“Kurtlar Sofrasında Kadınlar”, yayın hayatına 2024 yerel seçimleri öncesinde, siyasetin erkek egemen diline karşı kadınların sözünü büyütmek için çıktı. Farklı siyasi partilerden kadın belediye başkan adaylarının sesine alan açan program, bugün yoluna; iktidar, baskı ve eşitsizlikle çevrili bir düzende var olma mücadelesi veren kadınların hikâyelerini görünür kılarak devam ediyor. Sanattan siyasete, sivil toplumdan bilim ve emek alanlarına uzanan bu yolculukta kadınlar, susmaları beklenen yerde konuşuyor, geri durmaları istenen yerde ısrarla yürüyor.
Göksel Göksu’nun hazırlayıp sunduğu programın bu bölümdeki konuğu, insan hakları mücadelesini mesleğinin ve hayatının merkezine koymuş bir isim: Prof. Dr. Şebnem Korur Fincancı. Adli tıp denildiğinde, işkencenin belgelenmesi, cezasızlıkla mücadele ve devlet şiddetinin görünür kılınması söz konusu olduğunda, Türkiye’de akla gelen ilk isimlerden biri. 90’lı yıllardan bu yana işkence raporlarından Susurluk sürecine, kimyasal silahların yol açtığı sağlık sorunlarından açlık grevlerine, aile içi cinsel şiddet ve çocuk istismarına kadar pek çok dosyada imzası var.
Birleşmiş Milletler tarafından işkencenin saptanmasında uluslararası standart olarak kabul edilen İstanbul Protokolü’nün hazırlayıcılarından olan Fincancı, Savaş Suçları Mahkemesi’nde görev aldı; Ergenekon davasının tek müdahili oldu. Ancak bu mücadele, ona yalnızca akademik ya da mesleki bir itibar değil, aynı zamanda ağır bedeller de getirdi. Hakkında yürütülen kampanyalar, açılan davalar, hedef gösterilmeler ve cezaevi… Tüm bunlara rağmen, insan hakları savunuculuğundan, hakikatin peşinde olmaktan vazgeçmedi.

Bu bölümde Göksel Göksu; devlet şiddeti, cezasızlık, kadın bedenine yönelik suçların görünmezliği ve bu suçların nasıl kanıtlandığı üzerinden, Şebnem Korur Fincancı’nın yaşamına ve mücadelesine yakından bakıyor. Gerçekte kim olduğunu, hakkında dolaşıma sokulan iddialara nasıl baktığını ve kadınlara yönelik şiddet ile cinsel istismarın açığa çıkarılması için yıllardır sürdürdüğü çalışmaları, Fincancı kendi sözleriyle anlatıyor.
Yayının deşifresi:
Sizin görünmeyen yüzünüzü tanımak, anlamak istiyoruz. Ağır bedeller ödediğinizi söyledim, hakikaten zorlu bir yaşantınızın olduğunu biliyor sizi yakından izleyenler. Şimdi ben pek çok soru hazırladım, çok çalıştım dersime ama önce şöyle başlamak istiyorum. Sizi 2021’e götüreceğim. 2021 yılında Evrensel Gazetesi’nde yazdığınız bir yazı da bir cümle dikkatimi çekti. Okuyacağım izin verirseniz. Diyorsunuz ki, “ne yana baksam diğer yarım buz keser. Ağır yükler taşıdık hep. Farkına varmamak, bilmezden gelmek, üzerine kurguladığımız hayatlarımızı susurlukta temize çekemedik. Ergenekonda da denemedik bile. Şimdilerde ise görmezden geldiklerimizin pornografisiyle yetinecek gibi duruyoruz. Şimdi 2026’dayız. Bu cümleler… Şimdi 2026’dayız, 2022’den boyunca çok şey değişti ama bu cümleler değişti mi? Sanki bugünü anlatıyormuşsunuz gibi geldi bana.
Bazen evrenseldeki yazılarıma bakıyorum hatta zaman zaman, toparlasak
düzenlesek de kitap olarak yayınlasak diye düşündüğüm de oluyor. Çünkü evet bazen çok güncele dair ama bazıları gerçekten 2003’te başladım ben yazmaya bakın 23 yıl olmuş. 23 yılda hiç değişmemiş ve hala devam eden pek çok sorunla karşı karşıya olduğumuzu ve sanki bugünü anlatmışım gibi bir durumla karşılaştığımı düşünüyorum. O yüzden evet değişmedi. Değişmesi için aslında toplumun bunu üstlenmesi, sahip çıkıp birlikte mücadeleyi güçlendirmesi gerekiyor ama onu da bir türlü başaramadık. Yani bu bizim başarısızlığımız. Anlatmayı başaramamak belki. Bir de tabii dönemin özellikleri yani dönemin ruhu dedikleri o Zeitgeist çok Etkiliyor sanırım çünkü sadece görüneni alıyor toplum ama sorgulamadan alıyor ve sorguladığında nereye gideceğini çok da kestiremiyor ne yazık ki. O yüzden belki sorgulamamayı tercih ediyor. Öyle olunca da evet. Hala geçerli düşündüğümüzde bunların tamamı.
Çünkü o dönemde de biliyorsunuz işte Türk Tabipler Birliği içinde mücadeleyi biraz daha güçlü vermek gerekiyordu. Pandemi dönemiydi, salgının olduğu dönem. Aşılar, bu aşılarla ilgili söylenen yalanlar, vaka sayıları ile ilgili. sorunlar, vaka hasta ayrımı yapmak gibi tıbbi bilgiyle uyuşmayan tartışmalar. Dolayısıyla hepsi birbiriyle bağlantılı aslında.
