Okurlarımızı, takipçilerimizi, izleyicilerimizi ve tüm destekçilerimizi görüşlerini Medyascope’ta dile getirmeye davet ediyoruz. Yazınız editoryal ilkelerimize uyar ve Yayın Kurulumuz tarafından da uygun görülürse, web sitemizde imzanızla yayınlanacaktır. Konuşan, tartışan, farklı fikirlerin dile getirildiği bir Türkiye istiyoruz. Emrah Pelvanoğlu, 6 Şubat depremi ardından deprem, trajik müzik yapıtları ve Schiller’in “Pathos” kuramı üzerine deneme kaleme aldı.

Sanatın nihai amacı, duyuüstünün temsilidir ve özellikle trajik sanat, duygu durumunda doğa yasalarından ahlaki bağımsızlığımızı duyusal hale getirerek bunu özellikle etkiler. Yalnızca duyguların gücüne karşı ifade ettiği direniş içimizdeki özgür ilkeyi fark edilir kılar; ancak direniş, yalnızca saldırının gücüne göre tahmin edilebilir.
Schiller, “Coşkulu (Pathetic) Üzerine”
8 Şubat 2023 sabahı Yunan devlet televizyonu ERT, haber programını Şevval Sam ve rahmetli Kazım Koyuncu’nun beraber yorumladığı bir Maçka türküsü ile açtı. “Ben Seni Sevduğumi Dünyalara Bildirdim”.
Türkü ağırlıklı olarak Hatay’dan derlenen yıkım görüntülerine eşlik ediyordu. Fiziksel mesafeden kötü bir haber / enformasyon olarak süzülen, ekranın pürüzsüzleştirici dijitalliğine rağmen kendini duyumsatan facia için, acı çeken insanlara, onların acılarında ortaklaşan aşina bir ulusa sesleniliyordu: “Ben seni sevdiğimi dünyalara bildirdim…” Ortak bir kültürel hafıza üzerinden hem aynileşip hem ayrışan iki ulustan birinin, diğerine uzanmak, “acını duyuyorum” demek için, o acıyı diyelim ki Teselya’da hissettiğinde de dinleyeceği türkü ile seslenmesiydi olan…
Trabzon yöresinden derlenen birçok türkünün olduğu gibi bu türkünün de Rumcası var: “Tin Patrida’m Ehasa”, iki türkünün sözleri de hemen hemen aynı. Her iki türkü de kaybı, o kayıp ile gelen acıyı sözlerinin ötesine geçen bir ezgi ile duyumsatıyor. Orhan Veli “kahve ocağında el yazısıyla” (hatırlarsınız hani), “Ölüm Allah’ın emri, ayrılık olmasaydı” yazar. Ölüm, Schiller’in tabiri ile istemeden mecbur olunan “tek korkunç şey”dir ve yine Schiller’e göre insan doğanın bu büyük gerçeğine razı olsa da, onu kültüre ve ahlâka mâl ederek aşar. Ama ayrılık, ölümün mecburiyetinden sonra da oradadır. Türkünün duyurduğu da budur… Ham bir pathosun fiziksel ifadesi olmanın ötesinde, ayrılığın şiddetine karşı iradi bir direniş olarak insani varlığı, ahlaki bağımsızlığı duyumsatır. Kemençenin kumlu, pürüzlü nağmesi, Hicaz makamınca sıralanmış ve bağlı (legato) tınlayan yarım ve tam seslerin akışkanlığı ile dile gelen bir trajedi olur.
Binlerce yıl öncesine gidin…
Makamın komasız dizilimi türküyü bütün sazların icrasına açar. Ancak türkünün trajik tonunun evrensel kaynağı, yarım ve tam sesler arasındaki ilişkide saklıdır ve tüm kültürleri aşan tınısal bir evrensellik teşkil eder. Binlerce yıl öncesine gidin; Peter Pringle’ın düzenleyip seslendirdiği, Gılgamış’ın diğer yarısı Enkidu için yaktığı ağıtı dinleyin. 13. yüzyılda Katolik rahiplerce yazılmış ve günümüz film endüstrisinin hunharca yağmaladığı “Dies Irae” ilahisi ya da Howard Shore’un muhteşem Yüzüklerin Efendisi kompozisyonu içinde yer alan Elfçe “Lament for Gandalf” ve daha sayısız ağıt ve mersiye… Hepsinin trajik tonu, bağlı yarım seslerin beraber ve ardışık tınlamasından kaynaklı gerilim ve çözülmelerin tekrarına dayanır, ölüme razı olmanın, tek mecbur olunana karşı tevekkülün ağırlığı ile duyurulur.
