Sosyal medyanın yarattığı düşünme ve ilişki biçimi hakkında tartışma açarken veya açılmış tartışmalara katılırken, bu platformların hayatın tamamını -hatta büyük kısmını- yansıttığı yanılgısına düşmemek ve katılan herkese başka biri gibi olma şansı veren “sanal” tarafını unutmamak gerekir. Zaten hiçbir yeni imkan tek başına her şeyi değiştirecek kadar güçlü olamaz ve teknolojik ilerlemelerin ahlaki sorumluluğundan pek bahsedilemez. Ancak bu ihtiyatlı bakış, sosyal medya etkisinin sadece kullanıcıları ve meraklılarıyla sınırlı olduğu yanılgısına ve pek kulak asmamak gerektiği kanaatine neden olmamalı. Çünkü sosyal medya hepsi olmasa bile hayatın yansıdığı bir alan ama daha önemlisi oradan yansıyan da “gerçek” hayata akıyor.
Yazının, matbaanın, radyonun, televizyonun, internetin icadının ve neredeyse bütün iletişim yeniliklerinin; ilişki pratiklerini, toplumsal refleksleri hatta düşünme biçimlerini kalıcı biçimde değiştirdiğini biliyoruz. Diğer faktörlerin sorumluluğu değişmese bile, bu gelişmelerin denk geldikleri tarihsel (konjonktürel) koşullar; etkinin yönünü, kalıcılığını ve bazen de yıkıcılığını belirliyor. Hiçbir şey olmasa bile şöyle bir şey olduğu kesin: İmkan genişlemesi her şeyin “daha fazlasına” ve elbette yayılma kapasitesi çok daha yüksek olan kötülüğün bulaşıcılığına katkı sunuyor. İmkan ve dolaşım hızı arttıkça, yarattığı etki geometrik olarak büyüyor.

Klavye şövalyeliği
Uzunca bir süredir, sosyal medya aktivizmi veya daha çok tercih edilen alaycı benzetmeyle “klavye kahramanlığı” olarak tarif edilen bir tutum var. Bir tür dijital eylemcilik. Çoğu zaman alay konusu yapılsa bile, bu imkanın işe yaradığı, olumlu katkı verdiği pek çok olaydan bahsetmek pekala mümkün. En azından kamuoyu oluşturma konusunda dezavantajlı kesimlerin, seslerini duyuracak mecra sıkıntısı çekenlerin sorunlarını duyurmasına, destek bulmasına yarıyor. Haberleşme hızını artırıyor, dayanışma zeminini genişletiyor. Ayrıca şu ya da bu nedenle başka yollarla pozisyonunu gösterme imkanı belki cesareti olmayanlara katılma fırsatı verdiği söylenebilir. Sadece yalnız olunmadığını hissettirmesi bile kıymetli.
Ancak bu imkanı ve “konfor alanını”, istismar için kullananlar hatta bunu özel bir iktidar biçimine çevirenler olduğu gerçeği de ortada. İsmini bile kullanmadan abartılı performanslar sergilemeyi politik veya ahlaki üstünlük gibi sunup, sosyal medya etkinliği -veya sosyal medyadan pek farkı kalmamış bazı medyalardaki aşırı görünürlüğü- tribün liderliğine çevirenleri veya kendi küçük tribününü yaratanları izliyoruz. Hazır tribünlerin desteğini ya da “gürültüsünü” arkasına toplamak, “Z kuşağına” yaranmak için “kolay adam ve emek harcamak” ve düşmanı bol hedefler seçerek kalabalıklaşmak sık başvurulan yöntemler. Herhangi bir fikri tutarlılık veya sistematik düşünme derdi olmaksızın, gündelik tavırlarla kanaat önderliği rütbesi takanlara veya farkındalık madalyası alanlara rastlıyoruz. Ayıp freni olmayanın önü her daim açık.

Performans sahnesi
Dönemin ruhu, bütün bireysel ve toplumsal faaliyetlerin kişisel performans kriterleriyle değerlendirilmesine yol açıyor. Mutluluk-mutsuzluk, özgürlük-esaret, mücadele-teslimiyet, rekabet-dayanışma, başarı-başarısızlık her şey kişisel performans meselesi. Dünyayla veya hayatla ilişki kurmanın her aşamasında kişisel performanslar belirleyici; ayrıca bunlar, son derece sorunlu bir sahnede ve çok şaibeli hakem heyetlerinin takdirine sunuluyor. Çünkü gösteri toplumu, süreklilik ve tutarlılığı değil, -anlık ve geçici- görünürlüğü ve etkileşimi önemsiyor. Bireyselleşme özgürleşmenin kapılarını açmıyor, sanal cemaatlere mahkum kılıyor. İnsanlar sınavı geçmekte zorlandığı hayatı, sanal bir zeminde hep başkalarının sınandığı bir yalana çeviriyor.
Politika, kültür ve fikir dünyası, bu ahir zaman savrulmasından kendini pek koruyamıyor. Hatta zaten yapısal olarak etkileşim ihtiyacı fazla, medya ve kamuoyu teması yüksek bu alanlar, dalgadan daha fazla etkileniyor. Siyasetteki “doğru” kriteriyle “kazanma” becerisi arasında kurulan tuhaf ilişki en dikkat çekici örnek. Siyasetin kazanmayı becermek gibi bir amacı ve başarı ölçüsü elbette var ama bu, kazananların “doğru”, kaybedenlerin “yanlış” olduğu sonucunu vermemeli. Aynı şekilde herhangi bir düşünme biçimi, metot ve akıl yürütmenin önemi veya katkısı, ortaya koyduğu -veya varsaydığı- örnek öngörünün “tutmasıyla” ölçülemez. Hele bilim insanı titrinin arkasından konuşanlar için bu, ahlaki olduğu kadar mesleki bir ayıptır.

