Nüfusuna nispetle tarihin en derin yarası ve belki de en büyük kıyımı olarak kayıtlara geçecek olan Gazze trajedisi, bize asıl tehdidin hayali düşmanlardan veya alışılagelmiş ittifaklardan değil, bambaşka bir ufuktan doğabileceğini anlatıyor. Bugün Gazze’nin, dün Irak ve Afganistan üzerine çöken kabusun, yarın bir başka coğrafyayı nefessiz bırakmayacağının hiçbir teminatı yok.
ABD’nin II. Dünya Savaşı’ndan bu yana yürüttüğü askeri müdahaleler, “liberal dünya düzenini koruma” iddiasıyla yapılsa da ortaya çıkan insani maliyet, bu iddianın temel bir çelişkisi. Farklı akademik çalışmalara göre, ABD’nin sadece 11 Eylül sonrası “Terörle Mücadele” adı altında yürüttüğü savaşlarda (Irak, Afganistan, Pakistan, Suriye, Yemen) doğrudan şiddet nedeniyle yaklaşık 900 bin ile 1 milyon arası insan öldü. Öte yandan II. Dünya Savaşı’ndan bu yana ABD, 30’dan fazla ülkede rejim değişikliği denedi veya askeri müdahalede bulundu. Etnik/mezhepsel parçalanmalar, elbette içerdeki yapıların kırılganlığı, ülke içindeki mezhepçi aymazlığın yanı sıra bölgeye yakın zamanlarda yapılan müdahalelerin mirasıdır.
Öte yandan İsrail’in kuruluşu ve sonrasındaki genişleme stratejisi, bölge için sadece askeri değil, “ontolojik” bir tehdit haline gelmiş durumda. İsrail’in fiili işgal işgaller sürecinde hayatını kaybeden Filistinli ve Arap sayısı yüz binlerle ifade edilmekte. 1948’de 700.000 olan mülteci sayısı, bugün torunlarıyla birlikte 6 milyonu aşarken bu durum, bölgedeki demografik istikrarsızlığın en büyük kaynağının ne olduğunu gayet açıkça gösteriyor.
Bu rakamlar tek başına bir sayı değil, bölgedeki istisnai halin kanıtıdır. ABD ve İsrail, bölgeyi bir “hukuksuzluk alanı” olarak kurguluyor. Rakamların bu kadar yüksek olmasının nedeni, bölge insanının hayatının “feda edilebilir” olarak görülmesidir. İsrail duvarlar, Demir Kubbe, işgallerle kendi güvenliğini artırdıkça çevre ülkelerin güvensizliği artıyor. Bu da bölgeyi bitmek bilmeyen bir silahlanma yarışına sokuyor. ABD’nin müdahaleleri bölgede “başarısız devletler” yarattı. Bu boşluk, IŞİD gibi yapıların doğmasına neden olarak istikrarsızlığı kalıcılaştırdı. ABD ve İsrail için güvenlik, bölgeyi istikrara kavuşturmak değil; bölgedeki istikrarsızlığı ‘yönetilebilir bir güvenlik sorunu’ haline getirerek bölge üzerinde Demokles’in kılıcı gibi sallanmayı sürdürüyor.

Orta Doğu’da hayatta kalma ve hegemonya kâbusu
Uluslararası ilişkiler sahnesi, çoğu zaman iyimserlerin iddia ettiği gibi hukuk ve ahlakın hüküm sürdüğü bir mahkeme değil; John Mearsheimer’ın tabiriyle, her aktörün kendi başının çaresine bakmak zorunda olduğu anarşik bir ormandır. Bu ormanda trajedinin başrol oyuncuları ise, kendi güvenliklerini sağlamak adına tüm bölgeyi kalıcı bir güvensizliğe mahkûm eden siyasetlerdir.
Mearshimer’a göre ABD ve İsrail’in saldırganlığı bir karakter kusuru değil, yapısal bir zorunluluk. Uluslararası sistemde devletleri koruyacak merkezi bir otoritenin yokluğu yani kaos, her devleti şu yakıcı soruyla baş başa bırakır: “Komşumun yarın bana saldırmayacağından nasıl emin olabilirim?” Cevap basit ama yıkıcıdır: “Asla emin olamazsın.” İşte bu belirsizlik, bölgedeki aktörleri “güç maksimizasyonu” yapmaya, yani olabildiğince silahlanmaya ve rakiplerini zayıflatmaya iter.
ABD’nin Orta Doğu’daki varlığı, “Uzaktan Dengeleme” teorisinin en somut örneğidir. Batı Yarımküre’nin tartışmasız hâkimi ABD, kendi bölgesinde yakaladığı güvenliği korumak için Orta Doğu’da rakip bir bölgesel gücün çıkmasına asla izin vermez. Irak’ın işgali, Suriye’nin parçalanmışlığı veya bölge ülkelerine yönelik ekonomik ambargolar; birer “demokrasi getirme” çabası değil, bölgeyi istikrarsızlaştırarak kimsenin “başını kaldıramamasını” sağlama stratejisidir.
