Türkiye’de uzun süredir toplumsal hayatın içinde yer alan linç pratiği, son yıllarda dijital mecraların etkisiyle bireysel öfke tepkilerinin ötesine geçerek kurumsallaşmış bir toplumsal davranış biçimine evrilmiştir.
Çarşamba günü bütün siyasi yapıların taraftarları, tek hayali Türkiye’de barışı görmek olan ve bunun dışında kişisel bir arzusu bulunmayan bir kişiyi ortaklaşa linç ediyorsa, aslında linç edilen o kişi değil; onun savunduğu barış, nezaket, insanlık ve ahlaki değerlerdir.
Bir insanın adamlığını, kişiliğini, ailesini, geçmişini, kimliğini, iyi niyetini, barış hayallerini ve emeklerini hedef almak eleştiri değil; ahlaki çöküşün doğurduğu örgütlü bir kötülük saldırısıdır.
O gün Meclis’te yoğun ve hareketli bir kalabalık içinde, sırf nezaketen selam verdiği için neredeyse itilip kakılan, rencide edilen ve en önemlisi kameralar önünde incitilen birine, eski Türkiye insanları bunu kendi şahsiyetlerine yapılmış bir saygısızlık olarak kabul ederdi. Bugün ise nezaket davranışı adeta suçmuş gibi görülüyor ve mağdur tekrar mağdur ediliyor.

Elbette Ruşen Çakır’ın da zaman zaman isabetli değerlendirmeleri olduğu gibi, eksik ya da isabetsiz yorumları da olmuş olabilir. Kamusal alanda söz söyleyen herkes için geçerli insani bir durumdur bu. Önemli olan; hataları mutlaklaştırmak ya da kişileri toptan mahkûm etmek yerine, eleştiriyi hakkaniyetli, ölçülü ve iyi niyetli bir zeminde yapmaktır.
Hiçbirimiz yanılmaz değiliz. Hepimiz sınırlı bilgi, sınırlı imkân ve kendi perspektifimizle değerlendirmeler yapıyoruz. Bu nedenle daha fazla anlayışa, daha fazla sağduyuya ve karşılıklı empatiye ihtiyacımız var.
Ruşen Çakır bir siyasetçi değil; gazeteci ve 40 yıllık bir gazeteci. Bu süre zarfında farklı dönemlerde, Erdoğan farklı pozisyonlardayken de karşılaşmalar ve röportajlar yapılmış, tokalaşılmıştır. Bugüne kadar sorun olmayan bir tokalaşma bugün neden sorun oldu?
AKP taraftarlarının durumu daha hazin: “Ruşen Çakır, Reis’e eğilerek tokalaştı” diye propaganda malzemesi çıkarıyorlar. Keşke bu olayla övünmek yerine ülkenin ekonomisi, emekli maaşları, çocuk istismarı, kadına yönelik şiddet ve cinayetlerle mücadele ya da herkes için hukuk ve adalet alanındaki başarıları üzerinden propaganda yapsalardı da ayakta alkışlasaydık. Haklı ve gururla övünebilselerdi.
Bu mu Anadolu’nun siyaseti, edebi, irfanı ve ahlakı?
“3Y” (yasaklar, yolsuzluklar ve yoksulluk) kaldırılacak denilerek yola çıkıldı; buna artı “3Y” (yobazlık, yozluk ve yaftalama) daha eklenerek “6Y” anlayışı neredeyse ideolojik bir zemine taşındı ve kurumsal bir hâl aldı.
Ruşen Çakır’ın organize biçimde linç edilmesi ve sosyal medyada gündemde tutulması, Meclis’te yaşanan üzücü şiddet görüntülerinin gölgede kalmasına yol açtı. Toplu linç, Meclis’teki kavga ve şiddet hadisesinin önüne geçti. CHP’nin haklı tepkileri ve maruz kalınan şiddetin toplum tarafından sorgulanması da bu gürültü içinde kayboldu. Algı yönetimi, iktidarın en mahir olduğu alanlardan biri olarak bir kez daha devreye girdi.
Kim bugün Ruşen Çakır’ın yerinde olsaydı, aylardır uğradığı linçten sonra “Yeter artık” der; İsviçre’nin ya da Karadeniz’in bir köyüne yerleşip olup bitenlere sırtını dönebilirdi. Ama o, bu yaşına rağmen meslek ahlakını koruyarak mücadelesine devam ediyor. Belki de “Ülkenin barışına küçücük de olsa katkım olur” umuduyla.
