Selim Kuneralp yazdı: Gol üstüne gol

İktidarın en iftihar ettiği konuların başında şüphesiz dış politikada elde ettiğini iddia ettiği başarılar var diyebiliriz. Enflasyon konusundaki dünya birinciliğini yakınlarda Arjantin’den devralmaya hazırlanan; buna karşılık bizden beş-altı kat daha zengin olan ve bizim bir aylık enflasyonumuza bir yılda ulaşamayan ama kalkınma hızı bizimkiyle aynı olan Danimarka gibi örneklerden dikkatleri çekmenin anlaşılır bir yönü vardır. “Ekonomiyi boş verin, dünyadaki başarılarımıza bakın” denmesi şaşırtıcı değil. Üstelik medyanın da hoşuna giden “Türkiye Yüzyılı” söylemi ve ülkemizin adının tüm dillerde Türkçe olarak kullanılmasının dayatılmaya çalışılması kamuoyunu da belki memnun ediyordur. Gerçi halkımızın dış politikaya çok büyük bir ilgi duyduğu da söylenemez. Bildiklerini de büyük çoğunluğu iktidardan yana olan medyadan temin ediyordur muhakkak. Muhalefette olduğunu iddia eden kalan medyanın da dış siyaset söz konusu olduğunda iktidarın pek gerisinde kalmak istemediği de sanırım bir gerçektir.

Selim Kuneralp yazdı: Gol üstüne gol
Selim Kuneralp yazdı: Gol üstüne gol

Dış politikaya bakınca belki son zamanlarda bir başarıyla karşılaşıyoruz denebilir. Suriye’nin geleceğinin ne olacağını şimdiden kestirmek pek mümkün değil. Hatta iktidarın 15 yıl boyunca devirmeye çalıştığı rejimin lideri Beşir Esad’ın ve daha doğrusu hamisi Putin’in havluyu atmasıyla ansızın çökmesi, iktidar için büyük fırsatlar yarattığına şüphe yok. En azından şimdilik Suriye’nin başında belki uzun bir dönemden sonra bize kem gözle bakmayan bir yönetim var. Ayrıca ABD’nin birdenbire tavır değiştirmesinin neticesinde, iktidarın önemli hedeflerinden birini teşkil eden SDG’nin marjinalize edilmesi de şüphesiz iktidara içeride yeni imkânlar sağlamaktadır. Bu imkânları kullanıp kullanmayacağını zaman gösterecektir.

Ancak iktidarın esas böbürlendiği konu bölgede vazgeçilmezlik iddiası. İktidar propagandasına baktığınızda, bölgemizdeki çeşitli ihtilafların vazgeçilmez çözüm merkezinde olduğu iddiası ortaya çıkmaktadır. Ukrayna-Rusya savaşında arabuluculuk iddiası, sonradan Gazze savaşının sonlandırılmasında baş rolde olma iddiası, arkadan da İran ile ABD arasında arabuluculuk gayretkeşliği ön plandadır diyebiliriz. Gazze savaşının sona erdirilmesinde iktidara ABD tarafından biçilen rol, Hamas’ın kolunu bükmek ve dayatılan ateşkesi kabul etmeye zorlamasıydı. Bunda başarılı olmadığı iddia edilemez. Ancak savaş başladığında Hamas’a verilen koşulsuz desteğin sonrasında gelinen durum beklentilerin epey gerisinde. İsrail Gazze’nin yarısına hâkim ve oradan çıkmaya niyeti yok. Avrupa’nın sırtını çevirdiği barış kuruluna Dışişleri Bakanı girmiş; ancak bir tane Gazze’li Filistinlinin yer almadığı bu kurul, direktiflerini Trump’ın ikisi de Musevi olan damadı Kushner ile golf arkadaşı ve her yerde özel temsilcisi olan Steve Witkoff’un yer aldığı bir üst kuruldan alacak gibi gözüküyor. Bu piramidin en tepesinde ise bu görevi kaydıhayatla yürüteceğini iddia eden Trump var. Türk Dışişleri Bakanı’nın talimatını bir eski ABD başkanından alacağı bir sistemle umarım karşılaşmayız. Ancak bu işin üzerine atlamadan, Macaristan ve Bulgaristan hariç Avrupalıların neden uzak durduklarının araştırılması belki iyi olurdu. İran konusunda iktidar haklı olarak ülkenin istikrarsızlaşmasının ülkemizin kaldıramayacağı yeni bir göç dalgasına yol açmasından endişe duyuyor. Ancak Bakan Fidan’ın geçtiğimiz günlerde Financial Times’a verdiği demeçte bir anlamda rejimin avukatlığını yapması Beyaz Saray’da pek hoş karşılanmamıştır.

