Müge İplikçi yazdı: Altı yaş ve üzeri için bir yazı

Geçen gün, küçük bir aralıkta – zaman zaman olur böyle – aklıma resimli bir çocuk kitabı okumak düştü. Tülin Kozikoğlu’nun öyküleştirdiği, Gökçe İrten’in resimlediği “En Yakın Arkadaşım”ı aheste aheste okumaya koyuldum. Basın bültenindeki şu soruları da yanıma alarak: “İnsan en yakın arkadaşını seçerken nelere dikkat etmeli? Asık suratlı biriyle sıkılmak mı yoksa dans etmeyi sevenle gülmek mi?Eğer biri yazıp çizmeye, kesip biçmeye meraklıysa, yanına oturup oyuna katılırsın. Peki senin en yakın arkadaşın nasıl biri? Ya sen… nasıl bir arkadaşsın?” Ağırdı bu sorular. Özellikle son ikisi…

Altı yaş ve ötesi

Kitap, okur kitlesi için “altı yaş ve üzeri” demiş. Ben de okuyabilecek okurlardan biri olarak, sayfaları çevirirken Tülin Kozikoğlu’nun uyarısını özenle içime sindirmeye çalıştım. Bence insan, en yakın arkadaşını seçerken gerçekten dikkat etmeli. Hatta Alman filozof Wilhelm Schmid’in dediği gibi, belki de önce “kendisiyle dost olmayı” öğrenmeli. Schmid, “Kendiyle Dost Olmak”ta, hayatın anlamlı ve dayanıklı olmasının, kişinin kendisiyle şefkatli ve dürüst bir ilişki kurmasına bağlı olduğunu söyler. Kendi içinde bir sığınak, bir yoldaş inşa edemeyenin, dışarıda kurduğu arkadaşlıklar da hep bir eksikliğin, bir arayışın gölgesinde kalabilir. Gel de katılma…

Ya kardeşler?

Geçenlerde Menekşe Toprak’la son yazdığı romanı Peri kitabını konuşurken, erkek kardeşleriyle kurduğu ilişkiden ne kadar beslendiğinden bahsetti. Ben de tek çocuk olduğumu, bu yüzden arkadaşlarımı bir kız kardeş duygusuyla seçtiğimi ve hâlâ o bağın sıcaklığıyla onlarla buluşup konuştuğumu söyledim.

Bu, gerçekten doğru. Zaman zaman sokakta yalnız yürürken – ki şimdilerde en sevdiğim şeylerden biri bu – aklıma sokak ortasında, çoğunlukla da okul dönüşleri kız kıza yakalandığımız kahkaha tufanları geliyor. Bir seferinde, bir kız arkadaşımızın erkek kardeşi bize yıllar sonra itiraf etmişti: O gülme krizlerimizi görmüş, yanımıza yaklaşmaya cesaret edememiş. Utanmış mıydı, yoksa kendini muhabbete dahil hissetmemiş miydi, bilemiyorum. Ama bugün geriye dönüp baktığımda, ilk gençliğim diyebileceğim o altı-yirmi yaş aralığının, tam da bu paylaşılmış kahkahalarla, bu hemhâl olmuşluklarla örüldüğünü görüyorum.

Ya şimdi?

Öyle anlar aklıma düştüğünde, herkesin şaşkınlıkla yüzüme baktığı bir yerde gülmeye başlıyorum. Geçmişin dev dalgalarıyla yüklenmiş kahkahalar olmasa da bunlar; yüzüme yayılan tebessüm, o anlara yeniden ve aniden, hesapsızca konuk olduğumu gösteriyor. İlginç bir his bu: Geçmiş zamanı değil, ama o zamandan bugüne taşıdığım sevinci duyumsamak… Dışarıda olup bitene değil, içeride ona nasıl anlam yüklediğime odaklanmak… İşte bu his, yalnız yürürken bile beni yoldaşsız bırakmıyor.

Tekrar kitaba dönersek, Tülin Kozikoğlu bize en yakın arkadaşını anlatan bir kız çocuğunun izini sürüyor ve sonra işi ilginç bir yere vardırıyor: Aslında insanın en yakın arkadaşının kendisi olması gerektiğini hatırlatıyor. İşte tam burada, Wilhelm Schmid’in sesi tekrar yankılanıyor: “Kendiyle dost olan, yalnızlıktan korkmaz; çünkü asla yalnız değildir.” Bunu fark edenlerin, bir süre sonra gerçekten yakın hissettikleri insanlarla daha derin bağlar kurabileceğini, sadece “en yakın”ı değil, “yakın”ları ve “arkadaş”ları da bu yolla bulabileceğini anlatıyor. Bu, sağlamlıkla kurulmuş bir iç dünyadan, bir ihtiyaçla değil bir bolluk ve seçimle dışarıya açılmak gibi.

Kendimiz

Kitap da bunu söylüyor aslında! Bu, bir nevi benim az önceki düşüncelerimin sağlaması gibi. Bugünkü yaşamıma baktığımda, sokakta yüzüme yerleşen o tuhaf ifadenin sebebi de aşağı yukarı bu. Sokaklarda kendisiyle barışık yürüyen – ya da yürümeye çalışan – orta yaşlı bir kadının geçmişini şimdiye katabilmesi, belki de bunun bir kanıtı. Schmid’in “içsel dostluk” dediği o hali, her adımda kendine eşlik etmenin, geçmişin yükünü değil ama ışığını taşımanın pratiği-olabilir. (İtiraf: Bunu her zaman başaramıyorum elbette!)

Tülin Kozikoğlu’nun “En Yakın Arkadaşım” kitabını ben de altı yaş ve üzeri herkese, içindeki çocuğu hatırlamak isteyen her yetişkine tavsiye ediyorum. Çünkü o çocuk, belki de felsefenin binlerce yıldır işaret ettiği en yakın, en sadık ve keşfedilmeyi bekleyen o ilk arkadaş: Kendimiz. Sonrası besbelli kendiliğinden gelecek. Gümbür gümbür sokakları inleten kahkahaların gençliği girecek devreye; peşisıra da o günleri şimdiki zamanın lezzetiyle hatırlayış.

Medyascope'u destekle. Medyascope'a abone ol.

Medyascope’u senin desteğin ayakta tutuyor. Hiçbir patronun, siyasi çıkarın güdümünde değiliz; hangi haberi yapacağımıza biz karar veriyoruz. Tıklanma uğruna değil, kamu yararına çalışıyoruz. Bağımsız gazeteciliğin sürmesi, sitenin açık kalması ve herkesin doğru bilgiye erişebilmesi senin desteğinle mümkün.