Şişli Belediye Başkanlığı’na, 31 Mart 2024’deki seçimlerde yüzde 66,59 oy oranıyla seçilen Resul Emrah Şahan, tutuklu bulunduğu Silivri’deki Marmara Kapalı Cezaevi’nden Medyascope’un sorularını yanıtladı.

Şişli tarihinin en yüksek oy oranıyla yüzde 66,59 ile belediye başkanı seçilen Resul Emrah Şahan, 19 Mart 2025’teki İstanbul Büyükşehir Belediyesi’ne yönelik operasyonda gözaltına alındı.
Emrah Şahan, 23 Mart’ta “Kent Uzlaşısı” soruşturması kapsamında “PKK/KCK terör örgütüne yardım etmek” suçlamasıyla tutuklandı. Şahan’ın tutuklu olduğu dosyada 11 ay geçmesine rağmen iddianame yazılmadı. Üstelik soruşturma gerekçe gösterilerek Şahan görevden alındı, yerine Şişli Kaymakamı Cevdet Ertürkmen kayyum olarak atandı.
“Terör” soruşturmalarına konu olan Kent Uzlaşısı, 31 Mart 2024 yerel seçimlerinde CHP ve DEM Parti arasında yapılan stratejik birliği ifade ediyordu. DEM Parti, Kent Uzlaşısı’nı “Kentin tüm dinamiklerinin üzerinde uzlaştığı adaylarla seçimlere katılmak” olarak tanımlamıştı. DEM Parti, bu strateji çerçevesinde, Batı illerindeki bazı seçim bölgelerinde aday çıkarmamış, CHP ile işbirliği yapmıştı.
11 aydır iddianamesi yazılmayan Kent Uzlaşısı soruşturması hakkında konuşan Şahan, “Bugün bu modelin ‘terör faaliyeti’ olarak suçlama konusu yapılması, Türkiye’de -hâlâ eksikleri olsa da- inşa etmeye çalıştığımız demokratik siyasal zemine doğrudan bir müdahale niteliği taşımaktadır” dedi.
“Kürt meselesi, siyasi restleşmelerin ya da taktiksel hamlelerin konusu olmamalı”
CHP’nin düzenlediği Toplumsal Barış ve Demokrasi Konferansı’nın fikir aşamalarını anlatan Şahan, “Toplumsal fay hatlarını, Kürt meselesini, kutuplaşmayı, sosyoekonomik eşitsizlikleri, bölgesel çatışmalara dair çözüm perspektifimizi, sosyal demokrat bir gelecek vizyonuyla ısrarla gündemimize almalıyız” diye konuştu.
Devamında CHP’nin Kürt sorunun çözümündeki rolüne dikkat çeken Şahan, “Kürt meselesi, siyasi restleşmelerin ya da taktiksel hamlelerin konusu olmamalıdır. CHP’nin ve bu konuda samimi bir çözüm arayışında olan tüm siyasi partilerin Kürt sorununda üstlenmesi gereken rol; inkârın, güvenlikçi reflekslerin ve geçici yaklaşımların ötesine geçerek, eşit yurttaşlık temelinde kalıcı bir demokratik çözüm hattı inşa etmektir” değerlendirmesinde bulundu.
- Fikri size ait “Toplumsal Barış ve Demokrasi Konferansı” düzenlendi. Konferans için “Dışarıyla kurulan güçlü bir bağ, derin bir nefes” nitelemesi yaptınız. Bu konferansın başta sizin ve partiniz için öneminden, anlamından bahseder misiniz?
Öncelikle bu toplantının ev sahibi olan Sayın Genel Başkanımız Özgür Özel’in, Türkiye’nin siyasal, toplumsal ve ekonomik sorunlarına bütüncül bir perspektiften, ortak aklı esas alan çözüm arayışı hepimizi motive ediyor. Silivri ziyaretlerinde bu yaklaşımı bire bir yaşıyorum. Son derece verimli ve anlamlı sohbetlerimiz oluyor. Bu sohbetlerin sonucunda Genel Başkanımız bu konferans fikrini alıp CHP’ye taşıdı ve gerçekleştirdi. Bu benim için onur vericidir.