Geçen gün bir sohbetimizde “14 yaşından beri devrimci olmaya çalışıyorum” dedi. 14 yaşındaki bir çocuğun masumiyeti ve samimiyetiyle… Bugün 64 yaşında bir insanın, yarım asırdır romantik olmayan bir coğrafyada gazetecilik yaparak sayısız badire, hayal kırıklığı ve acı yaşamış olmasına rağmen çocukluk hayallerine tutunması küçümsenecek değil, takdir edilecek bir duruştur.
İnsana yakışan şey merhamet ve nezakettir. Zor süreçlerden herkes geçiyor. Birbirimizin travmalarını iyileştirmek yerine daha fazla hasar verirsek, hep birlikte kaybederiz.
Ruşen Çakır ve benzeri gazeteciler Norveç’te ya da İsviçre’de yaşasaydı belki “akil insan” ya da “milli kahraman” ilan edilirdi. Türkiye’de ise kolayca “hain” yaftasıyla karşı karşıya kalabiliyor.
Ne yaptı?
Sadece nezaketen selam verdi.
Karşısındaki kişi yerinden kalkmadı, o da eğilmek zorunda kaldı. İtilip kakılmayı olgunlukla karşılayıp gülümseyerek geçti. Tüm hayatı boyunca yaptığı yüzlerce doğruya rağmen, sadece nazik bir selam nedeniyle bir insanın bu kadar acımasızca hedef alınması vicdani bir sorundur.
Adım adım 70’e yaklaşan bir insandan söz ediyoruz. 40 yıldır toplumun gözü önünde yaşadı. Bir gün dahi yüz kızartıcı bir suçla itham edilebildi mi? Gayri ahlaki bir davranışı olduğuna dair ciddi bir iddia ortaya konulabildi mi? Hayır.
Fon meselesi de benzer biçimde tartışılıyor. Fon, bir amaç ya da proje için sağlanan mali destektir. Bir tür burs gibidir. Öğrencilik hayatında geri ödemeli ya da geri ödemesiz burs almayan kaç kişi vardır? Yurt dışında eğitim ve proje desteği alan milyonlarca öğrenci ve sivil toplum kuruluşu var. Hepsini “hain” diye yaftalayacak mıyız?
Basının ve ifade özgürlüğünün ağır baskı altında olduğu, birçok medya organının susturulmaya çalışıldığı bir dönemde alternatif mecralar ortaya çıktı. Kıt imkânlara rağmen yayıncılık yapılmaya çalışıldı. Bu çabalar takdir edilmesi gerekirken, sosyal medyada yayılan asılsız iddialarla insanlar kolayca linç edilebiliyor.
Her insanın her düşüncesi herkese hitap etmeyebilir. Ancak farklı görüşleri döverek, aşağılayarak ya da linç ederek rahatlamak sağlıklı bir toplumsal refleks değildir. Kısa vadede sürü psikolojisiyle hareket etmek rahatlatıcı görünebilir; uzun vadede ise bireysel ve toplumsal tahribata yol açar.
Sağlıksız birey, sağlıksız toplum demektir. Sağlıksız toplum ise hasta bir ülke demektir. Hasta bir ülke de er ya da geç bunun bedelini öder.
Yahu linçleyin, taşlayın ama en günahsız olandan başlamayın
Çalmamış, yüz kızartıcı fiilleri olmamış, gayri ahlaki eylemlerde bulunmamış birini taşlayarak rahatlayacağınıza inanıyorsanız; Ruşen Çakır o taşların, kinin ve linçin altına kendini yatıracak kadar da erdemlidir. “Birbirinizle huzurlu ve barış içinde yaşayın; varsın beni linçleyin” diyecek asalete de sahiptir.
Çok değer verdiğim büyük filozof Ioanna Kuçuradi’nin sıklıkla söylediği gibi: “Fikirlere saygı duymak zorunda olmayabilirsiniz; ama insana saygı duymak zorundasınız.”
Haklı mı? Sonuna kadar haklı.
Aylardır kendisini aydın ve akademisyen zanneden bazı despot aydınların ve sözde akademisyenlerin, evrensel bilgi üretmek ve yaymak yerine Ruşen Çakır’a ve Medyascope ailesine bazen doğrudan, bazen dolaylı saldırarak unvan devşirmeye çalıştığına şahit oluyoruz maalesef.
