Ruşen Çakır, Kadri Gürsel ile Hafta Başı’nda Türkiye ve Dünya gündeminin öne çıkan başlıklarını değerlendirdi. Programda SDG’nin Almanya’da konferansın yankılarını, Akın Gürlek’in atanmasını değerlendirdi.
Bu hafta sonu düzenlenen konferansta 50’den fazla devlet ve hükümet başkanı, 100’ün üzerinde dışişleri ve savunma bakanı, NATO, AB ve BM temsilcileri, ABD Kongresi üyeleri, think-tank çevresi, büyük teknoloji şirketlerinin yöneticileri, savunma sanayii liderleri ve ekonomi aktörleri aynı çatı altındaydı. Suriye Demokratik Güçleri (SDG) Komutanı Mazlum Abdi ve Dış İlişkiler Sorumlusu İlham Ahmed de Münih Güvenlik Konferansı’na katıldı. Suriye Dışişleri Bakanı Şeybani, SDG Komutanı Mazlum Abdi ve SDG Dış İlişkiler Sorumlusu İlham Ahmet yan yana oturdu; arkada Suriye ve ABD bayrakları yer aldı.
Ruşen Çakır, programda, Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un, SDG Genel Komutanı Mazlum Abdi ile verdiği görüntüye dikkat çekti. Çakır, Batı basınında “Kürtler satıldı” yorumlarının yapıldığını hatırlattı.
DEM Parti Heyeti İmralı’da
DEM Parti İmralı Heyeti, sabah erken saatlerde PKK lideri Abdullah Öcalan ile görüşmek üzere İmralı adasına gitti. Heyetten henüz bir açıklama yapılmadı.
Ruşen Çakır, İmralı heyetinin yeniden adaya gittiğini, sürecin kaldığı yerden devam ettiğinin söylendiğini ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile yapılan uzun görüşmenin ardından temasların sürdüğünü söyledi. Ayrıca sürecin “ağır aksak” ilerlediğini ancak tamamen durmuş olmadığını belirtti.

Akın Gürlek ile yeni dönem
Geçtiğimiz gün Adalet Bakanlığı görevine atanan Akın Gürlek, ilk kez A Haber’de canlı yayına katılarak Meclis’teki yemin töreni gerginliğinden İBB davasına, yasadışı bahisten uyuşturucu soruşturmalarına kadar pek çok konuda açıklamalarda bulundu.
Gürlek, İBB davasına ilişkin soruları da yanıtlarken artık Adalet Bakanı olduğunu ve yürüyen yargı süreçlerinde mahkeme heyetine herhangi bir telkin ya da talimat veremeyeceğini belirtti.
Yeni döneme ilişkin değerlendirmelerde bulunan Kadri Gürsel, Adalet Bakanı Akın Gürlek’in televizyon programındaki performansını eleştirdi. Gürsel, Gürlek’in “yüksek sesle ve vurgusuz konuştuğunu” söyledi.
Gürsel, Gürlek’in hukukçu kimliği ile ideolojik yaklaşımı arasında bir çatışma yaşamadığını, yargının siyasi sonuç üretmek için araçsallaştırıldığı izlenimi verdiğini ifade etti.
Deşifreyi yayına hazırlayan: Tania Taşçıoğlu Baykal
Ruşen Çakır: Merhaba, iyi günler, iyi haftalar. ‘Hafta Başı’nda Kadri Gürsel’le birlikteyiz yine ve haftayı, neler olabileceğini konuşacağız. Kadri merhaba.
Kadri Gürsel: Merhaba.
Ruşen Çakır: Geçen haftaya, yeni gelen iki bakan damga bastı. Ama en çok da Akın Gürlek oldu. Bu haftanın polemiği güzel bir polemik; Mehmet Şimşek konusu. Önce onun ekmeğini yiyelim. Yeni Şafak zaten düzenli olarak manşetlerden saldırıyor Mehmet Şimşek’e biliyorsun. Şimdi Sabah gazetesinin Ankara temsilcisi Okan Müderrisoğlu Mehmet Şimşek’i sorgulayan bir yazı yazdı. Bu, bir şeyin göstergesidir, ne olduğunu bilmiyorum ama… Çünkü Sabah gazetesi bir Yeni Şafak değil. Bir kere, damat Berat Albayrak ve ağabeyi var. Devletle, devletin değişik kurumlarıyla, değişik bakanlarla çok organik ilişkisi var. Ve tabii bir de söz konusu olan bakan, diyelim ki Kültür ve Turizm Bakanı, Tarım ve Orman Bakanı olsa, ‘‘Kim bilir ne olmuştur?’’ dersin. Ama konu Mehmet Şimşek olunca öyle bir şey ki; istedikleri kelle öyle böyle değil. Niye isterler? Bu bir. Biliyorsun daha önce Ahmet Davutoğlu’nun ipi Pelikan Dosyası ile çekilmişti. Davutoğlu bu saldırıya karşılık Cumhurbaşkanından bir tavır bekledi. Tavır gelmeyince, aslında bunun onaylı bir saldırı olduğunu kabullendi ve görevinden ayrıldı, gitti. Şimdi buradaki olay, Erdoğan’a rağmen bir saldırı mı? Bu insanları tanıyorum az buçuk ve benim bildiğim, tanıdığım insanlar böyle bir şey yapamazlar. Erdoğan’a rağmen Mehmet Şimşek’i hedef almak, Türkiye’de iktidar medyasında kimsenin yapabileceği bir şey değil.
