halı çimle de kapatmışlar ki sağı solu çekmesinler diye. Herkes zor şartlarda yapması gereken işi yapamıyor. Biz herkesin daha korunaklı bir alanda duruşmaları takip etmesini sağlamaya çalışacağız.








