İnsanın kendini bilmesi. Bu ne demek? İnsan kendisini bilebilir mi, bilmeli mi? İnsan kendini nasıl bilebilir? Bunun yöntemi ve araçları var mıdır ve var ise nelerdir? Sorunu derinden inceleyelim.
Sınır ve belirlenim
Bilimlerden, insanın kendisini bilmesine hizmet eden bilimler, en önemli bilimlerdir der Jean-Jacques Rousseau. Zira bu bilimler insanı kendi kendisiyle daha doğrudan yüzleştirir, yani insanı kendisiyle yüz yüze getirir. İnsanın kendisini bilmesini sağlar, eş deyişle bu bilimler insanın kendi kendisine gönüllü olarak ‘sınır’ koyması için gerekli zihinsel koşulları oluşturmasına hizmet eder. Burada söz konusu olan sınırı engel anlamında almamak gerekir. İnsanın gönüllü olarak kendisine sınır koyması, onun kendisini belirlemesi anlamına gelir.
İnsan kendisini başkaları dolayısıyla belirlese bile bu, onun engellenmesi anlamına gelmez. Ancak kendisini belirleyen insan bir şeydir ve bir şey olabilir. Kendisini belirleyen insan, eyleme kapasitesi geliştirebilir. Bu belirlemenin içeriği özgürlük olduğu oranda kişiye ahlaklı olmanın gerekli zihinsel tavrına sahip olmanın koşullarını da oluşturur. “Kişilik, kişinin bir belirlenimidir”, aynı şekilde “öznellik, öznenin bir belirlenimidir” der Karl Marx. Doğru anlaşılmış belirlenim insana kişilik, karakter, öznellik, kendini bilen ahlaklı şahsiyet kazandırır.
Kendini bilmenin evrensel yöntemi felsefedir
Benim özgürlüğüm hep diğerinin özgürlüğünü mümkün kıldığı oranda özgürlüktür. Bu nedenle ahlaklılık, gönüllülük ve özgülük meselesidir aynı zamanda.
İnsanın kendi kendisini bilmesinin farklı yol ve yöntemleri, değişik aşamaları ve seviyeleri vardır. Felsefe, bu yüzleşmenin en kapsamlı, en temel ve en derin olanağını sunar. Öyleyse felsefe insanın kendisiyle yüzleşmesinin bir biçimidir denebilir. Hem de en evrensel biçimidir.
İnsanın, felsefenin nesnellikten çok öznelliği ilgilendiren alanlarında, yani özne felsefesinde kendi kendisiyle yüzleşmesi aynı zamanda en çok, en ince ve bu nedenle ruhuna işleyen en derin ‘acıyı’ verir. Dünyaya felsefi bakış önemlidir bu nedenle. İnsanı günlük alışkanlıkların getirdiği tüm bencil duygulardan arındırır felsefe. Felsefe bunu doğru kavranabildiği oranda yapabilir elbette. Aristoteles’ten beri karakter erdemine sahibi olmak için deneyimin ve alışkanlığın şart olduğunu, fakat bunların karakter erdemini elde etmeye yetmediğini, bunun için deneyim ve alışkanlığın ötesinde bir şeye ihtiyaç olduğunu biliyoruz. Karakter gücü kazandıran bu “bir şey” felsefi düşünme tarzına sahip olmakla kazanılır. Aristoteles’e göre, karakter erdemi sahip olunan bir şey değildir, elde edilmesi ve her eylemde yeniden sınanması ve kanıtlanması gereken bir hak ediştir. Bu nedenle karakter erdeminin hak edilmesi gerekir. Buna göre karakter, yani kişilik bireysel olduğu kadar, Marx’ın belirttiği gibi, aynı zamanda “toplumsal nitelik”tir.

Cesaret ve karakter gücü
Bu bakımdan insanın kendi kendisiyle yüzleşmesi elbette cesareti, belki de tahmin edebileceğimizden daha çok cesareti şart koşar ve tabii karakter gücü gerektirir. Gerçek ne ise odur diyebilmektir karakter gücüne sahip olan cesaret. Tüm kazanma ve kaybetme hesaplarından arınmış gerçeğe sadakati gösterebilmek demektir karakter gücü.