Kadri Gürsel: Yapsa da koltuğunu kaybeder.
Ruşen Çakır: Evet. Erdoğan’ı karşısına almıyor olabilir, ama Erdoğan’ın istediğinin bu olduğundan da çok emin değilim. Aslında Erdoğan yıllarca bunu yaptı. Böyle birtakım şeyleri denedi, ölçtü. Bir de şöyle bir sorun var: Mehmet Şimşek diyelim ki affını istedi. Türkiye bunu kaldırabilir mi?
Kadri Gürsel: Türkiye bunu kaldıramaz. Mehmet Şimşek’i, neredeyse baskı uygulayarak, neredeyse değil, kelimenin tam anlamıyla aylarca baskı uygulayarak geri dönmeye ikna ettiler. Tam da böyle uluslararası kredibiliteye çok ihtiyaç duydukları bir dönemdi. Seçim sonrasında getirip koltuğa oturttular. Zorla yaptılar bunu aslında. Yoksa Mehmet Şimşek’in işleri tıkırındaydı; bildiğim kadarıyla Londra’da uluslararası finans sektöründe çalışıyordu.
Ruşen Çakır: Bence işleri hâlâ tıkırında.
Kadri Gürsel: Olabilir, o ayrı mesele. Şu an Türkiye’nin bir inandırıcılık ve güven tesis etmesi gerekiyorsa, Mehmet Şimşek, Ali Babacan’dan sonra bu iktidarın 23 yılda ortaya çıkarabildiği, inandırıcılığı olan ikinci figür. Dünya finans ve ekonomi çevreleri açısından konuşursak öyle. Erdoğan’ın Mehmet Şimşek’e niye ihtiyacı vardı? Çok açıldığının farkındaydı. Kendi hatalı politikaları neticesinde, enflasyon almış başını gidiyordu malum. NAS hikâyesi ve ‘’faiz sebep, enflasyon netice’’ sözde teorisinin uygulamasından Türkiye’nin çok büyük zararlar gördüğünü biliyoruz hepimiz. Burada korkunç bir enflasyon yarattı. Kendi kendine yarattı bu enflasyonu; kendi hatasıydı. Daha sonra bunu aşağı çekmesi gerekti. Fakat sorun şu ki, Türkiye’de doğrudan devletten ve devlet kamu harcamalarından beslenen bir sektör oluştu. Bu sektör iktidara yakın bir sektör. Buna İngilizcede Crony Capitalism yani, Ahbap-çavuş kapitalizmi deniliyor. Ahbap-çavuş kapitalizmi devletten geçindiği için, kamu harcamalarının düşmesinin de, kontrol altına alınmasının da anti enflasyonist mücadelede ekonominin soğutulmasının temel ön şartı olduğu gerçeğini göz önüne alırsak, Mehmet Şimşek’in bunu başaramayacağı, başarsa bile kısmen ve az ölçüde başarabileceği çok açıktı. Mehmet Şimşek dar gelirlilere yüklendi; dar gelirlilerin tüketiminin enflasyondaki payını düşürmeye, halkın alım gücünü kısmaya yöneldi. Çünkü kamu harcamalarını gerçekten bu programın istediği, gerektirdiği ölçüde kısması imkânsızdı. O zaman, o ahbap-çavuş kapitalistlerinin ortalığı karıştırması kaçınılmaz olurdu. Bir yönü biraz da bu. Bu ahbap-çavuş kapitalistleri para musluklarının kısılmasından ve krediye erişimlerinin zorlaşmasından şikâyet ediyorlarsa, ki hakiki sektörlerde krediye erişim çok zorlaştı, bunlar açısından da biraz bir zorluk var demektir. Özellikle konut sektöründe var. Hatırlayacaksın, 2020’de, pandemi zamanında %0,69 faizle konut kredisi çıkarmışlardı. Ama bunu özellikle stokları eritmek için yapmışlardı. Krediye erişim konusunda para musluklarının aşırı kısılmasının yarattığı bir hoşnutsuzluk var. Bu, halka da yansıyor. Konuyu açmışken, şimdi kredi kartları limitlerinin düşürülmesi gibi bir önlem alıyorlar. O tabii göreceli bir şey, onun detaylarına girmeye gerek yok burada. Ama kredi kartları limitlerinin kişilerin harcama limitlerinin çok üstünde olması, enflasyonist baskı yaratıyor. Aslında biraz da bu…
