Şiddetin ardından sığınma evine uzanan bir hayatta kalma yolculuğu yaşayan Nur’un hikâyesi, dayanışma ve şefkatle yeniden kurulan bir hayatın mozaiğini anlatıyor.

En karanlık deneyimden bile bir mozaiğin güzelliğiyle çıkabileceğine inananlara…
Gözlerini açıyor; ilk hissettiği şey, yüzüne yayılan donuk bir ağrı değil, hissizlik. Bedeniyle ruhu arasında kalın bir cam duvar var. Hastane odasının tavanı ona bakıyor; o da floresan ışığa, gözleri kamaşıyor haliyle, hatta yanıyor. Başını çeviremiyor. Boynunda bir destek var, yüzünde sargılar, kolunda serum, düşleri bitmiş, o eksik biri. Yok. Doğru tanım bu. Bu, ben.
“Merhaba, ben sosyal hizmet uzmanıyım.”
Kimsen kimsin. Ancak ondan başka duyabileceği ses yok. Mecburen dinleyecek. Ölmediğine göre… Burada bitmemiş baksana.
Kadının sesi, o cam duvarı ilk delen şey oldu. Beden ve ruhu yeniden, ummadığı bir şekilde bütünleşiyor. Ağır bir geçiş bu ama sağlam. Kadının sesinin tınısı bu aslında. Günler sonra anlayacak. O haliyle fark ediyor elbette, hayallerdeki bir anne sesi gibi değil, annesinin kaypak sesi gibi de değil, sağlam bir kapı bu.
“Buradasınız,” diyor. “Güvendesiniz.”
Nur, bu benim tabii, gözleriyle cevap veremedi. Sadece dinledi. Adının Kudret olduğunu sonradan öğrendiği Kudret Selman ona ne olacağını, ne türde hakları olduğunu, hatta seçeneklerini anlattı. Bir sürü şey daha. Hatırladıkları arasında bir ev sözü geçti, bir sığınma evi, bir hat, bir telefon hattı, hatta bir avukattan bile bahsetti. Kelimeler, zihninde anlamsız cümleler halinde dolanıp duruyordu şimdi. Tek anladığı şey: “Güvendesiniz.” Bu mu? Bu bile tam değildi.
“Yaralar”, geçer dedi kadın. Yutkundum. Bu bendim. Demek istediklerim arasında “geçmez” sözü asılı kaldı. Bir titreme aldı beni. Günlerce geçmedi. Sargı bezleri bitti.
Sığınma evine geldiğinde, kapıdaki güvenlik kamerasına bakarken titriyordu. Bu benim. İçeri adım attığında, ortak salonda üç kadın çay içiyordu. Hepsi sessizce başını kaldırıp baktı. Gözlerinde merak yoktu. Sadece tanıma. Aynı dili konuşan, aynı savaştan çıkmış askerler gibiydiler. Bitik. Bu bizdik.
“Gel, otur,” dedi saçlarına aklar düşmüş bir kadın, yerini göstererek. “Çay taze.”
Nur, yüzündeki sargıların altında kızardığını hissetti. Herkes onun yaralarını görüyordu. Saklanacak hiçbir yer yoktu.
“Benim adım Lale,” dedi aynı kadın, önündeki çaydanlığa su eklerken. “Sol kaburgamda üç vida var. Seninkiler nerede?”
Soru o kadar beklenmedik, o kadar doğrudan ki, Nur şaşkınlıkla cevap verdi:
“Çenemde… ve yanağımda.”
Lale başını salladı. “Zor. Yemek yemek eziyet olur. Ben de ilk zamanlar nefes alamıyordum. Gel, sana yumuşak bir çorba yapayım.”
İşte o an, Nur ilk defa ağladı. Gözyaşları sargıların içine sızıp yanık yerlere değdi, acıttı. Ama bu, rahatlatan bir acıydı. Çünkü Lale, onun yüzündeki izleri değil, o izlerin günlük hayatta ne anlama geldiğini sormuştu. Yoktum. Görmüştü bunu.
Terapistinin ofisi, deniz manzaralı küçük bir odadaydı. Dr. Deniz, hep aynı koltuğa oturur, asla öne eğilmez, Nur’u rahatsız etmeden dinlerdi.
“Geçmiş akın edip geliyor,” diye fısıldadı Nur bir gün, gözleri yere bakarak. “Lavabo suyunun sesi… musluğu açtığımda, o gece banyoda yerde biriken suyu görüyorum. Suyun rengi… pembeydi.”