Selim Kuneralp yazdı: Gol üstüne gol
Selim Kuneralp yazdı: Gol üstüne gol

Son haftalarda Ukrayna-Rusya savaşı ile İran-ABD ihtilaflarında da ilginç gelişmeler oldu. İktidar, Rusya dört yıl önce Ukrayna’ya saldırdığında hemen arabuluculuğa soyunmuştu. Gerçekten de başlangıçta önemli başarılar kaydetmişti. Rusya’nın Karadeniz’deki üstünlüğünü kaybetmeden önce deniz ticaretinin karşılaştığı engelleri aşmak için müzakere edilen “tahıl koridoru” Türkiye sayesinde kabul edilebilmişti. Arkadan bir esir değişimi müzakeresi de yine Türkiye sayesinde yürütülmüştü. Ancak Rusya’nın ülkemiz üzerinden iade ettiği savaş esirlerinin, verilen söze rağmen Ukrayna ordusuna geri gönderilmiş olmaları tabii ki Putin’i kızdırmıştır. O tarihlerden bu yana bir daha böyle kapsamlı ve sonuç getiren bir müzakere tüm teşebbüslere rağmen gerçekleşemedi. Cumhurbaşkanı’nın birkaç defa ricacı olmasına rağmen Putin ülkemize ayak basmamakta ısrarlı. Savaşın ilk dönemlerinde kendi coğrafyası dışına çıkmadığı bilinmektedir. Ancak son aylarda bu kuralı bozup Hindistan’a gitti. Ama yine de Türkiye’ye gelmiyor. Konu da zaten artık pek dile getirilmiyor.

Bu demek değil ki Rusya ile Ukrayna arasında görüşme yapılmıyor. Türkiye’nin soyunduğu rolü, Trump iktidara geri geldikten sonra ABD devraldı. Tabii başarabildiği söylenemez. Trump, Beyaz Saray’a dönmeden önce savaşı 24 saat içinde bitireceğini iddia ediyordu. Tabii bu olmadı. Hatta savaş başladığında Beyaz Saray’da olsaydı bunu engellemiş olacağını söylemeye kadar gitti. Aradan bir yıldan fazla zaman geçmesine rağmen savaş tüm hızıyla devam ediyor. Şimdilerde Trump’ın hedefinin savaşı Haziran ayına kadar bitirip, Kasım ayında yapılacak ara seçimlerde bunu oya tahvil etmeyi planladığını duyuyoruz. Demek ki dış politikada elde ettiğini öne sürdüğü başarıları seçimde kullanmak isteyen sadece bizim iktidar değil.

Selim Kuneralp yazdı: Gol üstüne gol
Selim Kuneralp yazdı: Gol üstüne gol

Ancak iktidarı şüphesiz üzmüş olan gelişme, son müzakerelerin Abu Dhabi’de yapılmış olmasıdır. Bunun nedeni açıklanmadı. Ancak Birleşik Arap Emirlikleri’nin (BAE) yaptırımları aşmak için Rusya’nın kullandığı merkezlerden biri olduğu biliniyor. Gerçi ABD ile Avrupa’nın kolları bize uzandıkları gibi BAE’ye de uzanmıştır ve yaptırımları delmesinin önü kesilmiştir. Ancak öyle anlaşılıyor ki BAE yine de Rusya için Türkiye’ye tercih edilen bir mekân. İlişkilerin niteliği, geçtiğimiz günlerde bir üst düzey Rus generaline Moskova sokaklarında suikast düzenleme zanlılarından birinin kaçtığı BAE’den süratle Rusya’ya geri gönderilmesinden de anlaşılıyor.

Geçenlerde de İran ile ABD arasında yapılan ilk müzakere turunun son dakikada İstanbul’dan Umman’ın başkenti Maskat’a alındığını gördük. Oysa iktidar İstanbul’un seçilmesine yine pek sevinmişti. İzahat olarak bu defa İran’ın aracısız olarak ve sadece ABD ile müzakere etmek istediği açıklandı. Oysa ortaya çıktı ki müzakereler Umman Dışişleri Bakanı aracılığıyla yürütüldü. Bu gelişmeler de herhâlde iktidarı üzmüştür. Yukarıda bahsettiğim Financial Times demeci belki de İran’ı memnun etmek için verilmiştir.

Arabuluculuk gereklerinin başında ketumiyet, iki tarafla az çok eşit mesafe ve kendine pay çıkarmama refleksi var diyebiliriz. Bundan 25 yıl kadar önce İsveç’te büyükelçilik yaptığım sıralarda Norveçliler Sri Lanka iç savaşında taraflar arasında aracılık yapıyordu. Daha önce de malum tarihe Oslo süreci olarak geçen Filistin-İsrail müzakerelerine ev sahipliği yapmışlardı. Bir İsveçli dostum, “Bu müzakereleri Norveçliler o kadar büyük bir gizlilik içinde yürüttüler ki bize bile haber vermediler,” demişti. Hâlbuki iki ülkenin birbirine ne kadar yakın olduğu malum.

Ketumiyet ne yazık ki bizim yöneticilerimizin en önemli özelliği değil. Ayrıca oynadıkları rolün pazarlanması da önceliklerinin başında geliyor. Geçtiğimiz haftalarda yedikleri bu iki gol sonrasında belki farklı bir yönteme başvurmayı düşünürler. Son günlerde dış politikamız açısından önemli bir gelişme teşkil eden Yunanistan Başbakanı Miçotakis’in ilginç Ankara ziyareti de var. Bu konuya kısmet olursa gelecek hafta değinirim.

Medyascope'u destekle. Medyascope'a abone ol.

Medyascope’u senin desteğin ayakta tutuyor. Hiçbir patronun, siyasi çıkarın güdümünde değiliz; hangi haberi yapacağımıza biz karar veriyoruz. Tıklanma uğruna değil, kamu yararına çalışıyoruz. Bağımsız gazeteciliğin sürmesi, sitenin açık kalması ve herkesin doğru bilgiye erişebilmesi senin desteğinle mümkün.