İkincisi, siyaseti, iktidarı, Saray’ı ve Erdoğan’ı ilgilendiren bir boyutu var. O da seçim ekonomisi. Seçim ekonomisinin en temel göstergesi nedir? Para musluklarının açılmasıdır. Para muslukları açılırsa ne olur? Piyasa biraz canlanır, para hareketi artar, talep artar. Talep artınca enflasyon ortaya çıkar. Bu, kaçınılmaz bir şey. Türkiye’de enflasyon hâlâ çok yüksek. O zaman da, anti enflasyonist program yolundan çıkar. Yolundan çıkacak zaten; bunu göze almış durumdalar. Geçici de olsa, işler iyiye gidiyormuş gibi bir izlenim yaratmak ve geçici de olsa insanların bir şekilde ferahlamalarını sağlamak, bu seçim ekonomisinin temel amacı. Ama gelmesi aylarca süren Mehmet Şimşek’i böyle bir fiskeyle de gönderemezsin. Çünkü 2023 seçimlerinin kampanyasında, Erdoğan, onu bir, iki kere podyuma çıkardı. Orada bile, henüz Mehmet Şimşek’ten söz almamışken, onu seçim kampanyasının bir unsuru olarak değerlendirdi. Şimdi Mehmet Şimşek’i göndermek öyle kolay bir şey değil. Çünkü o zaman, hem iç piyasaların, hem de uluslararası piyasaların Türkiye’ye olan bakışında, olumsuza doğru ciddi bir değişiklik olacaktır kuşkusuz. Bu arada, Mehmet Şimşek de Türkiye’yi yeniden yatırım yapılabilir bir ülke hâline getiremedi. Bence Mehmet Şimşek’in uyguladığı anti enflasyonist program başarısız bir program. Çünkü Mehmet Şimşek’in eli kolu bağlı. Bu, iktidarın yarattığı ahbap-çavuş kapitalizminin kısıtlanması, bu sözde kapitalistlerin veya lümpen burjuvaların, bir şekilde daha az kazanmaya razı edilmesi demek oluyor; buna razı olmuyorlar. Aynı zamanda da siyasetin finansmanı açısından burada bir sirkülasyon var. Bu lümpen burjuvaların, bu sahte sektörün, neticede devletten geçinen sektörün, devletten elde ettiği kontrolsüz kazancın daha sonra nerelere gittiğini de zaten bilmiyoruz.
Ruşen Çakır: Burada bir not düşeceğim.
Kadri Gürsel: Yani ‘’siyasetin finansmanı’’ dediğimiz çok önemli bir şey var. Özellikle hatırlatmak babında bir şey daha söyleyeyim. Kamu-özel sektör işbirliği projelerinde neye göre tahsis/tespit edildiği belli olmayan, geçen araç, inen yolcu ve yatan hasta sayılarının güvence altına alınarak, Binali Yıldırım’ın, sözde ‘’Halkın cebinden bir kuruş çıkmayacak’’ diye zamanında çokça methettiği sistemin, esasında büyük bir yalandan başka bir şey olmadığı ve garantilerin doğrudan devlet tarafından yapılsa, ödenecek olan paranın çok daha üstünde büyük kaynakların bu şirketlere transfer edildiği gerçeğini de hep hatırda tutmak lazım. Yani politikleşmiş bir sistem var burada.
Ruşen Çakır: Bir tek istisna belki şudur: Bazı şirketlere yönelik olarak yapılan kara para operasyonları var ya, bunlar da eski sistemde tolere edilen yapılar. Mesela Can Holding’in Bilgi Üniversitesi’ni alması devlet teşvikiyle oldu. Hatta kendileri de söylediler. O paranın bir şekilde kara para olduğunu devlet biliyordu. Ama birçok şirketin, özellikle bahis vesaire paralarının aklanmalarında birtakım müdahaleler yapıyorlar. Ama senin söylediğin ahbap-çavuş kapitalizminden biraz daha farklı bir şey bu.
Kadri Gürsel: Bu çok başka bir şey. Bu aslında, 2016’dan sonra Süleyman Soylu’nun İçişleri Bakanı olması ve daha sonra bakanlıktan gönderilmesine kadar geçen dönemde, ‘’para nereden gelirse gelsin’’ mantığıyla, Türkiye’nin acil likidite ihtiyaçlarının karşılanması amacıyla, gelen paranın kaynağını sormadan uygulanan bir politikaydı. Bu politikanın da kurbanları oldu. Süleyman Soylu bunun kurbanı tabii ki. Ama kendisi sadece kurban değil, aynı zamanda da kurban eden.
Ruşen Çakır: Bakanlığı kaybetti, ama çok şey kazandı.
Kadri Gürsel: Tek başına kurban derken siyasi manada kaybetti. Siyasi kariyeri şu an için sona ermiş gibi gözüküyor, ama belli olmaz bu işler. Burası Türkiye.
Ruşen Çakır: Yok, artık ondan bir şey olmaz.
Kadri Gürsel: Bilemiyorum ben.
Ruşen Çakır: Ben biliyorum merak etme.
Kadri Gürsel: Sen biliyorsun, bir şey olmaz. Çünkü çok, çok aşırıya gitti o da. O dönemde Süleyman Soylu fotoğraf çektirdiği insanların peşine düştü bir yerde.