Kolektif sorumluluk
Sosyal medya üzerinden başlatılan ve sürdürülen linç dalgalarına sık sık tanık oluyoruz. Tanıl Bora’nın isabetle “medeniyet kaybı” olarak tarif ettiği linç kültürü, bırakın medeniyeti herhangi bir kriter olmadan davranmanın mabedi sosyal medyada kolay zemin buluyor. Akıl almaz benzerlikler ve zorlama ilişkiler kurularak; niyet okumak şöyle dursun tamamen fiktif geçmiş ve gelecek üretilerek, mantık dışı varsayımlarla kalabalık sürek avları düzenleniyor. Herkes -bütün dünyadaki sorunların kaynağı sayılacak kadar- her şeyden sorumlu tutulabiliyor ama birisi hakkında fikir yürütürken olmadık suçlamaları ve hakaretleri dile getirirken, hiç kimse asla sorumlu ve herhangi bir ölçüye uymak zorunda değil sanki.
Bu etkileşim cehenneminde, çok özel bir prototip de gelişmiş durumda. Biraz kalabalık bir takip evreni olan, daha geçirgen bir filtreyle sosyal medyayı takip edenler; bahsettiğim tipolojiyi daha kolay anlayacak hatta neredeyse isim isim canlandıracaktır. Bu prototip, farklı motivasyonların buluştuğu hareketli etkileşim alanlarını asla boş geçmiyor. Mutlaka saldırılan kişi veya çevreye dair söyleyecekleri oluyor. Her söze her fotoğrafa yorum yapmalarından ve paylaşım ishalinden onları tanıyabilirsiniz. Alakasız siyasal veya kültürel çevrelerden gelmeleri aynı sürüde yer almalarına engel değil. Ayrıca böyle atmosferler “öfke tuzağı” (rage bait) kurmak, her türlü kışkırtmayla etkileşim almak için fırsat.

Aktivizm müfettişliği
Siyasi kutuplaşmanın kabalaştırdığı ve bulanıklaştırdığı zemin, taraf belirleme ve “taraf atama” kriterlerini tartışmalı hale getiriyor. En canlı performans sahnesi sayılan sosyal medyada verilen veya verilmeyen tepkiler, anlık söz ve görüntülerin aktarılma biçimi; başka herhangi bir kanıta ihtiyaç duyulmaksızın özel yargılamalara konu ediliyor. Siyasetçiler, gazeteciler, sanatçılar kabaran tepki paylaşımlarında yer almadıkları veya “istendiği” gibi davranmadığı için hedefe konuyor. Katılanların profilinden ya da iddiaların ölçüsüzlüğünden rahatsız olup uzak durmak, “fakat bir dakika” demek suç ilan edilebiliyor. Kırılgan hassasiyetler, bunu “normal” sayma, mazur görme nedeni olabilir ama bu konudaki gayretlerin hepsi pek de masum sayılmaz.
Sosyal medyadaki aktivizm müfettişleri, sürekli başkalarının performansını sorgulayarak veya “açıklarını” arayarak, aslında kendileri için bir konfor alanı inşa ediyorlar. Çünkü tehlikeli olabilecek iktidar ve güç odaklarını doğrudan karşısına almak yerine; birilerini onlarla “yakınlığı”, doğrudan veya dolaylı “hizmeti” konusunda eleştirmek, aşırı güvenli bir seçenek. Hatta karşı tarafta yarattığı tartışma ve muhtemel eksiltme dolayısıyla iktidar bakımından gayet faydalı. Bırakın gerçek (kendi bulundukları zeminlerde) mücadele alanlarındaki aktivizm, sosyal medyadaki saldırı iştahının bile dolaylı hedeflerde tatmin olmasında, enerjinin boşa harcanmasında büyük katkıları var. Onlar gibi yapıp bunda bir komplo iddiası aramak yerine, patetik bir hal olduğu fikri daha akla yakın.














