Bülent Akyürek adını duyduğum ama tanışmadığım bir yazardı. Popüler, çok satan kimi kitaplara nazire kitaplar yazıyor diye düşünüyordum. Öğle Namazına Nasıl Kalkılır kitabı, bir milyonun üstünde satış yapmış olan Sabah Namazına Nasıl Kalkılır kitabına karşılık yazılmıştı. Sabah Namazına Nasıl Kalkılır kitabının editörü bendim, Nesil Yayınları’nın editörü olduğum dönemde yayınladığımız Yavuz Bahadıroğlu, Muhammed Bozdağ, Halit Ertuğrul, Cemil Tokpınar kitapları, dönemin en çok satan kitaplarıydı.
Bülent Akyürek’in Öğle Namazına Nasıl Kalkılır kitabını okumadım, ne diyormuş diye merak da etmedim. Muhtemelen Sabah Namazına Nasıl Kalkılır kitabıyla dalga geçiyordur, böyle bir kitabı “din tüccarlığı” görüyordur, onlarca, yüzlerce, binlerce alıp da hediye olarak dağıtanlarla dalga geçiyordur diye düşündüm.
Daha sonra fuarlarda Yılgın Türkler, İçinizdeki Öküze Oha Deyin, Güzel Susma Sanatı gibi kitaplarını görünce, “Bu arkadaşın çok satan kitaplara karşı alerjisi var galiba” diye aklımdan geçti. Yılgın Türkler, Turgut Özakman’ın Çılgın Türkler kitabına göndermeydi. Diğerleri de popüler kişisel gelişim kitaplarına yönelikti. “Popüler kitaplara karşı ama o popülerlikten kendisi de yararlanıyor, kendisi popüler kitaplar hazırlıyor” imajı oluşmuştu bende. Çünkü popüler kitaplara nazire yazdığı kitapları hiç de az satmıyordu.

Seni sevdim de ne oldu, Efes Turkcell zengin oldu
Öğle Namazına Nasıl Kalkılır kitabına göz attığımda, içindekiler kısmında ilginç başlıklar vardı.
“Bu kitap Sabah Namazına Nasıl Kalkılır’a cevap mı, Müslümanın rüyası nasıl olmalıdır, Beynamaz Edison cennetlik midir, Pantolonum kırışıyor namaz kılamıyorum, Ant içmek ateist yeminidir, Amcana teşekkür ettin mi yavrum, Hacca gidip arapları zengin mi edelim, Seni sevdim de ne oldu Efes Turkcell zengin oldu, Örümcek Adam’ın arkasında namaz kılmak, Din Adamları niçin CHP’ye gidiyor.”
İçindekiler kısmında sayfa numaraları yoktu. Sayfa numaralarını koymaya vaktimiz olmadı, bir zahmet kendiniz halledin notu vardı sayfada.
İlk yazısında Sabah Namazına Nasıl Kalkılır’ı eleştirmek için değil, o kitaba destek olmak için Öğle Namazına Nasıl Kalkılır kitabını yazdığını belirtiyordu.
Bülent Akyürek’in tarzını biraz Erdal Demirkıran’ın tarzına benzettim. Erdal Demirkıran da, İflas Etmenin Yolları, Sadece Aptallar 8 Saat Uyur, Yerim Seni ÖSS, Ben Dünyanın En Akıllı Adamıyım gibi kitaplarla dikkati çekmiş, o kitapları hayli ilgi görmüştü.
Daha sonra bazı arkadaşlardan Bülent Akyürek’in çok ince mizah yaptığını, bizim camiada fazla anlaşılamadığını, entelektüel yalnızlık çektiğini, çok kaliteli bir yazar olduğuna dair sözler işittim. Bazı dergilerde hakkında övgü dolu birkaç yazı okudum.
Dört beş yıl önce bir gazetenin kültür sanat müdürü arkadaşım, Bülent Akyürek’in benimle tanışmak istediğini söyledi. Olur tabii dedim ama nedense sonra bir ses çıkmadı. Arada neden tanışmak istediğini merak etsem de, ben de sormadım. Sonradan anladım, yaşarken gizlediği hastalığın ilerlemesi yüzündenmiş.
Sonra biz zaman geldi, sosyal medyada Bülent Akyürek’in vefat haberi yayıldı. Meğer ne çok seveni varmış, herkes hakkında iyi şeyler yazıyordu. Bilinen, klasik taziye mesajlarının ötesinde, onu tanıyanların kaleme aldığı metinler oldukça etkileyiciydi.

Yeğeninin yazısından tanıdım Bülent Akyürek’i
Özellikle yeğeni Fatih Başkıran’ın, Bülent Akyürek’in sayfasında kendi ismini koymadan dayısı hakkında yazdığı yazı, benim tanıyamadığım Bülent Akyürek’i tanımama vesile oldu.
Bülent Akyürek’i ölümünden sonra o yazıyla tanıdım, hâlâ o yazının verdiği acıyı hissediyorum içimde.
Fatih Başkıran’dan o yazıyı kullanmak ve kendi adını anmak için izin istedim, izin verdi sağ olsun.