Ruşen Çakır: Ne kadar kolay değil mi?
Kadri Gürsel: Evet. Tabii ki birtakım satın almalar teşvik ediliyordu. Senin dediğin gibi, bunun kara para olduğu, uluslararası bahis… Hatta şu an Amerika’da hapis yatmakta olan SBK Sezgin Baran Korkmaz olayında olduğu gibi.
Ruşen Çakır: Hapis yatmıyor, çıktı.
Kadri Gürsel: SBK’yı demiyorum.
Ruşen Çakır: Ötekileri, ortak yaptıklarını söylüyorum.
Kadri Gürsel: A tamam, getirdiği paranın sahipleri. Kara para olduğu çok belli. Böyle ortaklıklar kuruldu ve bu da, Türkiye’nin gri listeye alınmasına neden oldu tabii. Bu ciddi bir itibar kaybıydı.
Ruşen Çakır: Onu telafi ediyorlar.
Kadri Gürsel: Onu telafi ediyorlar. ‘’Buna artık ihtiyacımız yok’’ dediklerine göre, Türkiye’nin aynadaki görüntüsünün, imajının, biraz daha aslına yaraşan bir hâle getirilmesini istiyorlar.
Ruşen Çakır: Neyse. Gelenden bahsedelim. Akın Gürlek ismi zaten dile getiriliyordu. Göreve geldi ve ATV‘de 4 veya 5 saat kadar süren bir yayına çıkmış.
Kadri Gürsel: 4,5 saat kadar. Ben atlayarak izledim. Akın Gürlek Başsavcıyken, vücut dili, bakışları, yüzündeki ifade konusunda ciddi soru işaretleri vardı bende. Bu insan niye böyle kendisini kasıyor? Yüzünde, sanki bağırmak istiyormuş, ama bağırmasına engel olan bir pozisyondaymış gibi bir ifade var Akın Gürlek’in. Öfkeli, çok kızgın bir ifade. O yüzden, ‘’Akın Gürlek nasıl konuşuyor?’’ diye baktım. Şimdi artık siyasetçi olduğu için bunu söyleyebiliriz. Çünkü birkaç kare fotoğrafı vardı Başsavcıyken. O fotoğraflarda da yüzünde, ‘’kendimi zor tutuyorum’’ ifadesi var. Hep öyle. Baktım o yayına, konuşmuyor, bağırıyor. Dört saat bağırdı.
Ruşen Çakır: Öyle mi? İyi ki izlememişim.
Kadri Gürsel: Evet. Çok yüksek sesle, çok monoton, vurgusuz ama hep yüksek sesle konuştu; bağırmaktır bu. Belki zamanla düzelir. Şimdi bu manada, siyasetçi de demeyelim de ona, siyasi kadro diyelim. Daha önce bakan yardımcısıyken de siyasi kadroydu. Şimdi de aslında atanmış bir yüksek memur, yani sekreter, adalet sekreteri diye de bakabiliriz. Çünkü bu Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’nde, bu insanlardan siyasetçilik yapmaları beklenmiyor. Ben, Akın Gürlek’in bir kimlik çatışması içinde olduğunu, benliğinde, zihninde, ruhunda bir kimlik çatışması yaşandığını hiç zannetmiyorum. Nedir o kimlik çatışması? Hukukçu kimliğiyle, ideolojik profili ve kimliği. Siyasetçi demiyorum, ideolojisi. Kesinlikle böyle bir çatışma yok. Yargı, yargının işlevleri veya yargıya onun atfettiği işlevler, yargıyı kullanma biçimi, sadece bir araç. Kendisinin çok ciddi baskın bir ideolojik profili var. Ve şu seviyede böyle biri gerçekten çok da bulunabilir bir figür olmayabilir. Benim gördüğüm kadarıyla Akın Gürlek, burada bir rol model olarak ortaya çıkıyor. Yani iktidarın istediği, arzu ettiği yargı mensubu modeli Akın Gürlek; yeni yargı mensubu modeli. İçinde, hukukla yargının yürüttüğü veya yargı eliyle elde edilmek istenilen siyasi sonuçlar ve yargının nasıl kullanıldığına dair yargı yöntemleri arasında hiçbir normatif çatışma yaşanmayacak. Hatta insanlar re’sen bir şeyler yapmaya kalktıklarında, ‘Benim yerimde Reis olsaydı, nasıl düşünürdü, nasıl karar verirdi?’ diye düşünecekler. Kendilerini onun yerine koyacaklar. Ben re’sen hareket ettikleri kanaatinde değilim. Yargı burada belli bir siyasi takvimle eşgüdüm içinde.
Bir şey daha söyleyeyim: Belki İrfan Fidan’la kıyaslamak gerekir. İrfan Fidan da İstanbul Cumhuriyet Başsavcısıydı. FETÖ ile mücadele döneminin Başsavcısıydı. Misyonunu tamamladı ve Anayasa Mahkemesi’ne gönderilerek mükâfatlandırıldı. Çünkü Yargıtay’da, yani yüksek yargıda görev süresini doldurmadan, Yargıtay’da bir dosyaya dahi bakmadan Anayasa Mahkemesi’ne gönderildi. Şu anda Anayasa Mahkemesi üyesi. Belli ki Akın Gürlek’le kıyaslandığında, İrfan Fidan’ı arayabiliriz o manada.
