Bilgehan Uçak yazdı: Edebiyatın sınırında bir sefaretname

Büyükelçi Tunç Üğdül, hatıratının giriş bölümünde, hariciyeci olma tutkusunun içine nasıl düştüğünü ve kim tarafından düşürüldüğünü anlatır.

“(…) Yavuz Gör, bana herhangi bir telkinde bulunmaksızın meslek tercihime esin kaynağı oluşturdu. Aslında rahmetli, çeşitli niteliklerine rağmen mesleğin en üst düzeyi olan Büyükelçilik seviyesine ulaşamamış olması nedeniyle bu sahada özel bir rol model de teşkil etmiyordu. Bu durum esasen kendi tercihlerinden, kimi zaman kişisel önceliklerinin mesleğin gereklerinin önüne geçmesinden kaynaklandı.”

Üğdül şöyle devam ediyor.

“Sevdiği Balkanlar coğrafyasında Başkonsolosluk görevleriyle yetindi. Gerek uzaklarda gerek merkezde daha fazla sorumluluk gerektiren ve muhtemelen de daha sorunlu mevkileri istemedi. Ancak öncelikle keskin zekası, kültürel birikimi ve çok özel belagati, hoş sohbeti, etrafındakilerin hepsinin saygısını uyandırdı.”

Yavuz Gör, belli ki, o dönemin pek çok hariciyecisi gibi mesleğini kimliğinin bir parçası yapmış; zira, eskinin diplomatları tavırları, zevkleri ve kentsoylu bir imbikten süzülmüş zarafetleriyle mesleklerini adeta yaşarlardı.

1922 doğumlu Yavuz Gör, Galatasaray’dan Mülkiye’ye, oradan da Hariciye’ye geçmiş.
Vaşington’da beş, Meksika’da bir sene, sonra Afganistan, Bulgaristan, Norveç, Romanya, Lübnan…

Edebiyatın sınırında bir sefaretname
Edebiyatın sınırında bir sefaretname

37 senelik memuriyetin ardından emekli olmuş.

Kimbilir hangi tasarrufların neticesi, büyükelçi olma hakkı kazansa da hiç büyükelçilik yapmamış.

“1973 yılında, Beyrut’ta elçi-müsteşar iken, o zamanki bakanımız Sayın Bayülken’in imzası ile bir telgraf almıştım. Baremin birinci derecesine ‘terfian’, büyükelçi olduğumu içeren bu telgrafa, teşekkürle cevap verdik. Ancak o sırada Beyrut’ta bir büyükelçimiz vardı. (…) Bu nedenle, ben de, büyükelçiliğe terfi etmiş olmakla beraber bir büyükelçilikte iki tane büyükelçi olamayacağına göre, elçi-müsteşar sıfatını devam ettirip işleri yürütmeye çalışıyordum…”

Edebiyatın sınırında bir sefaretname

Elimdeki incecik kitabı Seyahatname 1996’da yayımlanmış.

Kitabın adı bir tuhaf, sanki Evliya Çelebi’nin rüyasında heyecandan şaşalayarak bambaşka bir şey söylemesi gibi Yavuz Gör de editör sorunca “sefaretname” yerine “seyahatname” demiş herhalde…

Bu isim tercihi beni hakikaten şaşırttı çünkü ikisi arasında ciddi bir fark var; bunun sadece sefirlik yapmamakla ilgili olduğunu da sanmıyorum -Yavuz Gör, çeşitli yerlerde Başkonsolosluk görevlerinde bulunmuş.

Sefaretnamenin aksine seyahatname, son kertede, edebiyatın bir parçasıdır.

Gelgelelim, Yavuz Gör’ün Seyahatname adını verdiği sefaretnamesini okumaya başlayınca, daha ilk sayfalarda, elinizdeki kitabın aynı zamanda yabana atılamayacak bir edebiyatçı tarafından yazılmış olduğu intibaına kapılıyorsunuz.

Bir edebiyatçının detayları kaçırmayan “müdekkik nazarları” muhteşem bir edebi üslupla birleşmiş.

Şimdi, Yavuz Gör’ün bir medceziri andırır şekilde diplomatlık ile edebiyatçılık arasında gidip gelen anlatımına biraz bakalım.