Peki ya öfke? Cinayete duyulan tiksinti, ihmalin katlanılmaz akılsızlığına isyan, savaşın hayasız yıkımına karşı itiraz? Pathos elbette bu güçlü duygulara, haklı isyanın duyumsanmasına da dairdir. Ancak akılda kalıcı bir müzikal cümle gibi “eriten heyecanlar”,” “sevgi duygulanımları”, Dolby dijital bir ses bombardımanı ile çevrelenmiş bol CGI’lı pürüzsüz yıkım görselleri, kısacası sanatla ilgisi olmayan hoşlukların tüketilmesi değildir burada söz konu olan. Schiller’den devam edelim, eğer trajik sanatın ilk yasası acı çeken tabiatı işlemekse, ikinci yasası da “acıya karşı ahlâki direnişin işlenmesidir.” “Patetik olan (coşkulu diye çeviriyor Gürsel Aytaç) yalnızca yüce olduğu ölçüde estetiktir” ve “yüce olan her şey yalnızca akıl kaynaklıdır.”
Max Richter’in Sarajevo’su mesela… Britanyalı bestecinin ilk albümü Memoryhouse’da yer alan bu hem minimal ama bir o kadar da görkemli yapıt, trajik müziğin yukarıda bahsettiğim tonal bütün gerekliliklerin yerine getirir. Hatta albümün tematik ezgisi olarak bütün parçalar boyunca dolanan sesler bir “Dies Irae” uyarlamasıdır. Parçanın bir çeşit vibrafon ile icra edilen basit ve çok geriden duyulan, yumuşak ama yarım karar sesleri ile tekinsizliğini de duyuran bir açılış arpeji vardır.
Bu arpej derinden gelen basların hemen ardından yükselen çok tiz bir çığlık ile birden yırtılıverir. Bu çığlık vardığı notadan temiz, parlak bir özgüvenle seslenen bir soprano gösterisi değildir. Sessel ortamı adeta yırtarak çıktığı notada karar veremeyen, önce bir tam ses öteye sonra ise bir yarım ses geriye devrilerek mutlak bir acıyı duyumsatmaya, acının duyuüstü temsiliyetini yakalamaya çalışan bu çığlıklara yavaş yavaş ama bu sefer derinden yükselerek kabaran öfkeli ve görkemli bir orkestra partisyonu eşlik etmeye başlar. Çığlıkların ve artık devreye giren Fransız kornalarıyla birlikte epik bir karakter almış orkestranın aynı yüksekliğe ulaştığı nokta, Sarajevo’nun bütün acılarını göğüsleyerek, savaşın hayasızlığına karşı ahlâki direnişini, iradi özgürlüğünü ilan ettiği noktayı temsil eder. Bu noktadan sonra bitap düşen çığlıklar yerini orkestraya bırakır, eser acıya karşı ahlâki direnişin işlendiği, arsız kötülüğe karşı yücenin dokunulmazlığını temsil eden büyük bir trajik yapıta dönüşür, bu dönüşüm ağırlığı içinde pesleşerek başladığı arpejlere döner.
Sarajevo gibi büyük yapıtlar, yaşadığımız çaresizliği acıdan kaçmadan aşmak ve öfkemize sıkı sıkı tutunarak, bize bu büyük kötülüğü yapanlara karşı oluşturacağımız ahlâki direniş için ilham kaynağıdır. Bu ilham insani iradenin, aklın ve ahlâkın temelidir, çünkü “akıllı varlığın bağımsızlığını ilan etmesi ve kendini eylemle ortaya koyabilmesi için pathos (coşku) var olmak zorundadır.”