Toplumsal Barış ve Demokrasi Konferansı fikri; ulusal ve bölgesel siyasal gerçekleri dikkate alan, Türkiye’nin kadim sorunlarını kurucu bir akılla ele almayı hedefleyen doğru bir siyasal hat arayışının sonucudur. Basından takip ettiğim kadarıyla iktidar adayı bir parti olarak CHP’nin bu duruşu, Türkiye’nin kaderini demokrasiden yana çizmek için mücadele veren herkese umut oldu.
Konferansı “dışarıyla kurulan güçlü bir bağ, derin bir nefes” olarak nitelemem boşuna değil. Çünkü bugün Türkiye’de siyaset, özellikle de muhalefet siyaseti, ciddi bir sıkışmışlıkla karşı karşıya. Siyasetin, siyasetçilerin adliyelere, uzayan hukuki süreçlere ve cezaevi duvarlarına hapsedilmesine karşı açık bir itirazdır bu konferans. Bu meseleler, koşullar ne olursa olsun, bizim meselemizdir. Toplumsal fay hatlarını, Kürt meselesini, kutuplaşmayı, sosyoekonomik eşitsizlikleri, bölgesel çatışmalara dair çözüm perspektifimizi, sosyal demokrat bir gelecek vizyonuyla ısrarla gündemimize almalıyız.
Bu buluşma, hem benim açımdan hem de partim açısından, baskı koşullarına rağmen siyasetin asli öznesinin hâlâ toplum olduğunu güçlü biçimde hatırlatan bir adımdır. Benim için konferans ayrıca şunu ifade ediyor: Tutukluluk, tecrit ya da baskı koşulları siyaseti durduramaz. Toplumla kurulan bağ, en zor zamanlarda bile yolunu bulur.
Son olarak, bu tek seferlik bir konferans değil, Ortak Gelecek buluşmalarının ilkidir. Bu başlangıcı bir niyet beyanı olarak okumak; Cumhuriyet’in ikinci yüzyılına dair meseleleri, toplumsal gerçeklerle uyumlu, yenilikçi bir “biz” vurgusuyla tartışmak hepimizin sorumluluğudur. Bunu yaptığımızda ve ısrarla sürdürdüğümüzde, bu kez o derin nefesi ülkemize aldıracağımıza inanıyorum.
- CHP’nin Kürt sorunun çözümünde nasıl bir rol üstlenmesi gerekiyor? Bu sorunun çözümü için siyasi partilerin, muhatapların gerekli samimi adımları attığını düşünüyor musunuz
CHP’nin kurucu parti olduğu gerçeği, nostaljik bir durum ve anlatı değildir. Aksine, bugüne dair bir sorumluluk hatırlatmasıdır. Tam da bu dönemde Kürt meselesine ilişkin yeni bir sayfa açılmaya çalışılıyor ve Cumhuriyet’in yeni yüzyılında hakikatli bir biçimde konuşulacak bir zemin aranıyorsa, bu zemini inşa etmek kurucu partiye düşer. Elbette Türkiye’nin değişimi ve dönüşümü, önümüzdeki dönem yalnızca CHP’nin değil, tüm siyasi partilerin kendi ideolojik bagajlarını yenilemelerinden geçiyor. Bize düşen, bugün kitle partisi olan CHP’nin kurucu parti özgüveni ve tarihsel sahipliğiyle “bu konuyu ben çözerim” demesidir. Öyle de olacaktır.
