Tanımlamak her zamankinden daha zor. Aşk hakkında kurduğumuz onca iddialı cümlenin hiçbirinden emin değiliz artık. Üstelik aşkın iki kişilik olduğunu söyleyenler çoktan yanıldı. Aşkta her zaman aşıkların başkaları da oldu. O halde “başkaları” dediğimiz kim ve aşıkların kuyusunu nasıl kazıyor? Bazen de kendi benliğimizin hangi karanlık köşesi bir başkası olup aşkın yoluna taş koyuyor? Lavin Goncagül Yılmaz anlatıyor…
Ne olsaydı ya da ne hiç olmasaydı insanlık aşk uğruna bu kadar acı hikaye biriktirmezdi?
Tam da düşüncenin bu kıvrımında, Charlotte Perkins Gilman’ın sarı duvar kağıtlı odasına çıkıyor yolum. Orada isimsiz bir kadının; kocası ve aynı zamanda doktoru olan John tarafından nasıl bir “şefkatle” silindiğine şahitlik ettiğimizi hatırlıyorum. John karısını anlamıyor, onu sadece kendi rasyonel dünyasında bir “vaka” olarak kurguluyor. Sevilen kadının kendi hayatı üzerine düşünmesinin “en kötü şey” olarak dayatıldığı bu aşkta, “başkaları” artık odanın dışındakiler değil, kadının yatağının başında bekleyen otoriter şefkatin ta kendisi oluyor. Gizli gizli acısını yazdığını anladığımız kahramanımızın doğum sonrası depresyonundaki yalnızlığını ve dönemin birçok kadını gibi “histeri” parantezine sıkıştırıldığını daha ilk anlarda bile sezebiliyoruz.
‘Bazen daha az itirazla karşılaşsaydım, toplum içine daha çok karışsaydım ve hayatımda daha çok heyecan olsaydı durumum nasıl olurdu diye hayal kuruyorum. Fakat John, yapabileceğim en kötü şeyin durumum üzerine düşünmek olduğunu söylüyor ve itiraf etmeliyim ki bu her zaman kendimi kötü hissetmeme yol açıyor.’


1980 baskısı, Random House Yayınları (birçok baskının aksine bu kapakta
doğrudan kadını görürüz)
1892’de Amerikalı feminist yazarın kendi hayatından da izler taşıyan Sarı Duvar Kağıdı öyküsü bugün okurların aklına ister istemez şu soruyu getiriyor. Sesi kısılan, duyguları anlaşılmayan odaya hapsedilen kadının ünlü doktor kocası dönemin katı doğrularına yenilmiş olabilir miydi? Hatta John’ın kitaplığında DSM-5 olsaydı belki de çok duyarlı bir eş olurdu. Dilinde “serotonin” ve “postpartum” gibi teknik kavramlarla karısının acısına bol isimli şifa arayabilirdi. Yazmayı yasaklamak şöyle dursun karısını yazmaya ve üretmeye teşvik edebilirdi. Dolayısıyla o sarı kağıtları parmak uçlarımız sızlayana dek yoldurmak istenen acı aşk hikayesi hiç var olmamış olurdu.

1892 yılında Charlotte Perkins Gilman’ın bizzat maruz kaldığı ve öyküsüne ilham veren “dinlenme kürü” (rest cure) ve o dönemdeki histeri tedavisi anlayışını yansıtan bir görsel.
Gilman’dan Geber Aşkım’a
Bugünlerde o loş ve havasız odanın kapısını yavaşça aralayıp, aradan geçen koca bir yüzyılı arkada bırakarak günümüzün uçsuz bucaksız ama bir o kadar da klostrofobik taşrasındaki bir aşkı izliyoruz. Ekran biraz dar, 19. yüzyılın havasız odasından 21. Yüksek çözünürlüğe sıkışmış yalnızlığı birbirine karışıyor gibi. Gözlerimizi ovuşturup bakınca Ariana Harwicz’in aynı adlı kitabından Lyne Ramsay tarafından sinemaya uyarlanan Geber Aşkım (Die My Love) olarak karşımıza çıkan filmde de o asırlık sancının modern yüzünü görüyoruz.
Grace’in dünyasında artık John gibi yazmasını yasaklayacak bir adam yok. Aksine, karşımızda karısını yazmaya teşvik eden, anlayışlı ve aşık bir adam olan Jackson var. İmrenilesi sahnelerle başlayan güzel aşkta henüz bebek de yok… Gilman bu tabloyu görse, belki de tüm meselelerin hallolduğuna inanabilirdi. Fakat Ramsay’in kamerası Grace’i 1.33:1’lik dar bir kareye hapsederken; aşkın sinematografik bir kafese dönüşeceğinin ip uçlarını veriyor. Grace’in gözlerindeki o huzursuz boşluk, “anlamanın” bazen sadece yeni bir dilsizlik türü olduğunu fısıldıyor.