Oysa Medyascope basın emekçileri o kişileri aylarca, yıllarca programlarında ağırladı; tahammül etti, fikirlerini dinledi. Beden ve ahlaki omurgası çökmüş kimi siyasetçiler ve kişilikler ise Ruşen Çakır üzerinden ahlak ve omurga dersi vermeye kalkıyor.
Narsistik öfke nöbetleriyle her gün sosyal medyada linç edenleri saymıyorum bile. FETÖ’nün dijital medya manipülatörleri de olaya kayıtsız kalmadı. Sanırsınız bugün yaşananların tek sorumlusu Ruşen Çakır; kendileri ise ahlak ve erdem abideleri. Oysa Anadolu’da düşmanlık bile mertçe yapılır; mertlik size yabancı.
Ruşen Çakır ve Medyascope emekçileriyle birçok politik konuda fikir yakınlığım yok. Ama etik değerlerimiz ve ahlaki ölçülerimiz ortak. Onlar, Türkiye’de farklı görüşteki insanları kendi yankı odalarından çıkarıp aynı platformda konuşturmaya gayret ediyorlar; maddi sorunlara ve imkânsızlıklara rağmen.
“Kavga mı etmek istiyorsunuz? Birbirinizi kırmadan, yaralamadan, öldürmeden buyurun; entelektüel ve siyasi kavgayı burada verin. Derdinizi anlatın.” diyorlar on yıldır.
“Sorunumuzu ortaklaştıralım, çözümü ortaklaştıralım” diyorlar. PKK yöneticilerinden İYİ Parti temsilcilerine; dindarından ateistine, LGBTİ+ bireylerden en muhafazakâr kesimlere kadar geniş bir yelpazeyi toplum huzuruna çıkarıyorlar.
“Şiddet diliyle değil, konuşma diliyle sorunlarımızı ele alalım” diyorlar. Farklı kesimlerin birbirini duymasını sağlamaya çalışıyorlar. Bu ülkenin barışı, huzuru ve geleceği için; toplumun kaderini birkaç siyasi hırçının insafına bırakmamak için.
Eğer bir ülkede barış istemek suç, nezaket göstermek ayıp, insan olmak linç sebebi hâline gelmişse; o ülkenin ahlaki alarm zilleri çalıyor demektir. Nerede kaldı mertlik, hoşgörü, vicdan ve etik?
Unutmayalım:
Bir bireyi, bir aileyi, bir ilişkiyi, bir toplumu, bir devleti, bir şirketi ya da bir cemaati çökerten şey içsel yozlaşmadır. Bağnazlık hem insanın benliğini kemirir hem ülkeyi tüketir.
Yasal fon almak ayıp değildir. Ama çalmak, öldürmek, iftira atmak, yalan söylemek; hem dinen hem hukuken hem de ahlaken ağır bir suçtur. Din ve kimlik ticareti yapmak ise büyük bir utançtır. Ruşen Çakır ve Medyascope’u eleştirebilirsiniz; ancak onları bu tür kötülüklerle özdeşleştirmek haksızlıktır.
Ruşen Çakır birçok konuda eleştirilebilir elbette. Fakat nezaketi, hürmeti, sözünün doğruluğu, samimiyeti ve dostluğunun mertliği konusunda insaflı olunmalıdır. Ona yöneltilen saldırıların önemli bir kısmı, siyasi kamplaşmanın ve dijital linç kültürünün ürünüdür.
Paul Pierce’in sözünü hatırlayalım: “Eğer insanlar senin hakkında konuşuyorsa, muhtemelen doğru bir şeyler yapıyorsundur.”
Kimsenin Ruşen Çakır’la kişisel bir meselesi yok. Sorun, onun durduğu yer ve savunduğu barış perspektifiyle ilgili. Erdoğan ile gazetecilik hayatı boyunca birçok kez karşılaşmış ve tokalaşmış olabilir. Bugüne kadar mesele olmayan bir temasın bugün linç gerekçesine dönüşmesi düşündürücüdür.
Bugün Türkiye’de bazı isimlere yönelik gerçekleştirilen linç kültürünün, Orta Çağ’daki cadı avlarından ne farkı var? Hypatia’ya, Nesimî’ye, Pir Sultan Abdal’a yapılanlardan ne farkı var?
Söyleyeceklerim bu kadar.