İsrail ise “Saldırgan Realizm” teorisinin laboratuvarıdır. Hayatta kalmayı mutlak askeri üstünlükte ve komşularının zayıflığında gören bu anlayış, beraberinde güvenlik ikilemini getirir. İsrail kendi duvarlarını yükseltip nükleer kapasitesini artırdıkça, bölge ülkeleri daha fazla silahlanmaya yönelir. Bu korku kaçınılmaz bir silahlanma yarışını ve kalıcı kaosu doğurur. Bu mutlak güvensizlik hali, bölgedeki otoriter yönetimleri besleyen bir dinamiğe dönüşür. Ankara, Riyad, Tahran, Kahire hattında bir güvenlik mimarisi kuramazlarsa, ABD’nin “dengeleyici” oyuncağı olmaya devam edeceklerdir. Kaos, bu sistemin bir hatası değil; bizatihi tasarımın kendisidir.

Güvenliğin ötesinde: Orta Doğu’da “Kurgulanmış tehdit” ve egemenliğin sonu
Geleneksel güvenlik anlayışı, tehdidi sadece sınırda beliren bir tank namlusuyla ölçer. Ancak somut yaşanan gerçekler bize güvenliğin aslında bir “dil oyunu” ve “politik bir inşa” olduğunu öğretir. Bugün Orta Doğu’da ABD ve İsrail’in yarattığı sarmal, statik bir askeri tehditten ziyade, bölgenin DNA’sına nüfuz eden çok boyutlu bir güvenlikleştirme operasyonudur. Küresel sistemin en büyük gücü, ateşledikleri füzelerden ziyade, kavramları “güvenlikleştirme” yetenekleridir. Bir mesele “varoluşsal tehdit” olarak etiketlendiğinde, o konu normal siyasetin dışına çıkarılır. “Terörle mücadele” veya “nükleer yayılım” gibi kavramlar, bu iki güç tarafından birer söz-eylem olarak kullanılır.
Bu durum, uluslararası hukukun askıya alındığı bir “olağanüstü hal” yaratır. Bölge halkları için bu süreç, hukuki özneler olmaktan çıkıp Agamben’in deyimiyle “çıplak hayata” mahkûm edilmek demektir. Bir suikastın veya işgalin “güvenlik gerekçesiyle” meşrulaştırılması, bölgedeki demokratik tartışma zeminini yok ederken, şiddeti tek çözüm haline getirir.
Tehdit sadece askeri değildir; ABD-İsrail ekseni bölgeyi beş ana sektörde felç eder. Askeri ve Siyasi alanda ürettiği politikalarla sadece işgallerle değil, “rejim değişikliği” projeleriyle devlet kapasiteleri çökertilir. Ardından ambargolarla toplumlar nefessiz bırakılırken, su ve enerji kaynakları jeopolitik birer silah olarak kullanılır. Toplumsal alanda ise kimlik çatışmaları körüklenerek, bölge halklarının ortak bir “biz” duygusu geliştirmesi engellenir. Bu çok boyutlu kuşatma, bölge ülkelerini kendi iç sorunlarıyla boğuşan, dışarıya bağımlı ve “felç edilmiş” yapılara dönüştürür. Elbette suç daima “Dış güçler”de değildir. Bölge halklarının yetersizliği, bilinç eksikliği ve Cezayirli düşünür Malik Bin Nebi’nin ifadesiyle sömürüye müsait olma hali, söz konusu güçlerin işini kolaylaştırır.
Güvenlik yerel aktörlerin bir bütün halinde inşa edeceği bir kavram olsa da Orta Doğu’da bu olgu, bir “güvensizlik kompleksi”ne dönüşmüştür. İsrail’in Filistin’deki her hamlesi, Türkiye’den Mısır’a, Ürdün’den Körfez’e kadar tüm aktörlerin güvenlik algısını bozar. Burada ABD, bölge dışı bir aktör olarak devreye girer. Sistemin “dengeleyicisi” gibi görünse de aslında bu güvensizlik dalgalarını yöneterek, bölgesel aktörlerin bir araya gelmesini engeller. Sonuçta ortaya çıkan; birbirine güvenmeyen devletlerin, dışarıdan gelen bir güce mahkûm olduğu bir kısırdöngüdür.
Orta Doğu’nun makus talihi, sadece yerel çatışmaların bir sonucu değil; küresel sistemin hem askeri hem de ekonomik dişlileri arasında sıkışmış olmasından kaynaklanır. Askeri ve iktisadi baskı, biri namlunun ucunu, diğeri ise o namluyu finanse eden borç sarmalını anlatır.

Saldırgan realizm
İstikrarlı, birleşmiş ve güçlü yapıların ABD hegemonyası için varoluşsal bir tehdit olduğunu belirtmiştik. İsrail ise bu denklemde, sistemin bölgedeki “ileri karakolu” ve “dengeleyicisi” rolünü üstlenir. Bölge ülkeleri kendilerini korumak için silahlandıkça, İsrail daha fazla silahlanır; bu da bitmek bilmeyen bir Güvenlik İkilemi yaratır. Sonuç; enerjisini ve kaynağını sürekli savunmaya harcayan, kalkınmaya vakit bulamayan “yorgun” devletler toplamıdır.