İşte o yazı:
“Bülent Akyürek’e doğduğu ilk yıllarda dünyadaki en nadir genetik hastalıklardan birinin teşhisi konuldu. “Gaucher”
Doktorlar 3 yaşında ölür, 7 yaşına kadar yaşar, 12 yaşını görmeyebilir derken o hastalığını önemsemeden ümit etmeyi bırakmadan, bir hayalin peşinde “yazar” olabilmek için tüm gençliğini okuyarak geçirdi. Ölümle tanışıklığı ezelden…
Yaşamla ölüm arasında ince bir ipte yürüdü ilk gençlik yıllarını.
Kitap, dergi basabilmek için gündelik işlerde çalıştı, kazandığı her kuruşla kendini geliştirmek için kitap alıp okudu.
Felç kaldığı dönemde bile duvara bakmak yerine sadece okudu. Binlerce kitap okudu.
Zira daha 17 yaşında dönemin en ünlü gazeteci yazarlarından birinin yanına gidip ben yazar olmak istiyorum dediğinde, bu kişi ona boş bir sayfa verip, bu duvara bakarak bana “duvar” hakkında bir yazı yaz deyip neticesinde okuduktan sonra “sen sakın yazmayı bırakma, iyi bir yazar olacaksın” demişti.
Felçli kalıp duvara bakmak o yüzden onu ümitsizliğe sevk edemezdi.
Bu hastalığa sahip insanların içinde kemikleri en kötü durumda olan kişilerden biri oldu. Zira bu hastalık ciddi kemik erimesi ve zayıflığı yapıyordu.
Bedenen zayıflığı bu yüzdendi, kemikleri durup dururken bile kırılmaya başlamıştı.

Dizlerimin kırılmasından yoruldum
Son zamanlarda katıldığı kıymetli Bekir Develi’nin programında;
“En acı, en hüzünlü, kederli şey kara görünürken geminin batmasıdır. Ümit edip yıkılmaktan, dizlerimin kırılmasından da yoruldum, ben ÜMİT YORGUNUYUM! ” deyip edebiyatımıza yeni bir kavram daha kazandırırken, dizleri konusunda ise mecaz yapmamıştı, gerçekten dizleri durup dururken kırılıyordu..
Hayatı boyunca hiç ümitsiz olmadı sadece yolun sonuna geldiğini hissetmenin, hatta bilmenin verdiği bir son histi o…
Zaten buna hiç aldırmadan koltuk değnekleri ve meşhur 30 yıllık kahverengi montuyla, tek çeşit kıyafetiyle, kapitalizm düşmanı bir idol olarak ülkenin tüm üniversitelerini gezip konferanslar vererek, otellerde değil öğrenci yurtlarında kalıp, gençlerle sabahlara kadar sohbet ederek sürekli ışık saçmaya, gençlere ümit olmaya çalıştı.
İnternette onunla yurtlarda fotoğraf çektirmiş binlerce kişi bu anılarını çok güzel duygularla paylaştı ve hepsini gözlerimiz dolarak gördük, okuduk.
“Kimseyi yetiştirmediler. Benim kitaplarımı oku yeter dediler” diyerek edebiyat dünyasını da eleştirdi.
Yazarlık atölyesi kurarak ülkeye yeni kalemler yetiştirmeye çabaladı.
Hayatı boyunca sadece ve sadece yazarlık yaptı.
Kitaplarında bazen dünyaya hükmeden bir milletin torunları olarak yorulduğumuzu anlatarak silkelenip, hatalarımızdan ders çıkararak yeniden ayağa kalkmamız gerektiğini vurgulamak için “Yılgın Türkler” dedi.
Bazen Mavi Marmara Risalesi’nde ki gibi siyonistlere açıkça küfrederek onların ölüm listesine alındı. Ülkeden çıkışının hayrına olmayacağı söylendi. Cesur ve mert bir kalemi vardı, gerçeği eğip bükmeden dosdoğru zalimin yüzüne yüzüne vurdu.
Bazen bir gecede roman yazılabileceğini göstererek “Zamanın Efendisi” oldu.
Sonra bir gün helal-haram, günah-sevap ayırt etmeden, kul hakkı yiyerek, çalarak çırparak zengin olanların çakma başarı hikâyelerinin anlatıldığı sözde kişisel gelişim kitaplarının, gençlerimizin zihnini bulandırmaması için “İçinizdeki Öküze Oha Deyin” diyerek milyonun üstünde okunmaya ulaştı.
Zira “Acı çekmeden öğrenilen her cümlenin kanadı vardır, ilk fırsatta uçar” dedi.
Gerçekten inanırsan başarırsın saçmalıkları ile çalışmanın, tevekkülle elinden geleni yapmanın önemini anlatmak yerine sahte motivasyonlar ile yükseğe çıkardıkları insanların çakılacağı anı gördü.
İnsanlar ne kadar yükseğe çıkarsa o kadar yüksekten yere çakılacaktı.
Her şeyi hak ettiğine inandırılmış bu psikolojisi bozulan insanları, ümitsizliğe kapılacak gençleri kim, nasıl toparlayacaktı?