Ruşen Çakır: Akın Gürlek’in Adalet Bakanı olarak atanması ile ilgili yaptığım yayında bu yeni dönemin sert başladığını ve sert süreceği değerlendirmesini yaptım. Özellikle 9 Mart’ta başlayacak olan İBB davasında bir yığın engel ve sorun çıkartacaklar. O davanın görüleceği salonun, Ekrem İmamoğlu ve CHP’nin propaganda salonuna dönüşmesini engellemek için her türlü şeyi yapacaklar. Ne yapacaklarını bilmiyorum, ama çok gergin olacak. Davada söylenilenlerden çok, davada yaşananlar haber olur, onu söyleyeyim. Akın Gürlek bir siyasetçi olarak bu konuda…
Kadri Gürsel: Teknik düzeyde öyle olduğunu kabul etmemiz lazım ama bence siyasetçi değil.
Ruşen Çakır: Değil. Şunu söyleyeceğim: Siyasetçi olarak Süleyman Soylu kadar bile olamayacak.
Kadri Gürsel: Öyle görünüyor.
Ruşen Çakır: Siyasi olarak beceri ve beceriksizlik anlamında değil…
Kadri Gürsel: Soylu siyasetçiydi, ama çekirdekten siyasetçiydi.
Ruşen Çakır: Ama sonuçta siyasetçiydi ve demin senin anlattığın gibi, çok kritik bir bakanlıkta çok fonksiyonel işler yaptı. O dönemde, Erdoğan’ın ihtiyacı olan birtakım temizlikleri, düzenlemeleri yaptı. Şimdi, benzer bir şeyi yargıda yapacak birisini getiriyorsun. O zaman insanlar ‘’Erdoğan böyle bir atama yapıyorsa bunun önü açıktır’’ diyor. Önünün çok açık olacağını sanmıyorum, çünkü siyaset yapmayı bilmiyor. Bir diğer husus, Kabinede artık siyasetten gelen kimsenin kalmamış olması. Hepsi teknokrat. En son Yılmaz Tunç partidendi. Adalet Bakanları genellikle hep siyasetin içinden geliyordu; Abdülhamit Gül, Bekir Bozdağ örnekleri gibi. Ama şimdi sıfır siyasetçi var.
Kadri Gürsel: Araya gireyim. Abdülhamit Gül hem siyasi geçmişi hem de siyasetçi kişiliği nedeniyle çok büyük çatışma yaşıyordu. O, hukukun ve hukuk normlarının ne olduğunu bilen birisiydi ve iktidarın kendisinden yapılmasını istediği şeylerle, bu normlar arasında çok ciddi bir çatışma içinde yaşıyordu ve mutsuz bir adamdı.
Ruşen Çakır: Bu partinin adı Adalet ve Kalkınma Partisi. Partiyi, adaleti istiyormuş gibi yapan, çünkü adalete ihtiyacı olan insanlar kurdu. Ne oldu? Partileri kapatılmış, siyasi yasak getirilmiş insanlar kurdular bu partiyi. Hem Adalet Partisi göndermesi vardı ve kendileri adaletsizlik mağduru oldukları için, İslami hareketten gelen Abdülhamit Gül gibi isimler, adalete bir anlam yüklüyorlardı. Bir de, dünyanın her yerinde İslamcı siyasetin en temel kavramı adalettir; adaleti çok merkeze koyarlar. Ve burada adaletin nasıl yok edildiğini yaşıyor. Akın Gürlek’in böyle bir derdi yok. Zaten adaleti yok eden kişi kendisi. Onun için hiç böyle bir şey yok. Ama oradan bir siyasetçi çıkmayacak.
Kadri Gürsel: Zaten Akın Gürlek siyasetçi olsun gibi bir arayış içinde olunduğunu zannetmiyorum.
Ruşen Çakır: Kendisi istiyordur ama.
Kadri Gürsel: İsteyebilir ama…
Ruşen Çakır: Peki, buradan sonra ne olacak?