İşin tarihsel geçmişine baktığımızda, Birinci Dünya Savaşı sonrasında ulus-devletler sınırları, ulusal anlatıları ve resmî tarihleri tanımlanarak kuruldu. Yurttaşı tanımlamak, haklarını belirlemek, bu hakları kurumsallaştırmak ve etnik, bölgesel, dini ya da mezhebi farklılıklar içerisinde eşitlik politikası üretmek kolay değildi. Bugün bizi Ortadoğu’nun karmaşasından, kaosundan bir anlamıyla ayrıştıran temel unsur, Atatürk’ün laik Cumhuriyet öngörüsü ve sonrasındaki yüzyıllık demokratikleşme mücadelesi hikâyesidir. Evet, bu arayışta bedeller ödenmiş, hatalar yapılmış, devlet-toplum arasında pek çok kez güven ilişkisi zedelenmiş; ancak hep iyiye gidiş için mücadele verilmiştir. Bugün bizlerin yaşadığı hukuksuzluk bile bu çerçevede okunmalıdır.
İçinde bulunduğumuz zamanda ulusal ve bölgesel gerçekler, demokrasiyi güçlendirecek, eşit yurttaşlığı daha sağlam biçimde kurumsallaştıracak yeni adımlar atmamız gerektiğini gösteriyor. Eşit yurttaşlıktan kastımı yerel bir örnekle açıklayayım: Şişli’de birbirine çok yakın iki okul. Biri özel bir lise. Bu lisenin geçen sene verdiği mezunların tamamı yurt dışına gitti. Diğeri ise Kuştepe’de bir ilkokul. Bizim çocuklara verdiğimiz ‘bir öğün bizden’ desteği ile okullaşma oranı arttı. Anne, çocuğunun karnı doysun diye okula yollamaya başladı. Cumhuriyet’in fırsat eşitliği, bırakın bir ülkeyi; aynı ilçede, hatta aynı mahallede bile yok oldu. Bunu yeniden tesis etmek, yeniden kurmak ve eşitlemek, ancak güçlü bir değişim iradesiyle mümkün olacaktır. Bunu yaparken, kimliklerin, inançların, ideolojilerin de özellikle bu eşitsizlikler altında ezildiğini görerek, anlayarak yaklaşmalıyız. Yurttaşı dinlemek, anlamak ve yeni ihtiyaçlara göre hayatı yeniden kurmak zorundayız.
Sınır ötesinde savaş, içerde çatışma ve kutuplaşmanın bedelini geleceğimizle ödüyoruz. Bakın, kutuplaştırıcı ve çatışmacı bir siyasetin sonuçlarına güncel bir tartışmadan bakalım: Bugün kentlerde pek çok yoksul mahallede, geleceksizlik duygusuyla, yeni nesil çetelerin eline düşmüş Kürt, Türk, Alevi gençlerin; ne olduğunu bilmedikleri, bir efsane gibi sarıldıkları inanç ve kimlik değerleri çoğu kez kullanışlı bir malzemeye dönüşüyor. Aynı durum milliyetçi duyguların radikalize olduğu, şiddete yöneldiği durumlar için de geçerli. Özellikle kentlerde kimliğiyle, inancıyla, ideolojisiyle marjinalleştirilen yoksul, işsiz, umutsuz yeni kuşağın fırsat eşitliği ve kentte eşit yaşama hakkı, yerelden merkeze uzanan güçlü bir siyasi kültür değişimiyle kurulabilir.
Ahmet Türk’ün ‘Barışı konuşacak son nesil biziz’ sözünü bu açıdan çok anlamlı buluyorum. Güven, gelecek, aidiyet ihtiyacına karşılık gelmeyen eski siyaset biçimleri, bu gençleri kurtaramaz.