René Descartes, insan hayatında en azından bir defa tüm geleneksel değerlerini korkmadan gerçek olup olmamaları bakımından masaya yatırma gücünü göstermesini beklerken çok haklıdır. Hegel, ölümü göze alamayan insan birey olamaz, derken modern dünyada kendi kendisiyle yüzleşip özgür insan olabilmenin ahlaki koşuluna işaret eder. Kendini bilen insan, düşüncelerinin ve edimlerinin ahlaki sorumluluğunu üstlenip taşıyabilen insandır bu bakımdan. Cesurdur, çünkü karakter gücüne sahiptir.
Spontane bilinç ve vicdan bilinci
İnsanda spontane, geleneğe ve alışkanlığa göre kendiliğinden oluşan vicdandan farklı olarak bilinçli oluşturulan vicdan kendisine göre yaşanmadığı zaman acı verir, bazen yıllar ve belki de ömür boyu sürebilecek ince ve derin acıya katlanmak zorunda kalır. Geleneksel, alışkanlıktan yaşayan insanda vicdan zaten suskundur, potansiyelliğinde uyur kalmıştır, eş deyişle aktüelliğe geliştirilememiştir. İnsanda vicdan, deneyim bilgi, bilinç, özbilinç ve doğruluk ve gerçekliğe dair yargı kapasitesi kazandıran akıl ile oluşur. Geleneksel, alışkanlıktan düşünen insan vicdan kapasitesini deneyim dediğimiz ilk aşamanın ötesine geliştirememiştir.
Kendini bilme, vicdan bilincinin doruk noktasına taşınması anlamına gelir. Vicdanının sesine, kazanma ve kaybetme kaygısı gütmeden kulak verebilen insan kendini bilen, yani karakter gücüne sahip insandır. Immanuel Kant, ahlaki karaktere sahip insan için, “duyusal veya doğal varlık” olmanın ötesinde aynı zamanda “özgürlük yeteneği olan akıl sahibi varlıktır” diyor. Zira Hegel’e göre, insanın özü özgürlüktür ve bu, Thomas Hobbes’tan beri açıkça ve kesin olarak bildiğimiz üzere doğada temellendirilmiştir. Aristoteles’in “insan doğası gereği bilgiyi amaçlar” önermesinin açılmış hali, Rousseau’nun “insan doğası gereği özgürdür” önermesidir.
Kendini bilen insan, insan bireyi olmanın ne demek olduğunu da bilen insandır. Böylece vicdan duygusuna eşgüdümlü olarak huzur ve utanma duygusu da oluşur. Vicdanına göre yaşayan kendisini huzurlu hisseder, vicdanın sesini bastıran, onu dinlemeyen, vicdanına göre yaşayamayan insan utanma duygusu hisseder ve içinde kendini için için yiyip tüketen bir acı duyar. Zira ona ahlaken insanlık duygusu kazandıran kapasitesini bastırmıştır.
Kapitalizm ve ahlaksız çağda ahlaklı yaşama sanatı
Kapitalist toplum, bireysel ilişkiler bakımından bile elbette kendine yabancılaşmış rekabetçi, birbirini ötekileştiren ve aşağılayan, karşılıklı diğerindeki insanlığı bastıran insanlardan oluşan bir toplumdur. Hegel, diğerine yaptığımızı kendimize de yaparız der. Buna göre diğerindeki insanlığı bastıran insan, aynı zamanda kendisindeki insanlığı da bastırır. Adam Smith, ömür boyu böyle yaşamış bir insanı betimlerken, içi, eş deyişle duygu ve düşünce dünyası paramparça olmuş insanı tasvir eder. İç dünyasının bu halini görmek, diğer bir deyişle insanın kendisiyle yüzleşmesi cesaret ister, karakter gücü gerektirir. Rousseaucu anlamda önce kendisine sonra başkalarına karşı itirafçı olabilmek vicdani özgürlüğün olmazsa olmaz koşuludur. Ahlaksız çağda ahlaklı yaşamak bu bakımdan mümkündür, hatta tam da bu çağda ahlaken insan olmanın zorunlu koşuludur.
