Kendi mahallelerinde, masada oturan insanlara üç isim söyleyin: Osman Kavala, Selahattin Demirtaş ve Bülent Arınç. Ardından tek bir soru sorun: “Bu isimleri gerçekten, söyledikleriyle ve bağlamlarıyla mı biliyoruz; yoksa birer kategori olarak mı?” Cevaplar genellikle gecikmez; fakat bilgiye değil, önyargılara dayanır. İsimler, içeriklerinden çok ait oldukları varsayılan mahalleyle anlam kazanır. Dosyalar açılmadan niyetler okunur, bağlam kurulmadan saf tutulur. Kategori devreye girdiği anda düşünce durur.

Muhafazakâr mahallede Kavala ve Demirtaş isimleri anıldığında çoğu zaman hukuki metinler, savunmalar ya da vicdani pozisyonlar konuşulmaz; “hangi tarafta durdukları” ön kabulü yeterlidir. Aynı mekanizma seküler mahallede ters yönde işler: Arınç’ın hukuk ve vicdan vurgusu içeren çıkışları, bağlamından koparılarak “taktik”, “rol”, “tuzak manevra” kategorilerine yerleştirilir. Söze temas etmek risklidir; çünkü temas gri alan üretir. Gri alan ise yerleşik öfkeyi, süreklileşmiş mesafeyi ve “karşı mahalleyle asla ortak zemin olmaz” inancını sarsar. Bu yüzden sözün içeriği değil, konuşanın kimliği konuşulur.
Bu noktada kategorik düşünmenin yalnızca ideolojik bir sertlik değil, daha derinde bilişsel bir zorunluluk olarak da işlediğini görmek gerekir. Bilişsel psikoloji, insan zihninin karmaşık dünyayı olduğu gibi kavrayamayacağını; onu anlamlandırmak için şemalar ve kategoriler üretmek zorunda olduğunu söyler. Jean Piaget, kategorilerin öğrenmenin erken ve kaçınılmaz araçları olduğunu vurgular. Zihin, dünyayı sınıflandırmadan işleyemez. Jerome Bruner’e göre de insan zihni sınıflandırmadan düşünemez; sorun sınıflandırmanın kendisi değil, katılaşmasıdır. Yani kategorik düşünme başlı başına bir patoloji değildir; bilişsel ekonominin doğal bir sonucudur.
Ancak belirsizlik arttığında bu bilişsel ekonomi kestirme yollara sapar. Daniel Kahneman ve Amos Tversky, zihnin belirsizlik altında “heuristic” denilen zihinsel kısayollara başvurduğunu gösterir. Kategoriler bu noktada hız ve güven üretir; fakat bedeli ağırdır: Doğruluk azalır, empati kaybolur. Türkiye gibi yüksek belirsizlik ve güvensizlik ortamlarında kategori, düşünmenin yerini alan bir reflekse dönüşür.
Bu refleks, bireysel düzeyde kalmaz; sosyal psikoloji bize bunun nasıl grupsal bir kimlik hâline geldiğini anlatır. Henri Tajfel’in Sosyal Kimlik Teorisi, en anlamsız ayrımların bile güçlü “biz–onlar” duyguları üretebildiğini gösterir. İnsan, kendini birey olarak değil, grup üyesi olarak tanımlar. John Turner’ın “self-categorization” yaklaşımı ise bağlama göre bireysel muhakemenin askıya alınıp grup refleksinin devreye girdiğini açıklar. Kavala, Demirtaş ve Arınç örneklerinde gördüğümüz şey tam olarak budur: Kişiler değil, gruplar konuşur.
Bu noktada psikanalitik katman devreye girer. Melanie Klein’ın tanımladığı “bölme” (splitting) mekanizması, zihin kaygı altında dünyayı “iyi–kötü” diye ikiye ayırdığında ortaya çıkar. Bu, erken dönem bir savunma biçimidir. Toplumsal düzeyde ise Vamık Volkan’ın işaret ettiği gibi, travma yaşayan toplumlarda bu bölme kolektif savunmaya dönüşür. “Biz” tehdit altındaysa “onlar” şeytanlaşır. Türkiye’de mahallelerin dili tam da bu savunma zemininde sertleşir.
Antropolojik açıdan bakıldığında, kategoriler yalnızca zihinsel değil, ahlaki sınırlar üretir. Mary Douglas’ın gösterdiği gibi kültürler dünyayı “temiz–kirli”, “içeride–dışarıda” diye ayırarak düzen kurar. Fredrik Barth ise kimliklerin içerikten çok sınırlarla korunduğunu vurgular. Mahalleler arası sert kategoriler, bu sınır ihlali korkusunun modern tezahürüdür.
Siyaset bu tabloyu daha da sertleştirir. Yascha Mounk’un “kimlik kapanı” metaforu, eşitlik talebiyle başlayan kimliklerin nasıl kapanlaştığını anlatır. Kimlik, siyasal güçle birleştiğinde eleştiriyi tehdit olarak algılar. Carl Schmitt’in dost–düşman ayrımı ise kategorik zihnin neden siyasetin doğal dili hâline geldiğini açıklar. Kavala–Demirtaş ve Arınç isimleri, bu siyasallaşmış kategorilerin sembolik düğüm noktalarıdır.
Bu sertliğin kültürel zeminini ise Thomas Bauer ve Zygmunt Bauman birlikte açıklar. Modern zihin müphemlikten korkar; belirsizliği tehdit olarak görür. Oysa müphemlik—aynı anda hem eleştirel hem adil olabilmek—toplumsal barışın önkoşuludur. Müphemlik kaybolduğunda kategori kutsallaşır; kutsallaştıkça dogma üretir.
Bu dogmatik zeminde otoriter zihin güç kazanır. Theodor W. Adorno ve Karen Stenner, otoriterliğin farklılıktan çok belirsizliğe tahammülsüzlükle ilişkili olduğunu gösterir. Türkiye’de mahalleler arası sert kategoriler, bu tahammülsüzlüğün toplumsal karşılığıdır.
Bu bağlamda kategorik düşünme, iddia ettiğimiz gibi, yalnızca zihinsel bir basitleştirme değil; açık köylülükten gizli köylülüğe geçişin temel göstergesidir. Kategori burada öğrenmenin ilk aracı olmaktan çıkar; statü, iktidar ve ahlaki üstünlük iddiasının zırhına dönüşür. Zihin, Piaget’nin tarif ettiği gelişimsel eşiği aşamaz; soyut işlemler düzeyine geçemez. Çelişkiyle düşünemez, bağlam kuramaz, kendini askıya alamaz.
Sonuçta ortaya çıkan tablo açıktır: Kategorik düşünme insan zihninin doğal bir parçasıdır; fakat travma, kimlik tehdidi, siyasal kutuplaşma ve müphemlik kaybı altında yıkıcı hâle gelir. Normalde düzenleyici olan kategori, tehdit altında savunmacı; kimlik siyasetiyle saldırgan; müphemlik yokluğunda ise dogmatik olur.
Çıkış yolu ne bir mahalleyi aklamak ne de diğerini mahkûm etmektir. Asıl ihtiyaç, müphemlik tahammül edebilen bir zihinsel ve ahlaki görgüdür. Sözü söyleyenden ayırabilen, kategoriyi araç olarak tutup barınağa çevirmeyen bir dil kurulmadıkça, mahalleler aynı ülkede yaşar ama pencerelerinden asla aynı dünyayı, hakikati konuşamaz.














