Bu yılki Münih Güvenlik Konferansı sıradan bir diplomasi buluşması değil. Ukrayna Savaşı’nın beşinci yılına girilirken, ABD’de Trump yönetimi için transatlantik ilişkiler tartışma konusuyken ve Avrupa kendi savunma kapasitesini sorgularken Münih, adeta Batı’nın iç muhasebe sahnesine dönüşmüş durumda. 1963’ten bu yana düzenlenen Münih Güvenlik Konferansı, Soğuk Savaş yıllarından beri küresel güvenlik tartışmalarının en kritik adreslerinden biri. Bugün ise birçok açıdan çok daha fazlasına tekabül ediyor: Küresel güç dengelerinin tartışıldığı, stratejik yönelimlerin test edildiği bir zemin. Devlet ve hükümet başkanları, bakanlar, uluslararası kuruluş temsilcileri, siyaset ve ekonominin karar vericileri Münih’te yalnızca krizleri değil, düzeni ve güveni konuşuyor.

Bu hafta sonu düzenlenen konferansta 50’den fazla devlet ve hükümet başkanı, 100’ün üzerinde dışişleri ve savunma bakanı, NATO, AB ve BM temsilcileri, ABD Kongresi üyeleri, think-tank çevresi, büyük teknoloji şirketlerinin yöneticileri, savunma sanayii liderleri ve ekonomi aktörleri aynı çatı altındaydı. Adı üstünde; ana konu güvenlik. Ancak “güvenlik” başlığı altında dünyanın dört bir yanındaki meseleler onlarca oturum ve panelde ele alınıyor. Bunun yanı sıra kapalı kapılar ardında yürütülen çok sayıda diplomatik görüşme için de önemli bir zemin oluşuyor.
Fakat bu yıl konferansın merkezinde yer alan asıl mesele, değişen dünya düzeni içinde ABD ve Avrupa’nın güvenlik stratejileri — daha da önemlisi, bu iki tarafın stratejilerinin birbirine ne ölçüde uyduğu. Konferans öncesinde yayımlanan Munich Security Report 2026 (2026 Münih Güvenlik Raporu) da tam olarak bu ruh halini yansıtıyordu. Raporda öne çıkan tema, “düzenin parçalanması” ve Batı içindeki güven erozyonuydu. Raporun başlığı ise daha dikkat çekici: “Under Destruction”. İnşaat alanlarında kullanılan “yapım aşamasında” ibaresinin tersine çevrildiği bir söz oyunu üzerinden güçlü bir siyasi gönderme yapıyor: “Yıkım Aşamasında.”

Buradaki yıkım, değişen küresel dengeler içinde — başta Trump yönetimi olmak üzere — mevcut jeopolitik ve kurumsal yapıları zorlayan, hatta dozerle girer gibi sarsan yıkıcı siyasi güçlere atıf. Rapor, reform yerine yıkımı tercih eden siyasi akımların yükselişinin kapsamlı sonuçlarını inceliyor. Ve yerleşik demokratik kurumların performansına yönelik yaygın hoşnutsuzluğun ve anlamlı reformlara duyulan güven kaybının gölgesinde bu yıkıcı gündemlerin güç kazandığı vurgulanıyor.
2026 Münih Güvenlik Endeksi kapsamında incelenen tüm G7 ülkelerinde, mevcut hükümet politikalarının gelecek kuşakları daha iyi bir konuma taşıyacağına inananların oranı son derece düşük. Başka bir deyişle, güvenlik krizlerinin arka planında derin bir temsil ve güven krizi bulunduğu savunuluyor. Öte yandan transatlantik ilişkilerdeki belirsizlik, Küresel Güney’in Batı’ya mesafesinin artması ve ekonomik güvenliğin askerî güvenlik kadar belirleyici hâle gelmesi de raporun temel başlıkları arasında. Özetle raporun ana vurgusu şu: Batı kendi içinde birlik sağlayamazsa, küresel sistem üzerindeki normatif üstünlüğünü koruması zorlaşacak.
Ve bu vurgudan hareketle bu yıl Münih’teki konferansta, “Batı’nın bekası” başlığıyla özetleyebileceğimiz iki tema açık biçimde öne çıkıyor: Transatlantik ittifakın geleceği ve Avrupa’nın güvenlik mimarisi.
Transatlantik ittifak: Kopuş mu, gerilim mi, yeniden tanım mı?