İnsanın kendisiyle yüzleşmesi karakter gücü gerektirir, çünkü insan kendisiyle yüzleşmeye cesaret etmekle bilinçli bir şekilde oluşturduğu duygu, düşünce ve değerlerin toplamının tutarlı bütün olarak, kısacası vicdanın vücuda gelmesini sağlar. Vicdan bilinci, ondan haberdar ve farkında olmanın da ötesinde kendinin akılla inşasını gerekli kılar. Marx’ın tabiri ile “kendinden emin öznelliği gerçekten de istemek, birlik olarak da, birey olarak istemek zorundadır.”
İnsanlar değişik nedenlerden dolayı, bunlar öznel veya nesnel, öznel ve nesnel olabilir, belki de başta çok iyi niyetlerle kendisiyle yüzleşmeye yönelmesine karşın, dünyaya ve kendisine dair edinmiş olduğu bilgiyi daha sonra kötüye kullanabilir, kendisiyle yüzleşme sonucu oluşturmuş olduğu vicdana uymayabilir. Halk arasında buna ‘okumuş cahillik’ denir. Asıl delilik akılsızlık demek değildir, ahlaksızlık demektir. Ahlakı askıya alan akıldan da vazgeçer, böylece zekâ, günlük düşünen insanın akıl sandığı kurnazlığa dönüşür. Kendiliğinden deli, kurnaz değildir, aksine naiftir, kurnazdan farklı olarak naifliğinde sempatiktir bile. Akademisyen olmak, kendiliğinden günlük düşünmenin dışında konumlanmak demek değildir.
Enstrümantal bilinç ve irade zayıflığı
Enstrümantal veya araçsal düşüncenin eleştirisinin bir anlamı varsa, kendisini öncellikle bu bağlamda gösterir. İnsanın kendi duygularıyla, düşünceleriyle, yani aslında kendisiyle araçsal ilişki kurması, kendisini bir araca indirgemesiyle aynı zamanda diğerleriyle araçsal ilişki kurduğunu da gösterir. Böyle bir insan kendine yabancılaştığı için başkalarına da ve elbette türüne de yabancılaşır.
İrade zayıflığı, teorik düşünce ile pratik davranış arasında oluşan tutarsızlık, yani oportünizm de kendini bu bağlamda dışa vurur. Zira vicdanlı olmak, yani ahlaklı, kendine ve diğerlerine karşı açık, dürüst ve samimi olmak, oluşturulan gerçek vicdana göre, yani kazanma veya kaybetme kaygısını dikkate almadan gerçeğe göre davranabilme gücünü gerektirir. Halk arasında ‘adil davranmak’ denen şey budur. Bu nedenle insanın kendisiyle yüzleşmesi, kendisiyle hesaplaşması cesaretin yanında karakter gücü gerektirir.
Sonuç olarak
Vicdansızlığın ve utanmazlığın öncelikli kaynağı, bile bile kendini bilmezliktir diyebiliriz. Bilgisizlikten ve cahillikten kaynaklanan vicdansızlık ve utanmazlık, masumiyeti ne kadar çok aşarsa aşsın yine de bunların en masum olanıdır. Cesur değildir çünkü; en fazla belki cüretkardır. Karakter ve irade zayıflığından kaynaklanan vicdansızlık ve utanmazlık, özgürlüğe cesaret edememek ahlaken suçtur –ki çoğu kez hukuki sonuçları da olabilir. Bu, bilgilenmiş ahlaksızlık olduğu için cüretkâr değildir, ama ilk bakışta sanıldığının tersine cesur da değildir. Zira kaybetmeyi ve kazanmayı hesaba katmadan gerçeğe göre doğru dürüst davranmayı göze alamamaktadır. Kendini bilmemektedir. Kendisinin farkındadır, fakat kendi olmaya cesaret edememektedir. Yani korkaktır. Yani vicdansız ve ahlaksızdır.