“Uçakta, ben hariç galiba herkes uyuyor, yahut uyur gibi yapıyor. Bir viski, bir viski daha. Hiçbir şey değiştirmiyor bu… Herhalde, kalkıştan 3-4 saat geçmiş olmalı sanıyorum… Saate bakıyorum. 12 dakika… Hepsi bu. Kulağıma getiriyorum saati. Maalesef işliyor… Birden hostesler herkesi uyandırıyor. Kemerler takılıyor, sigaralar söndürülüyor. ‘Elektrik fırtınası gireceğiz’ diyorlar… Uçak, elektrik fırtınasına giriyor. Benim bilincim de az galiba olup bitenden soyutlanmak için, anılar anaforuna dalıyor.”

Gör, okuma zevkini çoğaltan iç kafiyeyi kitap boyunca kullanmış.

“1941… Şimdi sırada Balkanlar var… Biz okulu bitirmek üzereyken Girit’e kadar indi Almanlar…”

Derken, 40’ların Ankarasına direksiyon kırıyor; kâh meyhanede Garipçi şairlerle içiyor, Ataç’la laflıyor, “biraz paralanınca” bu kez soluğu meşhur Baba Karpiç’in lokantasında alıyor.

“Karpiç’te keman çalan Macar kızını dinlemeye gidiyoruz. Devrin bakanları, milletvekilleri, İngiliz, Alman, Rus memurları, casusları… Herkes burada.”

Vaşington’da görevliyken McCarthy ile aynı apartmanda oturmuş, “1954 yılının bir kış günü” dönemin büyükelçisi Feridun Cemal Erkin, Türkiye’nin Amerika’ya olan borçlarının silineceğine dair yaptığı görüşmeyi Yavuz Gör’e dikte ettirmiş -maalesef, Büyükelçi Erkin ne yazık ki Merkez’den beklediği desteği alamamış-, Monterrey’de Pancho Villa’yla aynı otelde konaklamış, 1960’ın şubat ayında, bir üçlü zirveye katılan Cumhurbaşkanı Bayar’ı Kabil’e dair bilgilendirmek ona düşmüş…

1958’de, altı senelik Vaşington ve Meksika görevinin ardından Paris’e geldiğinde şu tespitte bulunuyor.

“Paris’te, eski arkadaşlarla iki gün, Victor Hugo Bulvarı üzerinde, kendi halinde bir otel. Doğru dürüst ısıtılmamış. Banyo yapmak için, Madam’a rica ediyorsunuz, ‘duş’u açıyor. Bir parça sabun veriyor, 5 frank alıyor. Avrupa 1958 yılında hala Amerika’dan 50 yıl geride…”
Norveç’i de olanca şiirselliğiyle anlatmış.

“1966 Mayıs ayından 1967 Kasım ayına kadar sürdü Oslo görevi… Ekim’den sonra gök karardı, gece oldu. Durmadan gece sürdü Nisana kadar… Sonra, hızlı uzamaya başladı günler.”

Köstence ve Burgaz’da uzun süre Başkonsosluk görevlerini üstlenen Yavuz Gör’ün Norveç Kralı’na dair anlattığı anekdotla bitireyim.

“Bir gün, Ankara’dan gelecek kuryeyi karşılamak için havalimanına gittim. Bekleme salonunda, Norveçliler kahvelerini içip pipolarını tüttürüyor. Dış kapı açıldı ve Kral, yanında yaveri bir deniz subayı ile içeri girdi. Ben, herkes ayağa kalkacak, Kral’ı selamlayacak sanırken, Kral ‘esas duruş’a geçti ve halkını selamladı.”

Seyahatname, ilginç olayların ötesinde, edebiyatın sınırlarında dolaşan bir kitap.

Medyascope'u destekle. Medyascope'a abone ol.

Medyascope’u senin desteğin ayakta tutuyor. Hiçbir patronun, siyasi çıkarın güdümünde değiliz; hangi haberi yapacağımıza biz karar veriyoruz. Tıklanma uğruna değil, kamu yararına çalışıyoruz. Bağımsız gazeteciliğin sürmesi, sitenin açık kalması ve herkesin doğru bilgiye erişebilmesi senin desteğinle mümkün.