Esenyurt Şahintepe’deki, Arnavutköy’deki Kürt yurttaşın derdi; 2019 öncesi 60–70 dakikada bir gelen İETT’den başlar; iş, aş, yol; çocuğun gıdası, bakımı; insanca kentte yaşama hakkı ve bunu yaparken kimliğiyle var olabilme talebidir. Bu talebi, yukarıda bahsettiğim gibi, bütüncül bir siyasi kültür değişimiyle karşılayabilirsiniz. 2019 sonrası, özellikle İstanbul’da İmamoğlu ve diğer CHP’li tüm belediyelerde ortaya konan gündelik eşitsizliklere yönelik çözüm siyaseti (Kent Lokantası, kreş, süt, ücretsiz ulaşım, burs, yurt vb.) bir değişim dinamiği yarattı. Sonrasında bunun hasadını 26 belediye alarak İstanbul’da gösterdik. Keza tüm Türkiye’de CHP’nin yerelde birinci parti olmasıyla bunu ispatladık. İşte bugün yürütülen tüm bu operasyonlar, bir anlamıyla bu çabaya; siyasetin yeniden inşasına yönelik iradeye dönüktür. Yerel siyaset bu anlamda çok önemlidir. Değişim yerelden yeşermiştir ve mutlaka devam edecektir.
Bahsettiğim siyasi kültür değişimi; demokrasiyi savaş, göç ve ekonomik krizler ekseninde tali bir başlık olarak gören otoriter eğilimli iktidarın sürmesi adına pazarlık yürüten Batı’ya da önemli bir cevap niteliği taşır. Şu an herkes görüyor ki CHP, bu yeni hattı kurmak ve güçlendirmek için tarihsel bir sorumluluk üstlenmektedir.
Bugün Kürt meselesinin ele alınış biçimi, konjonktüre bağlı olarak sık sık değişmektedir. Kürt meselesi, siyasi restleşmelerin ya da taktiksel hamlelerin konusu olmamalıdır. Bellekte acılar, kayıplar, ağır hikâyeler vardır. Gerçek bir çözüm için şeffaflık, samimiyet, muhataplık, Meclis zemini ve toplumsal rıza şarttır. Dolayısıyla CHP’nin ve bu konuda samimi bir çözüm arayışında olan tüm siyasi partilerin Kürt sorununda üstlenmesi gereken rol; inkârın, güvenlikçi reflekslerin ve geçici yaklaşımların ötesine geçerek, eşit yurttaşlık temelinde kalıcı bir demokratik çözüm hattı inşa etmektir.

- Son olarak Milli Dayanışma Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu’nun ortak raporunun yazımı için parti temsilcileri bir araya geldi. Ortak rapordan umutlu musunuz, beklentiniz ne?
Farklı siyasi partilerin temsilcilerinin bir araya gelerek ortak bir rapor hazırlaması, Türkiye’nin bugünkü siyasal iklimi düşünüldüğünde başlı başına kıymetli bir adımdır. Elbette bu rapor, tek başına bütün sorunları çözmez. Ancak asıl önemli olan, konuşabilme ve birlikte düşünebilme iradesinin yeniden görünür hâle gelmesidir.
Eğer bu ortak rapor, Meclis’e, yerel yönetimlere ve sivil topluma yayılan gerçek bir barış zemini yaratabilirse, o zaman anlamlı bir başlangıçtan söz edebiliriz. Özellikle hukuki düzenlemeler; Anayasa Mahkemesi ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarının uygulanması ile kayyım uygulamalarının sona erdirilmesine yönelik adımlar, yurttaşlarımızda her geçen gün daha fazla yerleşen “adaletten umudu kesme” duygusunu tersine çevirebilir.
Barışın bir siyasi strateji başlığı olmaktan çıkıp toplumsal bir gerçeklik hâline gelebilmesi için, bu raporun özenli ve kapsayıcı bir anlayışla hazırlanması gerekir. Benim gözlemim, Cumhuriyet Halk Partisi’nin bu sürece yaklaşımının ve beklentisinin de tam olarak bu yönde olduğudur.