Kadri Gürsel: Yapa geldikleri kadar, daha çok uzun bir yol kat etmesi lazım siyasette. Bir defa, iyi bir iletişimci değil Akın Gürlek. O hemen çok net ortaya çıktı. Ama Akın Gürlek’in atanmasının yarattığı bir negatif duygu hâli var muhalif toplumda. O da, Akın Gürlek’in Bakan olması. Onun zamanında İstanbul’da yapılanlar ki sadece bu İBB operasyonu değil, Ayşe Barım’a kadar gidiyor. Gerekçeleri ne olursa olsun, haklı, meşrû ve yasal gerekçeleri ne olursa olsun, bir kesime karşı sürdürülen, âdeta bir sürek avı hâlini almış hem polis hem de yargı operasyonları zinciri var. Ayşe Barım’ın başına gelenlerin, başına bunun neden geldiğini, açık kaynaklardan doğrulanmış bilgisini kimse veremiyor. Onca zaman sonra, Ayşe Barım’ın 2013’te Gezi’ye katıldığı gibi bir bulguya ulaşılarak, daha sonra bunun hesabının sorulmaya kalkılması komik. Yok böyle bir şey. Bu, Ayşe Barım’ın konusu değil, ama o bir örnek. Ben sadece ipucu olarak söyledim. Daha sonra yaşananları da bir gözden geçirsin insanlar. Akın Gürlek, “Ben buna izin veremem” diyor. “Ben buna izin veremem.” Burada gerçekten böyle muktedir, her şeye kadir görünen bir…
Ruşen Çakır: Ama Akın Gürlek yemin etmeye giderken, Grup Başkanvekilinin ona yaptıklarını görünce insan orada…
Kadri Gürsel: Evet öyle bir kaza geldi başına. Ama ben Akın Gürlek’in atanmasının muhalif topluma karşı ciddi bir psikolojik darbe olduğu kanaatindeyim. Akın Gürlek’in atanması muhalif toplumda, iktidarın seçimi düzgün yaptırmayacağı, kaybetse bile gitmeyeceği, Türkiye’de seçimle siyasi değişim olmayacağı yönündeki karamsar görüş ve düşüncelerin yaygınlaşmasına neden olacaktır. Çünkü Akın Gürlek’in İstanbul’daki icraatında hukuk normlarından ne kadar uzaklaştığını biliyoruz. Yani soruşturma savcısı olarak görevini tamamladı. Şimdi tabii duruşma savcısı olacak hâli yok ya, gidecek elbette ve bundan sonra artık onu bu seçim sath-ı mailindeki icraatlarıyla izleyeceğiz.
Ruşen Çakır: Yeterince, hak ettiğinden fazla konuştuk onu.
Kadri Gürsel: Bu açıdan tüm Türkiye’de, her ilde küçük Akın Gürlek’ler olacak mı, Bunlar bulunup yerlerine konacak mı, bakalım göreceğiz.
Ruşen Çakır: Bu sabah üç kişilik İmralı Heyeti tekrar gitti İmralı’ya. Erdoğan’la bayağı uzun bir görüşme yapmışlardı. Şimdi tekrar, “Kaldığımız yerden devam edeceğiz” deniliyor. Ortak rapor hazırlanıyor. Bugün Numan Kurtulmuş yine ortak rapor için yazım ekibini ve sonra da grup başkanvekillerini toplayacakmış. Ağır aksak bir şeyler yapıyor gibiler. Ama bu arada tabii bomba Münih’te patladı. Gördün mü bilmiyorum, Hürriyet, Milliyet gibi gazeteler bunu büyük bir panik hâlinde, ‘’Macron, terörist YPG/ SDG’nin elebaşı Mazlum Abdi’ye sarıldı’’ diye verdiler. Mazlum Abdi’ye sadece Macron sarılmadı. En önemlisi, Amerikan Dışişleri Bakanı, Suriye Dışişleri Bakanı’yla onları aynı masada oturttu, konuştu ve sonra da yaptığı açıklamada, Kürt tarafını, “Kürtler,” diye söyleyerek övdü. Böyle bir hikâye var ortada. Ve sadece onlarla değil, Suudilerle de görüşmüşler, Almanlarla da görüşmüşler. Suriye’de ocak ayı başında yaşanan şenlik ateşleri sanki birazcık azalacak gibi. Batı’nın, Kürtleri Suriye denkleminden çıkardığı tespiti aşındı. Bir şekilde, bir entegrasyon süreci var.
Kadri Gürsel: Entegrasyon süreci Kürtlerin denklem içinde oldukları anlamına gelmeyecek ama. O, ayrıca tartışılması gereken bir şey. Yani Suriye’de denklem neydi, ne oldu, ona bakmak lazım.
Ruşen Çakır: Tamam.
Kadri Gürsel: Suriye’de denklem neydi? Şu an ne oldu? Dolayısıyla, Münih’teki bu hareketin, bu koreografinin anlamı, bağlamı nedir, öyle bakmak lazım. Ben burada, senin tâbirinle Mazlum Abdi realitesi varsa, bu realitenin tam da şu aşamada Türkiye’nin istediği realite olduğu kanaatindeyim.
Ruşen Çakır: Öyle olsaydı…
Kadri Gürsel: Öyle, öyle.
Ruşen Çakır: Herkesle görüşmüşler. İlham Ahmed, “Türkler bizi serbest bıraktılar, ama bize selam vermediler” diyor.
Kadri Gürsel: Olabilir. Bu söylediğin şey benim söylediğimi dışlamıyor, yanlışlamıyor.
Ruşen Çakır: Tamam da…
Kadri Gürsel: Başka ne yapacaklardı?
Ruşen Çakır: …Niye o masa Ankara’da kurulmaz ve masaya Rubio yerine Hakan Fidan oturmaz?