Bu başlık altında Münih’te çok sayıda lider ve siyasetçi söz aldı. Ancak dünya basınının manşetlerine taşınan konuşmalar ağırlıklı olarak ABD ve Avrupa’dan gelen mesajlardı. Çünkü asıl merak edilen soru şuydu: Transatlantik ittifak bir kopuşa mı sürükleniyor, yoksa yeni bir tanıma mı hazırlanıyor?
Almanya Şansölyesi Friedrich Merz, ABD’nin artık tek başına küresel düzeni taşıyamayacağını vurguladı. NATO’nun önemini teslim ederken Avrupa’nın daha fazla sorumluluk alması gerektiğini söyledi. Mesaj netti: Amerika gerekli ama yeterli değil. Bu, Avrupa’nın güvenlikte daha aktif rol üstlenmesi gerektiği yönünde açık bir çağrıydı. Merz’in çizgisi sürpriz değildi; Almanya uzun süredir savunma harcamalarını artırma ve Avrupa içinde daha fazla yük üstlenme tartışmasının merkezinde.

Münih Konferansı’nda belki de en çok ses getiren kişi ABD’li Temsilciler Meclisi üyesi ve Demokratların sol kanadının önemli figürü Alexandria Ocasio-Cortez oldu. Yaptığı etkili konuşma ABD medyasının gündemine oturdu. Nitekim 2028’de Demokratların başkan adayı olması ihtimali konuşulan AOC’nin konuşması, Demokratların sosyalist kanadının dış politika vizyonunun böylesi bir zirvede dile getirilmesi açısından da önemliydi. Öyle ki ABD’yi yakından takip eden Twitter akışım iki gün boyunca AOC videoları ve övgüleriyle doldu taştı. AOC’nin yeni küresel düzen bağlamında zihin açıcı şeyler söylediği ve bu bağlamda Trump yönetimini sert ve akıllı bir dille eleştirdiği konuşmasının bir kısmı da transatlantik ittifak üzerineydi. Meseleyi savunma ve askeri boyutlardan çıkararak demokratik değerler çerçevesinde ele alan AOC, transatlantik ittifakın bir çıkar ortaklığı değil, normatif bir dayanışma olduğunu savundu. Ki bu bakış açısı, bazı açılardan benzer tutumları sergileyen bazı Avrupalı aktörler için sevindirici ve umut verici oldu. AOC özetle, Trump’a parmak sallayarak, otoriter eğilimlerin ittifakı zayıflattığını belirtti ve çok taraflılığa dönüş çağrısı yaptı. Kuşkusuz, bu konuşma, Amerikan iç siyasetindeki ideolojik ayrışmanın Münih sahnesine taşınmış hâliydi. AOC’nin perspektifi, Trump çizgisine karşı geliştirilen liberal-ulusal güvenlik anlayışını ve Avrupa ile demokratik değerler dayanışmasını yansıtıyor.
AOC’nin dedikleri önemliydi ama bu başlık altındaki en kritik konuşma kuşkusuz ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio’ya aitti. Çünkü asıl merak edilen, Trump yönetiminin transatlantik ittifaka nasıl baktığıydı. Merz’in ya da AOC’nin perspektifleri belirli ölçüde öngörülebilirdi; fakat Washington’ın bu buluşmada nasıl bir ton kullanacağı belirsizdi. Rubio daha stratejik ve hesaplı bir dil tercih etti. “Yeni bir Batı yüzyılı” vurgusu yaptı ancak aynı anda Avrupa’nın değişmek zorunda olduğunu söyledi. Göç, ekonomik gerileme ve savunma kapasitesi gibi başlıkları gündeme getirerek Avrupa’nın güçlenmesinin transatlantik denge için şart olduğunu ifade etti. Bu yaklaşım açık bir kopuş söylemi değildi fakat koşullu bir dayanışma mesajı içeriyordu. Alt mesaj açıktı: Avrupa zayıf kalırsa ittifak da zayıflar — ve bu yük artık tek taraflı taşınmayacak: “Zayıf müttefikler istemiyoruz. İşlemeyen bir statükoyu savunan müttefikler değil, onu düzeltmeye çalışan müttefikler istiyoruz.”