“Şu an buradasın,” dedi Dr. Deniz sakin bir sesle. “Odasın. Zemine bak. Ne görüyorsun?”
“Ahşap… parke.”
“Rengi?”
“Kahverengi. Açık kahverengi.”
“Deseni var mı?”
Nur, nefesini tutup baktı. “Evet… dalgalı çizgiler var. Bir ağacın halkaları gibi.”
“Güzel. Şimdi, o halkaları takip et. En dıştaki halkaya kadar git.”
Böylece beynindeki kısa devre yapan anıların fişlerini tek tek çekmeye başladı. Her seferinde biraz daha hafifleyerek çıkıyordu odadan. Nur’du bu. Ben.
Bir sabah, aynanın karşısında sargıların son katı da çıkarıldığında, nefesi kesildi. Yüzü tanımadığı bir yabancıya aitti. Çenesinde bir çizgi, yanağında hafif bir çöküntü… Gözlerinin altı morarmış gibi duruyordu, kalıcı izlerdi bunlar. Ben?
“İğrenç,” diye mırıldandı.
Ardından, yavaşça elini kaldırıp aynadaki kadına dokundu. Soğuktu cam. Ama parmak uçlarının altındaki yansıma, nefes alıp veriyordu. Yaşıyordu. Bu şimdilik yeterliydi.
O gün, ilk defa makyaj kutusunu açmayı denedi. Fondöten sürerken, fırça izlere değdiğinde durdu. Sonra, yavaşça geriye yaslandı. Fondöteni sildi. Temiz, çıplak yüzüne baktı.
“Savaşım bu,” dedi aynadaki kadına. “Saklamayacağım.”
Nur saklamadı, saklanmadı. Bendim bu, ben.
***
İki yıl sonra, Kudret Selman’ın ışığı, Dr. Deniz’in sesi, Lale’nin şefkati ile geçen o iki yıldan sonra, Nur aynı sığınma evinde gönüllü olarak çalışıyordu. Bir akşam, kapı çaldı. Genç bir kız, belki daha yirmisine bile basmamıştı, gözleri korkudan devasa açılmış, yanağında derin ve taze bir morluk vardı.
Nur kapıyı açtı. Karşılaştılar. Belki de buluştular. Kız, onun yüzündeki izleri gördü. Korkmuş ve yılmış gözleri iyice büyüdü, bir an geri adım atmak istedi.
Nur da yumuşak bir gülümsemeyle geri çekildi, içeri girmesi için alan açtı. Gir hadi. Biz birbirimizi biliriz.
“Merhaba,” dedi sakin bir sesle. “Ben Nur. Hoş geldin.”
Kız, tereddütle içeri adım attı. Yağmurda kalmış bir kedi yavrusuydu. Nur, onu buhar yüklü mutfağa götürdü. Çaydanlığı ocağa koydu. Suyun kaynamasını beklerken döndü ve yalın bir sessizlikte genç kıza baktı.
“Çayı nasıl seversin?” diye sordu. “Aç mısın? Sana Lale Teyze’nin yumuşak çorbasından yapayım mı?”
Genç kızın gözleri doldu. Sadece başını sallayabildi.
Nur, çorbayı ısıtırken pencereden dışarı baktı. Akşam güneşi, ötedeki binaların camlarına vuruyor, şehri altın bir mozaik gibi kaplıyordu. Kendi yansımasını gördü camda. Yüzünü. Unutulmuş günler gibiydi. Parça parça. Işık gözlerinde gezindikçe gülümsedi. Artık o izlerde korkunç bir geceyi değil, her gün yeniden kazandığı bir savaşı görüyordu.
Genç kıza çorbayı uzattı. “Al,” dedi. “İlk adım budur. Çorba.”
Kız, titreyen elleriyle kaseyi aldı. İlk kaşığı ağzına götürürken, Nur’un yüzüne baktı. Gözlerinde, “Ben de senin gibi olabilir miyim?” sorusu vardı.
Nur, ona doğru eğildi ve fısıldadı:
“Evet. Olacaksın. Parçaları bir araya getirince, bütünden daha güçlü oluyor. İnan bana.”
Dışarıda, şehir ışıkları yanmaya başladı. İçeride ise, kırıkkırıkkırık bir kalbin ilk ışıltıları. Mozaikler tamamlandıkça, en güzel hallerine kavuşurlardı. Ve Nur, kendi mozaiğinin en değerli parçasının -başkalarının karanlığını aydınlatabilme parçasının- yerine tam oturduğunu hissetti o zaman. Bu bendim işte. Mozaik.