Kadri Gürsel: O masa Ankara’da kurulmaz. O masanın Ankara’da kurulması önemli değil, hiçbir anlamı ve önemi yok. Şöyle önemi yok: Neticede nedir? Amerika’nın Suriye’deki rolü neydi, ne oldu? 2016’dan 2024’e kadar, Suriye’de YPG/SDG, Amerika’nın korumasında, uluslararası bir misyonun aktörüydü. Şimdi o misyon artık yok. Artık bir yerel güvenlik aktörüne dönüştü ve kontrol ettiği toprakların çok büyük bölümünü kaybetti. Arada dar bir kara bağlantısı olan, eski tâbirle iki kantonda, yani Kobani ve Kamışlı arasında, ki Kamışlı, Haseke bölgesinde çok sayıda Arap yaşıyor, nüfus karışık ve bir entegrasyon süreci devam ediyor. Bu sıkıntılı bir süreç olacak. Ama Kürtlerin orada devletimsi bir oluşum olarak kalmalarının imkânı yok. Türkiye ve Arap unsurundan bağımsız, dünyayla tek bağlantıları Irak’la olan kendi kontrollerindeki sınır kapısı, o kadar. Bu manada, YPG/SDG, Türkiye’ye yönelik ‘’varoluşsal bir tehdit’’ olmaktan çoktan çıktı. Zaten Ankara 2016 ila 2019 arasındaki operasyonlarla, Kamışlı’dan Afrin’e kadar bir Kürt koridorunun oluşmasını, hatta Akdeniz’e açılan bir Kürt koridorunun oluşmasını engellemişti. Artık ‘’PKK tehdidi’’ taktik düzeye, yönetilebilir bir düzeye indi. Çünkü şu an tehdit etmiyor; oradan nesnel olarak gelen bir tehdit yok. Hakan Fidan da zaten 11 gün önce CNN Türk’te Ahmet Hakan’la yaptığı programda bu içeriği başka sözcüklerle olsa da anlattı.
Ruşen Çakır: O zaman sorun ne?
Kadri Gürsel: Sorun yok.
Ruşen Çakır: O zaman neden Ankara da kabul etmiyor?
Kadri Gürsel: Kabul etmez. Çünkü PKK ve YPG, SDG unsuru var. Ama Ankara’nın da kabul edip etmemesine takılmamak lazım.
Ruşen Çakır: Niye takılmamak lazım?
Kadri Gürsel: Takılmak gerekiyorsa, asıl, Hakan Fidan’ın şunu demesine takıl.
Ruşen Çakır: Irak’ı tehdit etmesi.
Kadri Gürsel: Hayır, o değil. Hakan Fidan o yayında, “Haşdi Şabi karadan gelir. İki, üç gün ben de havadan desteklerim” dedi. Burada konu çok farklı bir noktaya gidiyor. Türkiye’nin, mevcut iktidarın, ideolojik bir dış politika izlediği 2015, 2016’ya kadar, Irak’ta Şii bir örgüt olan Haşdi Şabi ile birlikte PKK’ya karşı işbirliği yapmak, böyle bir şeyi dillendirmek düşünülemez bir şeydi. Aslında buna da çok tepki gösterdiler. Bunu niye söylüyorum? Bölgeye dönük Türk dış politikası, ideolojik eksenden rasyonel bir eksene, reel politika eksenine doğru kayıyor. O bakımdan, Türkiye’de izlenen süreç açısından, artık Suriye’de olan bitenin herhangi bir engel yahut bir soru işareti oluşturacağını düşünmüyorum. Öyle bir ihtimal yok. Bu mikyastan baktığın zaman, Mazlum Abdi’ye de herhangi bir konum atfetmelerine hiç gerek yok zaten.
Ruşen Çakır: Onların ihtiyacı beni ilgilendirmiyor.
Kadri Gürsel: Kimin ihtiyacı seni ilgilendiriyor?
Ruşen Çakır: Türkiye’nin ihtiyacı beni ilgilendir.
Kadri Gürsel: Ben, “Onların ihtiyacı yok” dediğimde, sen, “Onların ihtiyacı beni ilgilendirmiyor” dediğin için, Türkiye’nin ihtiyacı seni ilgilendirmiyor zannettim.
Ruşen Çakır: Şöyle bir şey var: Kürtler dört ülkede yaşıyor ve en kalabalık yer Türkiye ve Türkiye’nin Kürt sorunu var. Sen, Suriye’deki Kürde, Kürtlerin figürüne, onu tanımazdan gelip selam bile vermezsen, Türkiye’deki Kürdü kazanamazsın.
Kadri Gürsel: O tartışmayı benimle yapma sen. Niye yapma?
Ruşen Çakır: Bir dakika, kiminle yapacağım? Hakan Fidan gelmiyor ki yayınımıza.