Jackson’ın yakınından kalan uzak ve büyük evde roller de bir süre sonra genişliyor. Artık mutlu aşkta bir bebek de var. Ama bir şeyler canımızı sıkmaya başlıyor. Grace neden “iyi bir anne” olmak zorunda hissederken arzularını da açıkça göstermenin bir çelişki olduğunu düşünüyor? Ya da Jackson bebeği için neden muhteşem bir baba olma endişesi taşımıyordu? Jackson evden fiziksel olarak koparken Grace zihinsel olarak eve hapsolduğunda, Sarı Duvar Kağıdı sayfaları kadınlar için bir kere daha açılıyor. Doğum sonrası süreçte çevresindeki herkesin “muhteşem bir anne” yaratma çabası, Jackson’ın görece iyi bir baba olmaya bile ihtiyaç duymamasıyla birleşince aşk iç sızlatan bir ayrıntıya dönüşüyor. Jackson’ın steril “nezaketi” ise Grace’in hayvani bir çığlıkla (havlayarak, inleyerek) yırtmaya çalıştığı o dilsizliği daha da derinleştiriyor.

Jackson, Grace’i hâlâ derinden okuyamıyor; yazarlığının tükenmesini, anneliğin o ezici yükünü kavramaya bir adım bile yaklaşmıyor. Sanki erkeklik ve aile yapısı hâlâ o 19. yüzyılın korunaklı, sarsılmaz ve zamanın dışında hapsolmuş gibi… Zaman Jackson ve başkaları için hiç geçmemiş; her şey başladığı günkü kadar yekpare ve statik. Oysa Grace, üzerine yapıştırılan o “histerik” etiketini çoktan yırtıp atmış; 21. yüzyılın modern, huzursuz ve her şeyi analiz etmenin yüküyle ağırlaşmış o çıplak yalnızlığında kendi kalıbına sığamıyor. Aşkın yeni düğümü tam burada; asılı kalan o “evlilik ve erkeklik” kalesi ile Grace’in 21. yüzyıldaki modern yalnızlığının aynı yastıkta birbirine sadece teğet geçmesinde başlıyor. Çift aşkla kalmanın bir yolunu ararken yüzyılların yorgunluğuyla sormaya devam ediyoruz.
Peki bu dilsizlik ve huzursuzlukla bugünlerde aşkı ne yapacağız?
Wilhelm Schmid bize rehberlik etmek istiyor. “Aşk Neden Bu Kadar Zordur ve Yine de Nasıl Mümkün Olur?” kitabıyla aşkı arayanlara, bulup da korumak isteyenlere gündelik dille ve çağımızdan örneklerle iç rahatlatan önerilerde bulunuyor. Belki asırlık uyumsuzlukların; kadınların erkeklere, erkeklerin kadınlara, başkalarının kendiliğimize ve kendiliğimizin başkalarına yaşattığı o karmaşık dertlerin bir nebze rahatlaması için felsefe ve psikolojinin harmanlandığı bu sese de kulak verebiliriz.

İletişim Yayınları Almanca baskı
Çeviri: Tanıl Bora

Schmid, aşkı ulaşılmaz bir ideal olmaktan çıkarıp onu gündelik hayatın sıkıntılarına, yani o meşhur “standart sorunlara” indirgiyor. Para, cinsellik ya da bir çorabın nerede durması gerektiği gibi rutin detaylar, Schmid’in evreninde ilişkinin dışındaki engeller değil; bizzat sevginin işlendiği o “Aşk Okulu”nun ana müfredatıdır. Belki de aşıkların düştüğü hata, sevmeyi doğuştan gelen bir yetenek sanmalarıydı. Oysa bu müfredat bize; ötekinin yabancılığına, dilsizliğine ve hatta o rutin huzursuzluklarına yer açmayı, yani sevmeyi bir zanaat gibi öğrenmeyi öğütlüyor. Aşkın dönüştüren, yenileyen, acımasızlıktan değil şefkatten beslenen tarafını büyütebilmeyi bazen üzülerek bazen de mutluluğun zirvesinde yaratabileceğimizi söylüyor. Schmid kadın veya erkek ayırmadan, aşka karar verebilmenin kusursuz değil ama daha mümkün bir aşkı büyütebileceğini bölümler okuyucuya anlatıyor. Yazarın söylediği gibi, aşk bir yetenek değil bir pratikse; belki de yapmamız gereken şey, birbirimizi sürekli anlamlandırma çabasını biraz gevşetmektir.
Ben yine de kontrollü iyimserlikten yanayım. Hem aşk için hem de ben ve içimdeki başkaları için… Çünkü görüyorum, o sarı duvar kağıtları hâlâ bir yerlerde duruyor aslında. Sadece desenleri değişti, odaları büyüdü, ekranlara sığdı. Ama kadınların ve erkeklerin birbirine söyleyemedikleri şeyler aynı kaldı. Belki aşk, başkalarını hayatımızdan çıkarmak değil; onların varlığıyla birbirimize yer açmayı öğrenmektir. Ve belki de bu yüzden, ne kadar uğraşırsak uğraşalım, aşk her zaman biraz dilsiz kalacak.




