İlk bakışta konuşmak yalnızca bir araç gibi görünür. Muhatabımızla konuşmak, bilgi aktarmak ya da fikir alışverişi yapmak için elimizde dilden daha etkili bir araç yok. Konuşuruz; çünkü bir başkasıyla temas kurmak veya kendimizden bir şeyi karşı tarafa iletmek isteriz. Bu gündelik anlamda dil neredeyse masum görünür: zihinler arasında kurulan nötr bir köprü, basit bir aktarım aracı.
Oysa dil, en basit hâlinde bile bundan çok daha derin bir bağı imler. Konuşmak yalnızca teknik bir iletişim eylemi değildir. Aynı zamanda varoluşsal bir eylemdir. Tam anlamıyla dil, konuşanın varlığını riske atar. Konuşanın samimiyetini, dürüstlüğünü, doğruluğunu riske atar. Çünkü ne zaman konuşsak, sadece bir şey söylemiş olmayız; aynı zamanda, ister isteyelim ister istemeyelim, bir tür yemin etmiş oluruz.
Her söz bir tür yemindir. Her cümle, küçük ama ciddi bir kendini açma hâlidir. Konuştuğumda yalnızca dünya hakkında bir şey söylemem; aynı zamanda kendim hakkında da bir şey söylerim. Kendi samimiyetimi ortaya koyarım. Kendimi sözümle birlikte riske atarım.

Konuşmanın yemini
En sıradan hâliyle “bugün yağmur yağıyor” dediğimde, örneğin, yalnızca havanı durumuna ilişkin bir şey söylemiş olmam. Aynı zamanda şunu da söylemiş olurum: Bunu görüyorum, buna inanıyorum ve bu inancımın arkasında durmaya hazırım. Yağmurun yağdığını iddia eden benim. Bu iddianın sorumluluğunu alan benim. Başka bir deyişle, en sıradan cümle bile örtük bir beyan taşır: “Söylediğim şeyin doğru olduğuna inanıyorum.”
Dolayısıyla böyle bir cümle kurduğumda sadece dünyayı betimlemem; dünyayla olan ilişkimi de açığa vururum. Bunu içtenlikle doğru bulduğumu gösteririm. İnancımı ötekine sunarım. Bir bakıma, ötekinden bana güvenmesini beklerim.
İşte bu yüzden dil asla nötr değildir. Her zaman bir risk taşır. Konuştuğumuz her anda, inancımız —daha doğrusu, söylediğimiz şeyle inandığımız şey arasındaki bağa olan inancımız— tehlikededir. Konuşmak, her zaman, kendini bir başkasının önünde riske etmek demektir. Samimiyetini, dürüstlüğünü, doğruluğunu sahneye koymak demektir.
Bu anlamda dil her zaman bir tekliftir. İnancımı ötekine teklif eder. Samimiyetimi ötekinin yargısına açar. Sadakatime —ya da sadakatsizliğime— tanıklık eder. Konuşmak, söylenenin doğruluğuna inanmak ve bunun sonuçlarına katlanmaya, hesabını vermeye hazır olmaktır.
İnançsız söz çağı
Konuşmakla inanmak arasındaki bu bağ koptuğunda, dil artık bu inanç edimini taşıyamaz hâle gelir. Sözlere güven kalmaz. Söylenenle inanılan şey birbirinden ayrılır. Bu bağı ayakta tutması gereken normlar çalışmaz hâle gelir.
Böyle bir durumda dilin doğası değişmeye başlar. Konuşmak artık bir yemin gibi hissettirmez. Bir risk gibi hissettirmez. Kendini ortaya koyma gibi hissettirmez. Bunun yerine boş, mekanik ya da hatta alaycı bir şeye dönüşür. Kelimeler dolaşımda kalır, ama inanç dolaşımda değildir. Cümleler kurulur, ama samimiyet artık varsayılmaz. Söz ile inanç arasındaki bağ gevşer —ya da tamamen kopar.
Bu noktada dil, küfür hâlini almaya başlar. Küfür, inanç eksikliğinin, yokluğunun işaretidir. Söylediğimiz şeyle inandığımız şey arasındaki bağın zaten zedelenmiş olduğunun habercisidir.
Dil bu anlamda küfre dönüştüğünde, konuşmak artık kendini bağlamak anlamına gelmez. Samimiyetini riske atmak anlamına gelmez. Daha çok sövgüye, boş gürültüye, arkasında gerçek bir inanç taşımayan jestlere benzer. Normlar kırılmıştır. Bağ kopmuştur. Geriye, artık gerçekten hiçbir şeyi riske etmeyen bir söz dolaşımı kalır.
İnançsız dünya
Bu manzarada yalan neredeyse sıradan bir şey hâline gelir. Yalan, sadece yanlış bir şey söylemek değildir. Daha derinde, yalan, konuşmanın gerektirdiği inanç ediminin reddidir. İnanç ile söz arasındaki bağın bilinçli olarak koparılmasıdır. Söylediği şeye kendini bağlamadan konuşma kararıdır.