Bunu düşünerek kişisel gelişim sektörüne karşı dünyada ilk kez karşı argümanda kitap yazarak meselenin ve yaşamın özünün, amacının bu olmadığını insanlara anlatmak istedi.
“Güne kazanmak ya da kaybetmek değil helal yada haram olarak başlamalıyız” dedi.
Hiç akıllı telefon kullanmadı
Tıpkı 90’lar dizileri gibiydi. Zaten hiçbir zaman akıllı telefon bile kullanmadı, hep tuşlu telefonda kaldı.
Belki farklı bir bakış açısı kazandırmaya çalıştı.
Her yazarın yapmayı amaçladığı gibi.
Çocukluğundan beri mücadele ettiği bu genetik enzim hastalığı kemik iliğinin düzgün çalışmasını baskılayarak en sonunda lösemi (kan kanseri) olmasına sebep oldu. Yaklaşık 3-4 yıldır bu hastalıkla ve kemoterapi ile mücadele etti.
Kanser tedavisi devam ederken, akciğerlerindeki 10-15 litre su yüzünden nefes alamadığı, oksijene bağlı yaşadığı anlarda bile insanüstü bir çabayla başka kitaplar yazmaya devam etti.
Onlarda yayımlanmayı bekliyor.
25 yılın içine dağıttığı, nakış nakış işlediği “SATILIK ADAM” romanı en büyük projesiydi.
Herkes onu artık roman yazmıyor zannederken o Türkiye’den de bir dünya romanı çıkabilir diyerek hayatı boyunca bu kitapla ilgili çalışmaya devam etti.
Her cümlesi birazdan asılacaksın ve son cümleni söyle denilip o şekilde yazılmıştı, böyle tarif ediyordu.
“Sonra bir daha göremedim onu.
Şimdi yok oldu.
Bazıları yok olurken de var olurlar.
Gerçekten yok olsaydı şimdi onu anlatan bu satırlar var olmayacaktı.
Yokluğun varlıktan önemli olduğu anlar vardır, sınırları sonsuzdur, sonsuzluğun içindeki varlık ise adı anılmayacak kadar küçülür ve yok olur.
Böylece yoklukla varlık kardeş olur, bir olur..
Bir de ölümle yüz yüze gelemeyenler vardır.
Onlar içlerindeki varoluş boşluğunu asla dolduramazlar.
Bu boşluğun utancından olsa gerek ölümün yüzüne bakacak yüzleri kalmamıştır.
Büyük adamlardan büyük boşluklar kalır sonraya, küçük adamların varlığı ise şimdiyi kalabalık eder sadece” demişti Satılık Adam romanında.
Yokluğunun ardından ne demek istediğini daha şimdiden anladık.
BÜYÜK ADAMDI.
Bu romanı Türk edebiyat tarihinde en yüksek çıtalardan biri olması amacıyla yazmıştı.
Yaşarken hastalığının bilinmesini istemedi
Amacına ulaşıp ulaşamayacağını bizlere zaman gösterecektir.
Bu kitabın şifrelerini “Geriye doğru ileri” kitabına gizlemişti.
Hayatını yazarak geçirdi ve son anına kadar yazarak öldü.
Zira son yıllarında konuşacak enerjisi olmadığından, içinde kalan her satırı bizlere ve geleceğe kendinden bir iz olarak son bir gayretle bırakmak istedi.
Enerjisini toplayabildiği, hastalığının küçük ara iyilikler verdiği dönemlerde bazı tv ve internet programlarına katılarak ölmeden önce son eserlerini anlatmaya çalıştı.
Bu 4 yıllık süreçte onu arayan, mesaj atan, ulaşmaya çalışan birçok kişiye cevap veremediği için hakkınızı helal edin.
Yaşarken hastalığının bilinmesini de o istemedi.
Her yazar gibi en büyük dileği ölümünden sonra da olsa bir gün insanların onu okuması ve anlamasıdır.
TRT’de ki son programında ölünce geriye bizden bir kelime kalmalı dedi. İnsanın ömrü biterken insanların onun toplamına verdiği bir kelime vardır, her insan bir kelime olarak gelmek ister dünyaya demişti.
Vefat haberinden sonra okuduğum on binlerce mesajdan sonra ondan geriye çok önemli bir kelime kaldığını gördüm.
Kişiliği, mütevaziliği, kalemi, mertliği, cesareti, iyiliği ve sayısız insanın hayatına dokunması sebebiyle “GÜZEL ADAM”dı.
İnsan gider, söz biter, iz kalır.
İz bıraktı, bugün bir kez daha şahit olduk.
Güzel adamdı, cesur ve mert kalemdi.
Büyük adamdı.
Er kişiliğine şahitlik ettik, son vazifemizi yerine getirdik ancak vazifemiz sona ermedi.
Bundan sonra kitapları tüm sevenlerine ve yarenlerine emanet.
Malum “Hayat her zaman bir ömre sığmaz bir kısmı da ölüme taşar…”
Allah varsa günahlarını affetsin, mekanını cennet eylesin, haklarınızı helal edin…”
Teşekkürler yeğen, dayını bize tanıttığın için.