Süreçte toplumun desteğini ve umudunu gerçek bir rızaya dönüştürmek açısından, bu rapor ve sonrasındaki adımlar önemli bir fırsat sunmaktadır. Barış sürecinin kaçınılmaz bileşenleri olan yasal düzenlemeler, demokratikleşme, toplumsallaşma gibi başlıkların; gündelik siyasetin ve seçim hesaplarının dışında samimiyetle ele alınması şarttır. Ancak, Kent Uzlaşısı kapsamında tutuklu kalan tek belediye başkanı olarak, süreci yürüten iktidar aklı açısından bir samimiyet sorunundan da söz etmem gerekir. Şu anda hala Şişli Belediyesi başkanlık makamında kayyum olduğu çelişkisini görmezden gelmem mümkün değildir.

- Süreçten ve Kürt sorunun çözümünden bahsediyoruz fakat Kürtlerle siyasi işbirliği yapmakla suçlanıyorsunuz. Kent Uzlaşısı olarak bilinen soruşturma kapsamında 23 Mart’ta tutuklanmıştınız, 11 ay geçmesine rağmen henüz bir iddianame dahi hazırlanamadı. Kent Uzlaşısı’nı ve bunun “terör” faaliyeti olarak suçlama konusu yapılmasını nasıl değerlendiriyorsunuz?
Kent Uzlaşısı olarak adlandırılan soruşturmalar; siyasi partilerin kendi yetkili kurullarında aldığı kararlar doğrultusunda, yerel düzeyde toplumsal temsili ve birlikte yönetme iradesini güçlendirmeyi amaçlayan meşru ve demokratik bir siyaset modelini hedef almaktadır. Cumhuriyet Halk Partisi bu yaklaşımı, Türkiye’nin bütün renklerini kapsayan bir demokratik zemin olarak tarif etmiş ve buna “Türkiye İttifakı” adını vermiştir.
Ben de bu ittifak modelinin uygulandığı iki seçimde aday oldum: 2019’da Şişli Belediye Meclis Üyesi olarak, 2024’te ise Şişli Belediye Başkanı olarak. DEM Parti açısından Kent Uzlaşısı, CHP açısından ‘Türkiye İttifakı’ olarak adlandırılan bu siyaset; halkın farklı kesimlerinin yerel yönetimlerde birlikte söz sahibi olmasını hedefleyen açık, şeffaf ve meşru bir yöntemdir.

Bugün bu modelin “terör faaliyeti” olarak suçlama konusu yapılması, Türkiye’de —hâlâ eksikleri olsa da— inşa etmeye çalıştığımız demokratik siyasal zemine doğrudan bir müdahale niteliği taşımaktadır. On bir ayı aşkın süredir tutukluyum ve ortada hâlâ bir iddianame yok. Suç yok, delil yok, mahkeme yok. Hukuk devletinde bunun hiçbir karşılığı olamaz. Belediye başkanlarının tutuklanması, yurttaş iradesinin susturulması anlamına gelir.
Ben Şişli Belediye Başkanıyım ve Şişli Türkiye’nin küçük bir özeti gibidir. Türkiye’de hangi kimlik, yaşam tarzı, inanç ve etnisite varsa, Türk, Kürt, Roman, Alevi, Sünni, Müslüman, Gayrimüslim herkes Şişli’de yan yana yaşar. Tam da bu nedenle, yaşadığım gerçekliğe dayanarak bu ülkenin yurttaşları arasında ayrım yapmadan barışı, eşitliği, birlikte yaşamı ve demokratik siyaseti savunuyorum. Bu sayede Şişli tarihinde en yüksek halk desteğini aldığıma inanıyorum. Şişli halkı da, var olsunlar, kayyuma karşı çıkarken, bizim yönetim anlayışımızı ne kadar özlediklerini de her fırsatta dile getiriyorlar.
Yerelden yükselen bu deneyim, Türkiye’nin geleceğinde demokrasiyi nasıl hep birlikte kurabileceğimizin de en somut göstergesi olacaktır. Demokrasiyi askıya alan kayyum siyasetine karşı, Şişli’den Esenyurt’a, Mardin’e Türkiye İttifakı’nı güçlendirdiğimiz ölçüde, Türkiye daha adil, daha özgür ve daha barışçıl bir geleceğe yürüyecektir.