Rubio’nun sözleri, Münih’te onu dinleyen Avrupalı aktörlerce temkinli bir rahatlama ile karşılandı. Liderler konuşmayı dikkatle ve bir miktar tedirginlikle izlemişti; zira geçen yılki konferansta ABD Başkan Yardımcısı JD Vance’in Avrupa’nın yönetişim anlayışına yönelik sert ve yıpratıcı eleştirilerini tekrar etmesinden endişe ediliyordu. Rubio’nun tonu o ölçüde çatışmacı değildi, ancak mesajın şartlı niteliği herkesin not ettiği bir unsurdu. Üstelik Rubio’nun yaptığı “medeniyet”, “Hristiyan Batı medeniyeti” ve “Avrupa medeniyetinin erozyonu” jargonunu sürdürmesi Trump yönetiminin yeni dünya düzeni okumasının devamı niteliğindeydi.

Tabii bu noktada şu soru kaçınılmaz biçimde gündeme geliyor: Rubio’nun bu tonu, Trump döneminin NATO’ya mesafeli yaklaşımının daha rafine, diplomatik bir versiyonu mu? Yoksa Trump yönetiminin Strateji Belgesi’ne nazaran ılımlılaşmış ve yeniden tanımlanmış, karşılıklı yük paylaşımına dayalı bir transatlantik denge arayışının işareti mi? Görünen o ki ABD, Avrupa ile ilişkileri koparmamak noktasında diplomatik bir ses çıkardı ve ABD yeniden tanımlanan bir transatlantik ittifak istiyor ama ancak ve ancak Trump’ın istediği şekilde. Yani ittifakın ipleri hâlâ gergin.
Rubio’nun “Avrupa değişmeli” çıkışı, daha önce de defalarca dile getirildi, başta Trump tarafından. Ve bu argüman, meseleyi doğal olarak Avrupa’nın kendi güvenlik kapasitesine taşıyor. Zira ABD ve Avrupa’nın pozisyonları uzun süredir netleşmiş durumda; meselenin belirleyici faktörü artık Washington’ın taahhüdünden ziyade Avrupa’nın kendi gücünü ne kadar inşa edebileceği ve buna bağlı olarak ABD karşısında ne kadar özgüvenli ve cesur durabileceği. O yüzden gelelim Avrupa tarafına.
Avrupa’nın “sabit” güvenlik sınavı: Stratejik özerklik mi, yeniden yük paylaşımı mı?
Eğer ABD yük paylaşımında ısrarcıysa ve “Avrupa değişmeli” diyorsa, Avrupa’nın yanıtı ne olacak? Münih’te bu soruya Londra, Brüksel ve Paris’ten üç farklı ama birbirini tamamlayan cevap geldi. Ancak bu cevapların hiçbiri sürpriz değildi. Avrupa’nın iki büyük askerî gücünün liderleri Keir Starmer ve Emmanuel Macron’un yanı sıra Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen’in mesajları da bu tartışmada belirginleşen Avrupa pozisyonunun yeniden teyidi niteliğindeydi. Üç lider de transatlantik ittifakın zayıflamasını istemediklerini açıkça ifade etti. Ancak aynı zamanda ittifakın kırılgan doğasının Avrupa için bir “uyarı anı” olduğunu vurguladılar. Bu kırılganlığın Avrupa lehine bir güvenlik kazanımına dönüşmesinin tek yolu ise Avrupa’nın kendi savunma kapasitesini yeniden inşa etmesiydi.

Sözlerine “Bugün ayaklarımızın altındaki zemin çöküyor” diyerek başlayan Birleşik Krallık Başbakanı Starmer, “hard power” yani sert güç kavramını özellikle öne çıkardı. Avrupa’nın savunma üretim kapasitesini artırması gerektiğini, NATO’ya bağlılığın sürmesi gerektiğini ancak ABD’ye aşırı bağımlılığın stratejik risk taşıdığını söyledi. Bu yaklaşım, önceki yazılarımda da vurguladığım gibi, Brexit sonrası İngiltere’nin Avrupa güvenliğinde merkezî bir rol üstlenme arayışıyla paralel bir politika çizgisine işaret ediyor. Londra, AB dışında olabilir; ancak Avrupa güvenliğinin dışında kalmak istemiyor. Nitekim Starmer da “Artık Brexit döneminin Britanyası değiliz. Çünkü tehlikeli bir dünyada içe dönmenin kontrolü geri almak değil başka güçlere devretmek anlamına geleceğini biliyoruz” diyerek bu pozisyonu açıkça dile getirdi.
Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen ise daha kurumsal ve daha ileri bir çerçeve sundu. Avrupa’nın artık fiilî bir kolektif savunma kapasitesi oluşturması gerektiğini vurguladı. Savunma harcamalarının artırılması, ortak üretim mekanizmalarının güçlendirilmesi ve AB içindeki karşılıklı savunma maddesinin gerçek anlamda işletilmesi gerektiğini söyledi. NATO’nun önemini teslim etti; ancak bunun tek başına yeterli olmadığını da ima etti. Avrupa’nın kendi jeopolitik ağırlığını artırmak ve daha fazla sorumluluk almak zorunda olduğunu söyleyen Von der Leyen, “Avrupa’nın bağımsız olmaktan başka çaresi yok” dedi.
Fransa Cumhurbaşkanı Macron ise uzun süredir savunduğu stratejik özerklik tezini yeniden formüle etti. Avrupa’nın kendi kaderini tayin etmesi gerektiğini, nükleer caydırıcılık dâhil olmak üzere daha bütünlüklü bir güvenlik vizyonuna ihtiyaç bulunduğunu söyledi. Macron’un mesajı şu şekilde özetlenebilir: Avrupa savunma tüketicisi değil, güvenlik üreticisi olmalı.
Sonuçta üç liderin ortak noktası şuydu: Transatlantik ittifak korunmalı; ancak Avrupa artık yalnızca güvenlik talep eden bir aktör olarak kalamaz ve kalmamalı. Bu durumda dönüp dolaşıp hep konuştuğumuz soruya geliyoruz: Avrupa bu iradeyi somut kapasiteye dönüştürebilecek mi?

Davos’tan Münih’e: Avrupa’nın cesareti mercek altında
Özetle, uzun zamandır ABD ve Avrupa taraflarının — ve bu taraflar içindeki farklı aktörlerin — temel pozisyonlarında radikal bir değişiklik yok. Nitekim asıl merak edilen, Trump yönetiminin Münih Konferansı’nda nasıl bir üslupta temsil edileceğiydi. Rubio konuştu ve korkulan olası kötü senaryoların aksine itidalli, yapıcı ve diplomatik bir dil hâkim oldu. Bu nedenle “Batı’nın bekası” tartışmasının Münih’te çekilen anlık fotoğrafı, ayrışmaya meyyal bir restleşmeden ziyade bir yeniden tanım arayışına işaret ediyor. Transatlantik ittifakın geleceği, tek taraflı bağımlılık üzerinden değil, karşılıklı zorunluluk ve yük paylaşımı üzerinden şekillenmeye devam ediyor.
Ancak tartışmanın bir diğer önemli boyutu da Avrupa Birliği’nin kurumsal ve bürokratik yapısının bu hayati güvenlik sınavının önünde potansiyel bir engel oluşturması. Uzun zamandır dile getirilen bu mesele, en son Macron’un Davos konuşmasında da yer almıştı. Münih’te konuşan Merz ise sorunu daha somut bir örnekle ifade etti: Avrupa’nın yalnızca askerî kapasite değil, ekonomik ve teknolojik dinamizm açısından da Çin gibi rakiplerle rekabet edebilmesi gerektiğini savundu. Çin’in dünyanın en büyük güneş enerjisi santrallerini birkaç ay içinde kurabildiğini; AB’de ise benzer projelerin yıllarca bürokratik onay süreçlerine takıldığını hatırlattı.
Münih’te masada olan yalnızca güvenlik politikaları değildi. Batı’nın kendi içindeki güç dengesi ve gelecekte nasıl bir jeopolitik aktör olacağı sorusu tartışıldı. Bir süredir üzerinde durduğumuz bu kritik mesele, önümüzdeki süreçte — muhtemelen yıllar boyunca — aynı hassas terazi üzerinde tartılmaya devam edecek. Başta Ukrayna Savaşı olmak üzere ABD’nin güvenlik desteğini karşısına almaya cüret edemeyen, ancak Trump’ın mütecaviz siyasetinden de rahatsız olan Avrupalı aktörlerin ince bir çizgide yürüdüğü bir dönemden geçiyoruz. Avrupa’yı “özgüvenli bir şekilde ABD’ye mesafe koyabilen” bir küresel güç seviyesine taşıma stratejisi ve bu stratejinin yapılabilirliği, asıl belirleyici mesele olmaya devam edecek.














