Bu hafta ülkemizde, sinemaseverlerin ilgisini çekebilecek güzel yapımlar gösterime giriyor. Ödül sezonunu takip eden okuyucularımız açısından da yoğun bir hafta olduğunu not etmek lazım çünkü gösterime giren iki film, Akademi’den adaylık kazanmayı başarmış yapımlar arasında. Bu iki filmin yanı sıra, edebi uyarlama seven ve sevgililer günü haftasını sinemaya giderek değerlendirmek isteyecek okuyucularımız da Wuthering Heights (Uğultulu Tepeler) filmini kaçırmak istemeyeceklerdir.
Yazıma ilk önce Akademi’de adaylığı olan filmlerle başlayalım. Havalı ve son dönem Amerikan bağımsız sinemasının yeni adresi A24 stüdyosunun bu yılın vitrin işlerinden If I Had Legs I’d Kick You (Bacaklarım Olsaydı Seni Tekmelerdim) bu hafta vizyonun “festival tınısı” olan işlerinden. Yönetmen ve oyuncu Mary Bronstein’ın elinden çıkma bu “indie” bağımsız film, Avustralyalı oyuncu Rose Byrne ve Conan isimli televizyon şovundan tanıdığımız ünlü komedyen Conan O’Brien’ı bir araya getiriyor. (O’Brien’ı daha önce sinema perdesinde izlemiş miydik?) Amerika’da da geçtiğimiz ekim ayında gösterime giren, aldığı olumlu eleştirilerle vizyonda kendisinden epey bir bahsettiren film, Byrne’e de en iyi kadın oyuncu dalında adaylık kazandırarak ödül sezonunda kendisine iyi bir yer edindi. Akademi’nin Byrne’ü ödüllendirip ödüllendirmeyeceğini mart ayında düzenlenecek Oscar Ödül Töreni’nde göreceğiz. Adaylar arasında Hamnet filmindeki performansıyla Jessie Buckley ve Sentimental Value filminde izlediğimiz Renate Reinsve gibi güçlü isimler var.

Açıkçası Bronstein’ın bu filmi benim üzerimde özel bir etki bırakmadı ancak komedi ve sıra dışı anlatısı ile özgün bir sinema dili kurmayı başardığını düşünüyorum. Karakterin iç dünyasında yaşadığı gerginliği ve endişeyi, dış dünyasında yaşadığı çatışmalarla ilginç bir şekilde harmanlayabilen, gitgide kapanmakta olan dünyasını güçlü bir dil ile görselleştirebilen farklı bir yapım olduğunu not etmem lazım.
Yönetmen ile ilgili ufak bir anekdot da yönetmenin, Safdie Kardeşler’in ortak senaristi Ronald Bronstein ile evli olması. Bunu yazıyorum çünkü If I Had Legs I’d Kick You filminin, Ronald Bronstein’ın kalemine yakın duran bir yanı olduğunu da düşünüyorum. Özellikle de 2007 yapımı Frownland ve daha sonra da Safdie Kardeşler ile ortaklaşa senaryosunu yazdığı, Good Time ve Uncut Gems filmlerinin izlerine –yüksek tansiyon ve çatışmaların birbirini tetikleyip bir çığ gibi büyümesi– bu filmde rastlamak mümkün. Bunun yanı sıra, Dostoyevski’nin Yeraltından Notlar’ı ve Fransızların ve de özellikle Jean-Paul Sartre’ın varoluşçu edebiyatı filmin senaryosunun bana hissettirdiği diğer katmanları arasında.
Geçtiğimiz yıl Cannes Film Festivali ana yarışma programında prömiyer yapan, Oscar’ların bu yıl İspanya temsilcisi, Oliver Laxe imzalı Sirāt filmi bu hafta hem Mubi Türkiye hem de Başka Sinema salonlarında gösterime giriyor. Görkemli, Mad Max’i andıran bu büyük sinemayı birçok film eleştirmeni sinema salonlarında, özellikle de büyük bir perdede izlememizi öneriyorlar.
Sirāt’ın yer aldığı uluslararası film kategorisindeki diğer filmlere baktığımızda, The Secret Agent, The Voice of Hind Rajab, Sentimental Value ve It Was Just an Accident gibi oldukça iddialı yapımlar olduğunu görebiliyoruz. Sağlam bir kapışma olacağı kesin. Akademi’nin ne yönde tercih yapacağını kestirmek zor. Ancak ödül sezonuna baktığımızda, The Secret Agent filminin ağırlığı olduğunu da belirtmek lazım. En iyi uluslararası film dalı, belgesel dalı ile birlikte, Oscar Ödül Töreni’nde sonucunu en çok merak ettiğim iki kategori.

Bu hafta gösterime giren bir diğer film ise İngiliz oyuncu ve yönetmen Emerald Fennell’ın elinden çıkma, Emily Brontë’nin aynı isimli romanından uyarlanan Wuthering Heights (Uğultulu Tepeler) filmi. Fennell, yönetmenlik kariyerine 2020 senesinde vizyona giren ve bir “Me Too” sonrası kadın mücadelesi filmi olarak tanımlayabileceğiz Promising Young Woman ile adım atmıştı. 2023 senesinde de Saltburn isimli ikinci filmi ile kariyerine devam etti.
Wuthering Heights, geçtiğimiz yıl One Battle After Another, Sinners ve Weapons filmleri ile vizyonda epey başarılı olan, ödül sezonunda da kendisinden bahsettiren, bugünlerde de Netflix – Paramount satın alım savaşında manşetlerde yerini eksik etmeyen Warner Bros’a ait. Ünlü film stüdyosu, platformların aksine sinema salonlarını önceleyen bir iş modeline ve gelirini gişedeki performansından elde eden bir şirket.
Stüdyonun Wuthering Heights ile başarılı olup olamayacağını, sevgililer günü haftasında çiftleri sinema salonlarına çekip çekemeyeceğini ise önümüzdeki günlerde göreceğiz. Ancak şimdiden, filmle ilgili sosyal medyada karşımıza çıkan birçok eleştirinin olumsuz ya da olumsuz olmasa da filmin duygusal açıdan yoksun olduğunu belirten yazılar olduğunu görüyoruz. Filmin izlemeye değer ancak hissetmeye değer olmadığı belirtiliyor.

Fragmandan görebildiğimiz kadarıyla, yönetmen tercihlerinde, renkli sinemanın ilk yıllarından, özellikle de Rüzgâr Gibi Geçti ve Black Narcissus gibi klasik yapımlardan bariz esintiler, dokunuşlar var. Görünüş, sanat tasarım ve renk anlamında klasik bir sanat eserine bakıyoruz izlenimi veriyor film. Bu açıdan duygusal anlamda mesafeli olsa da filmin o kartpostal yanı belki ilgimizi çekmeyi başarabilir.
Bunun yanı sıra, edebi uyarlamalar, bu klasik metinlere geri dönmek ve üzerlerine tekrar tekrar düşünmek için her zaman güzel bahaneler değil mi? Yoksa içinden geçmekte olduğumuz şu kış aylarını başka nasıl değerlendireceğiz?
Tüm okurlarımıza iyi seyirler dilerim.