Kadri Gürsel: Ben sadece şunu söylüyorum. Ankara açısından artık Suriye’deki YPG/SDG oluşumunun Türkiye’yi şu aşamada tehdit etmesi, Türkiye’deki sürecin ilerlemesinin karşısında bir siyasi engel teşkil etmesi söz konusu değil. Ama değil diye de Mazlum Abdi’yi bağrına basacak hâli yok şu aşamada. Bence yok, çünkü ben onlar açısından bakıyorum, zira Mazlum Abdi eşittir PKK. Şimdi eğer bağrına basacaksa, DEM Parti ile görüşüyor, Apo’yla görüşüyorlar. Zaten süreci kimlerle ilerletiyorlarsa, onlarla ilerletecekler. Mazlum Abdi’yle süreci ilerletmeyecekler. Neticede, Kürtleri bağırlarına basacaksa, önce bu kendi Kürtleri olmak zorunda; Türkiye’nin Kürtlerini bağrına basmak zorunda.
Ruşen Çakır: Türkiye’nin Kürtünü bağrına basabilmek için Suriye’deki Kürt’le de iyi geçinmek lazım.
Kadri Gürsel: Suriye’deki Kürtlerle kötü geçinmemek lazım, kötü olmamak lazım. Şu an ben Suriye’deki Kürtlerle kötü oldukları kanaatinde değilim. Çünkü Suriye’deki Kürtlerin PKK bağlantısı, ki PKK’nın oradaki Kürtlerin tamamını temsil ettiği de iddia edilemez ama hâkim güçtür şu an. Güç olarak hâkim güçtür ve hâkim güç olmasını da Beşar Esad’a borçluydu. Aynı zamanda da Ankara’nın politikalarına borçlu.
Ruşen Çakır: Ama şimdi Ankara’nın politikası…
Kadri Gürsel: Mazlum Abdi gerçeği ya da gerçekliği öyle çok da zorlayıcı, baskın bir gerçeklik değil.
Ruşen Çakır: Göreceğiz Kadri.
Kadri Gürsel: Göreceğiz deme. Göreceğiz demenin hiçbir anlamı yok, kıymeti yok.
Ruşen Çakır: Niye?
Kadri Gürsel: Niye yok, biliyor musun? Görsen de, zaten oradaki siyasi varlığın coğrafyası kuzeydeki Türkiye ve Suriye’deki Arap unsuru içine sıkışmış, entegre olmaya siyasi olarak angaje olmuş. Şu an Haseke’de, Kamışlı’da eski Suriye’nin devlet kurumlarına girilmiş, devlet kurumları devralınmış, karayolu bağlantısı da devralınmış. Şimdi Şam hükümetinin gözetimi olmadan Kobani’den Haseke’ye, Kamışlı’ya gidemiyorsun. Kobani hâlâ çok sembolik bir yer olduğu için henüz Kobani’nin içine girmediler. Ama bu noktada, Münih’teki hadiseye bakıp bu sonuçlara varmak için biraz çok zorlamak lazım.
Ruşen Çakır: Tamam, ben zorluyorum, öyle olsun.
Kadri Gürsel: Bir dakika, anlatayım. Oradaki hadise ne, biliyor musun? ‘’Batı, Kürtleri sattı.’’ Batı Kürtleri sattı mı, abandone mi ettiler? Kendi hallerine mi bıraktılar? Günlerce yayın yapıldı Batı medyasında. Özellikle de Fransız medyasında yapıldı bu. Ondan sonra, Macron’un orada Mazlum Abdi’yle kucaklaşması, kısmen hasar kontrolü. Çünkü zaten Fransa’nın da kendisini Suriye Kürtlerine sahip çıkan Avrupa gücü olarak diplomatik planda konumlandırmak istediğini görüyoruz. Bunu orada yapabilir, ama sahada bunu yapma imkânı yok Fransa’nın. Orada saha nedir? Kobani’dir, Kamışlıdır, vesairedir. Orada bunu yapma imkânı yok. Amerika, her yerde olduğu gibi yakın çalıştı, ama müttefik olduğunu hiçbir zaman kabul etmediği Kürtleri, artık onlara ihtiyacı kalmadığı için yüzüstü bıraktı. Sonuçta Amerika’nın Suriye’den beklentisi artık şu: Merkezi bir devlet, toprak bütünlüğünün korunması, Kürtlerin entegre olması. Biliyorsun yan yana oturttular, bu çok önemli bir şey. Bunun için Amerika’nın yapmak istediği şey; ‘Tamam, ama Kürtlerin de üzerine artık daha fazla gitmeyin. Onları ezmek veya yok etmek ya da ortadan kaldırmak gibi amaç güdemezsiniz.’’ Bu, en azından Ankara’ya verilen mesaj. Ankara da zaten Suriye’de Kürt varlığının eritilmesi gibi olmayacak bir iş peşinde koşmuyor ki. Ankara’nın kendi gündemi var. Seçim gündemi var, vesaire. Bu süreç neden planlandıysa, onunla alâkalı.
Ruşen Çakır: Peki, burada bitirelim. ‘Hafta Başı’nı burada noktalıyoruz. İzleyicilerimize çok teşekkürler. Haftaya tekrar buluşmak üzere, iyi günler.







