Bizim kirpinin bahçede fışır fışır yürüdüğünü görünce aklıma geçen hafta bir misafirlikte yaşadığım o tuhaf olay geldi.
Dört kişi kahve içip sohbet ediyorduk.
Derken, ev sahibesinin senelerdir beklediği müjde gelmişçesine ünlemlerle dolu küçük çığlığı duyuldu.
“Hasan uyanmış!”
Ev sahibi bu habere benim beklediğim ölçüde bir tepki göstermedi, “Aaa öyle mi?” demekle yetindi, neyse ki biz sevindik, yoğun bakımdı muhtemelen, belki umutlar tükenmişti, belki de yaşama tutunmaya çalışan son bir gayretti.

Tamam, uyanmıştı ama nasıldı, ne kadardır bilinçsiz şekilde yatıyordu, kaç yaşındaydı, eskiye dönebilecek miydi…
Karı koca heyecanı gitgide sönen sohbeti sürdürüyorlardı.
“Uyanmış, diyorum”, “Aman çok iyi”, “Evet, öyle ama ne yapılacak şimdi”, “Bilmem ki, mevsim de iyi değil”, “Öyle ama uyanmış işte”, “Bir şey yapmak lazım, bakalım…”
Bir tenis maçı izlercesine onların konuşmasını takip ediyorduk.
Ev sahibesi, kocasından beklediğini alamamış olacak ki bizimle paylaşarak bu müjdeyi büyütmek istedi.
Bana dönüp, “Hasan uyanmış!” dedi.
“Çok şükür,” dedim.
Kıpkısa bir sessizlik oldu.
“Hasan Bey çok yaşlı ya da hasta mıydı bilemiyorum ama umarım bir an önce toparlar ve eski hâline kavuşur,” diye ekledim.
Ev sahibesi bana bakarak Hasan’ın ne hasta ne de yaşlı olduğunu söyledi, bu durumda Hasan’ın uyanmasının çok bir önemi kalmıyordu ve kocasının heyecansız geçiştirişine hak vermemek elde değildi.
Aklıma Hasan’ın bebek olabileceği geldi.
Saate baktım, öğle uykusundan az önce uyanmış olabilirdi.
Anneannesinin Hasan Bebek’e duyduğu hudutsuz sevgi aklıma babaannemi getirdi, o da her gördüğüne beni anlatır, insanları bıktırma pahasına benden bahsederdi, çocukluğumun sonsuz fotoğraflarını hep o çekmişti.
“Ne güzel…” dedim gayriihtiyari.
“Öyle…” dedi.
“Öyle…”
Sessizlik yine bir şimşek çakımı süresince salona hâkim oldu.
Hasan hasta bir ihtiyar değildi, hayati bir sorun yoktu, anladığım kadarıyla büyükannesinin gözünde tüten minimini, sevimli bir bebekti.
Ama gizem hâlâ ortadaydı, biri şu Hasan’ın bebeklik fotoğrafını gösterse rahatlayacak ve sonra sohbete kaldığımız yerden devam edecektik ama bilinmezlik devam ettikçe Hasan’dan kurtulamıyorduk, Hasan’la ilgili bir sohbet bir yere varmıyordu ama Hasan’ın gizemini çözmeden yeni bir konuya da geçemiyorduk.
Hasan’a dair bir ipucu ararcasına halının desenine, piyanonun kabartmalı markasına, duvardaki tablolara göz gezdirdim.
Büfedeki çerçeveli fotoğraflara dadandım, bir bebek bulmaya çalışıyordum, bulsam rahatlayacak, “şu Hasan galiba…” diyecektim, “Maşallah, ne kadar da sevimli.”

Onlar da “Öyle… Öyle…” diyecekler, kalkıp büfenin başına gidecek, Hasan’a ait bize asla aile mensupları kadar ilginç ve biricik gelmeyecek jest ve mimiklerinden konuşacak, belki cep telefonlarından Hasan’ın başka fotoğraf ve videolarını izleyecektik.
Tabii ki Hasan’ın ne kadar zeki ve akıllı olduğuna dair çeşitli anekdotlar dinleyecek, haylazlıklarına bıyık altından gülecek, neşe ve sevinç kelimelerinin müşahhas bir hâli olduğunu öğrenecektik.
Bütün bunları bekliyordum, hazırdım, zaten bu sohbet imamesi kopan tespihe benzer, bir başladı mı devamı arka arkaya dökülüverir.
Ne yazık ki salonu epey dikkatlice taramama rağmen Hasan’a dair bir şey bulamadım ve bu belirsizliği bitirmeye karar verdim, artık ne olacaksa olsundu, imameyi koparıp atan soruyu soracak ve bildiğim bir sohbetin konforlu akışına kendimi bırakacaktım.
“Hasan…” dedim.
Ama “… kaç yaşında?” diyemedim.
Zira meğer ben taramayı yaparken ev sahibesi telefonundan Hasan’ın bir fotoğrafını çıkarıp büyütmüş ve bize göstermeye hazırlanmış.
“Hasan bu işte, bizim bahçedeki kaplumbağa.”
İyi de onca acıyı ben niye çektim; yoğun bakımlara düştüm, damar yolları açtım, âletlerin asap bozucu korkunç seslerini dinledim, hemşireler koşuşturdu, ölüm hep yanı başımdaydı, kurtulması mümkün olmayanları gördüm, buradan cenaze arabası alacaktı onları, cenaze arabaları gördüm.
Sonra bu kerata konuşuyor mu, ağlıyor mu, uyuyor mu, uyumuyor mu, gazı mı var gibi bir sürü düşüncenin peşinde koştum.
“Kış uykusuna yatmıştı da zamansız uyanmış.”
Ulan Hasan…
“Bahçıvan haber verdi az önce, Hasan uyanmış.”
Mütebessim bir ifade takınmaya çalışarak, “Çok şükür” dedim, elimde büyütülmüş fotoğrafı, “Maşallah, ne kadar da sevimli.”

Not: Bir gazeteci, herkesle tokalaşır. Siyaseten karşı olduğu biriyle de tokalaşır, düşman ordunun generaliyle de, seri katille de, uyuşturucu baronuyla da, hırsızla da… Biriyle tokalaşmanız, o insana ram olduğunuz anlamına gelmez. Bütün kişisel kariyerini bir insanın istikbaline bağlayanlar içinse böyle ayrımlar yoktur. Onlar hayatı bizden-sizden diye görür, öyle algılarlar. Düşman bellediği mahallenin en ufak yanlışına haykırırken kendi mahallesindeki devasa sorunlara karşı dilleri lal kesilir. Militanlar, tek başına yaşayamayan sürü havanları gibidir. Kalabalık isterler, hep bir örnek giyinmek, benzer sözleri söylemek, sürü disiplini içinde var kalmak isterler. Aynıların aynı yerde olduğuna inanmaları bundandır. Zira onlar, kendilerinin aynılarını görmedikleri bir ortamda nefessiz kalıp yaşayamazlar.