Bu anlamda yalan sadece ahlaki bir kusur değildir; yapısal bir belirtidir. Söz ile inanç arasındaki bağın zaten zayıflamış olduğunu gösterir. Dilin artık bir risk, bir yemin, ciddi bir kendini açma olarak yaşanmadığını gösterir.
Sözler rutin olarak inançtan koparıldığında, yalan toplumsallaştığında, bütün dil ortamı yapısal anlamda küfürleşir. Herkes mutlaka kutsal bir şeye hakaret ettiği için değil; konuşmanın bir inançla bağı gücünü yitirdiği için.
Dil küfürle dolar: sadece argo ya da sövgüyle değil, boş sözlerle, alaycı sözlerle, stratejik sözlerle, artık samimiyete yaslanmayan sözlerle. Geriye, içi boşalmış bir konuşma kalır.
Bozulmuş bir dile küfretmek
Ne var ki küfür, bu bozulma, bu dilin inançla bağının kopması, sadece bir çürümenin işareti değildir. Aynı zamanda yeni bir şeyin imkânına da işaret eder.
Eğer küfür, konuşmanın ciddiyetine olan inancın reddiyse, eğer mevcut normların artık çalışmadığının işaretiyse, o zaman bu küfürleşmiş dile küfretmek de anlamın imkânı hâline gelir. Bozulmuş bir dile küfretmek, bir bakıma, onun bozulmuş olduğunu görünür kılar. Bu boşluğun içinde yaşamayı reddetmektir.
Bu noktada küfür, bir geçişin işaretçisidir. İnançtan ve samimiyetten kopmuş bu konuşma biçiminin artık sürdürülemez olduğunu gösterir. Bir şeylerin çalışmadığını ima eder. Küfrü devam ettirenlere, yalanın dolaşımını sürdürenlere sınırları hatırlatır.
Bu anlamda belki de küfür, başka bir dile duyulan açlığın da işaretidir: yeniden inancı taşıyabilecek bir dile, yeniden konuşmayı bir risk hâline getirecek bir dile, yeniden sözü inançla bağlayabilecek bir dile.
Yeni bir sözün ihtimali
Eğer bir toplum artık söylenenle inanılan arasındaki bağı taşıyamıyorsa, aynı şekilde konuşmaya devam etmek zaten bir tür ortaklıktır; zaten küfürleşmiş olan düzeni sürdürmenin bir yoludur. Artık samimiyet talep etmeyen bir dilin içinde rahatça kalmak, onun boşluğunu kabullenmektir.
Bu bağlamda, bu çerçeveye küfretmek —onu reddetmek, ona saldırmak, içinin boş olduğunu göstermek— yeni bir başlangıcın ihtimaline kapı aralar. Konuşmanın yeniden bir inanç eylemi olarak ciddiye alındığı bir dilin ortaya çıkabileceğine işaret eder.
Böyle bir dil “saf” ya da “masum” olmayacaktır. Hâlâ riskli olacaktır. Hatta tam da konuşandan bir şey talep edeceği için riskli olacaktır. Konuştuğumda kendimi ortaya koymamı talep edecektir. Sözlerimin sadece araç değil, birer taahhüt olduğunu kabul etmemi isteyecektir. Her cümlenin, bir bakıma, inancımın açığa çıkışı olduğunu hatırlatacaktır.
Bu, konuşmanın ucuz olmadığını hatırlatan bir dil olurdu. Kelimelerin bedava olmadığını hatırlatan bir dil. Her sözün bir sorumluluk taşıdığını hatırlatan bir dil. Bir şey söylediğimde şunu dememi gerektiren bir dil: “Söylediğime inanıyorum ve bunun arkasında durmaya hazırım.”
Konuşmanın bedelini hatırlamak
Konuşmak, yanılma riskini almaktır. Konuşmak, yargılanma riskini üstlenmektir. Konuşmak, kendini riske atmaktır. Ama bu risk olmadan dil içi boş bir şeye dönüşür. Sadece sese, sadece stratejiye, sadece manipülasyona ya da gürültüye dönüşür.
Sahip olmaya değer bir dil, bizi yeniden kırılgan kılan bir dildir. Söylediğimiz şeyle inandığımız şey arasındaki bağı yeniden önemsemeye zorlayan bir dildir. Her cümleyi yeniden bir tür yemin hâline getiren bir dildir.
Küfür içinde yaşayana küfretmek, konuşan özne olarak kendimize olan inancı anımsamaktır: kelimelerin hâlâ bir şey ifade edebileceğine, samimiyetin hâlâ mümkün olduğuna, konuştuğumuzda sadece ses çıkarmadığımıza, varlığımızı riske ettiğimize olan inancı —dürüstçe, açıkça ve sorumlulukla.
Son not: Eğer konuşmak aynı anda bir yemin etmekse, jestler bu yemini mühürler. Tokalaşmak, örneğin, tam da bu karşılıklılığı; verilen sözlerin yerine getirileceğini ve konuşmanın doğruluğunu kayda geçirir. Bu yüzden tokalaşmak asla sıradan bir eylem değildir. Dil küfre dönüştüğünde ise bu jestin kendisi özellikle önem kazanır; çünkü artık küfrün dolaşımının kolaylıkla bir parçası hâline de gelir.