Askeri baskı ekonomik sömürü ile el ele yürür. Dünya, merkez ve çevre olarak ikiye bölündüğünden Orta Doğu, bu sistemde “çevre” kategorisine hapsedilmiştir.
Bölge ülkeleri merkezin yani ABD ve müttefiklerinin ihtiyaç duyduğu ham maddeyi sağlar ve karşılığında onlardan teknoloji ve silah satın alır. Ancak bu ticaret adil değildir; silah alımı ve borçlanma yoluyla bölgenin sermayesi sürekli merkeze geri akar. ABD ve İsrail ekseninin yarattığı istikrarsızlık, bölge ülkelerini sürekli “acil yardıma”, “dış krediye” ve “askeri teknoloji ithalatına” muhtaç bırakır. Bu durum, bölgenin kendi kendine yeten bir ekonomik özne olmasını engeller.
ABD ve İsrail’in bölgedeki askeri müdahaleleri sadece toprak kazanmak için değil, bölgeyi merkeze bağımlı bir “pazar” ve “enerji istasyonu” olarak tutmak içindir. Savaşlar, bölgenin sanayileşmesini durdurur; parçalanmış devlet yapıları ise küresel sermayeye karşı direnç gösteremez. Bir yandan askeri tehditlerle “disipline edilen” bölge ülkeleri, diğer yandan ekonomik mekanizmalarla sisteme eklemlenir. Bu, egemenliğin hem içeriden hem dışarıdan budandığı hibrit bir sömürü modelidir.
Orta Doğu için “bağımsızlık”, sadece yabancı askerlerin gitmesi değil, aynı zamanda bu ekonomik bağımlılık modelinin reddedilmesidir. Bu trajediden çıkmanın yolu, bölge ülkelerinin kendi aralarında kuracağı bir güvenlik mimarisinden; bağımlılıktan kurtulma ise bölgesel bir ekonomik entegrasyondan geçer. Ancak o zaman bölge, küresel sistemin bir “deney sahası” olmaktan çıkıp, kendi tarihinin öznesi olabilir.

Bölgede özne olma arayışları
Pandemi döneminde hayatını kaybeden Lübnanlı düşünür ve stratejist Enis Nakkaş, Orta Doğu’nun kronikleşmiş krizlerinin temel sebebini, “ulus-devlet”lerin birbirine yabancılaştırılmasında görür. Maşrık Konfederasyonu, bu yapay ayrışmaya karşı Lübnan, Suriye, Ürdün, Filistin ve Irak’ın yanı sıra Türkiye ve İran’ın da dahil olduğu daha geniş bir havzayı kapsayan entegre bir yapı önerir.
Bu projenin en temel direği “Ortak Güvenlik Mimarisi”dir. Nakkaş, İsrail’in bölgedeki varlığını sadece Filistin’e değil, tüm Maşrık coğrafyasına yönelik varoluşsal bir tehdit olarak tanımlar. Konfederasyon fikri, bu tehdide karşı savunma sanayiinden askeri istihbarata kadar tam bir eşgüdüm öngörür. Nakkaş’ın perspektifinde güvenlik, tek bir devletin sınırlarında başlamaz; Bağdat’ın güvenliği Beyrut’tan, Şam’ın güvenliği ise Kudüs’ten geçer.
Nakkaş, siyasi birliğin ancak ekonomik damarlarla beslenirse kalıcı olacağına inanır. Maşrık Konfederasyonu, İran ve Irak’ın petrolü, Suriye ve Lübnan’ın limanları, Türkiye’nin endüstrisi ve su kaynakları birleştiğinde ortaya çıkacak devasa sinerjiye hayati bir önem atfeder. Bölge içi ticaretin önündeki engellerin kaldırılarak Batı’ya olan ekonomik bağımlılığın kırılması ana hedeftir.
Nakkaş’ın fikri, bölgeyi kemiren mezhep ve etnisite savaşlarına karşı “coğrafi ve tarihsel bir kader birliği” önerir. Ona göre Maşrık kimliği; Şii, Sünni, Hristiyan veya Kürt, Arap, Türk ayrımı yapmaksızın, herkesin bu toprakların asli unsuru olduğu bir “vatandaşlık ve bölgedaşlık” bilincine dayanır.
Bölge için Maşrık Konfederasyonu romantik bir hayal değil, hayatta kalmanın tek yoludur. ABD ve İsrail’in bölgeyi küçük parçalara ayırarak yönetme stratejisine karşı tek gerçekçi panzehir, bu geniş tabanlı konfederasyondur. En azından kendi ayakları üzerinde durmak için bölge ülkeleri arasında güçlü dayanışma ağları oluşturarak küresel sistemin dayatmalarını aşmak için bölgesel dayanışma, şu an çok gerçekçi görünmese de gelecek için önemli bir yol haritası olabilir.