Peki bu şey hissi uyandırır ama yani bir arpa boyu yol kat edemiyoruz. Hissi uyandırır ama böyle düşünmek istediğim için söylemiyorum ama yani dönüyoruz dolaşıyoruz sanki tekrar başlıyoruz, başa dönüyoruz gibi.
Yani aslında şöyle her seferinde bir arpa boyu yol gidiyoruz. O arpanın boyu çok kıymetli. Sizin öyle düşünmediğinizi zaten biliyorum. Öyle düşünseniz diğer çalışmalarınızı sürdürmezdiniz. Hepimiz birer arpa birer arpa ilerleyerek belli bir yere doğru gidiyoruz. O yüzden mücadele ediyoruz zaten. Hani hem meslek örgütlerimizde. Hem emek örgütlerinde hem hani benim gibi insan hakları örgütlerindeki mücadelemizde bir arpa boyu yol gitsek ne kadar kıymetli olur diye. Tabi bazen zorluyor. Bazen bize o bir arpa boyu yol ilerledikten sonra üç arpa boyu geriye de itebiliyor ama Sonunda sıçramalarla da olsa ilerlediğimizi söylemek mümkün. Bir de toplumlar hani sosyolog değilim tabi ben ama toplumlar zaman zaman salınımlar olsa da ilerleme yönünde bir harekete sahip. Sonuçta değişiyor, dönüşüyor. Belki bizim tam algılamadığımız bir takım dönüşümler bunlar. Ama şöyle düşünün, örneğin Migros işçileri, depo işçileri grevde. Her gün gidiyorlar ve Migros patronunun evinin önünde gözaltına alınıyorlar. Ama hiç vazgeçmediler. Biz böyle bir greve ve bu kadar dirençli bir tutumu uzun zamandır görmedik. Bu bir ilerleme. Gencecik insanlar bunlar, haklarını talep ediyorlar, hayatta kalmak istiyorlar. Ve bize seslerini duyurdular. Çok da etkili biçimde duyurdular. Mesela biz onlar kadar etkili duyuramıyoruz sesimizi. Gençlerden öğreneceklerimiz çok diye düşünüyorum ben mücadele içinde olanlardan. O yüzden bir değişim olduğunu söylemek mümkün. Tabii ki olumsuzluklar yok mu? Elbette var ama bence sol mememizin altındaki cevahir hiç kararmasın diyorum ben.
Peki, şimdi az önce programı başlatırken sizi tanımlamaya çalıştım ama gerçekten yetmiyor. Yani saymakla bitmeyen pek çok şeyde imzanızın olduğunu biliyoruz. Yani bunların en önemlilerinden biri mesela birleşmiş. Milletlerin işkencenin saptanmasında kabul ettiği uluslararası bir kılavuz. İstanbul protokolü belgesi. Siz orada da varsınız. Siz ergenekon davasında da varsınız. Susurlukta da adınız var. Aile içi şiddette varsınız. Çocuk istismarında varsınız. Şimdi o kadar katmanlı, çok katmanlı ki bütün bunlar. Bütün buradan nereye geleceğim? Türk Tebrikler Birliği Başkanlığı’nda unutmayalım tabi. Yola çıkarken, tabir yerindeyse Çiçek’in burnunda bir tıp fakültesi öğrenci iken, böyle bir vizyonla mı yola çıktınız? Ne hayalleriniz vardı o zaman, ne düşünüyordunuz?
Yani şöyle, tabii bir kere toplumcu hekimlik anlayışına sahip bir hekim olarak yetiştirildim ben. Yani hocalarımız da öyleydi. 1402’likti en sevdiğimiz, saygı duyduğumuz hocalarımız 1980 darbe sürecinde. Yani 70’lerden geldik birlikte, onlardan öğrendik. Onlar sonra üniversiteden atıldılar 1402’lik olup. Ama bize böyle bir vizyon verdiler. Yani toplum yararına bir sekimliğimizi nasıl kullanabiliriz? Eti kilkelerimize uygun nasıl tutum alabiliriz? Hani hekimlik düşüncemiz mecbur hizmette hekimlik yaparken de şunu keşfettim ki ben hekimlik tek başına yetmiyor. Çünkü sağlık politikaları belirleyen ve ne yazık ki o sağlık politikaları üzerinden örneğin ben bir hastanın tanısını doğru olarak koysam bile onu tedavi edebilme olanağına sahip olamıyorum zaman zaman. Neden? İlacını alacak parası yok. ilacını alsa evinde yeterli beslenecek ya da yakıt olup da evini yeterince ısıtabilecek olanakları yok. Öyle olunca benim tanık koymamın bir anlamı kalmıyor ve buna müdahil olmak gerekiyor.
Dolayısıyla meslek örgütünde emek vermek… Tanık koymak iyileştirmiyor. İyileştirmiyor ne yazık ki. Yani tanı evet ne kadar iyi, iyi bir hekimsiniz tırnak içinde ama bu iyi hekimlik değil. İyi hekimlik onun tüm toplumsal bileşenlerini görmek, bu insanın yakıtını alamamasını, barınma olanaklarının kötülüğünü, beslenmesinin kötülüğünü de gözetmek. Sağlığa erişim demek çünkü tek başına tedaviye erişim değil.
İlaca erişim değil.
İlaca erişim değil. Dolayısıyla hani meslek örgütünde mücadele etmek, meslek örgütünde diğer meslektaşlarımla birlikte bu toplumsal belirleyenleri de görünür kılmak gibi bir çaba. Sonrasında ama bir de hekimlik konusunda sağlık politikalarına müdahil olurum ama bu yetersizlik hissi farklı bir alan. doğrudan müdahil olabileceğim bir alan adli tıp alanına yönlendirdi beni. Hocalarımın da desteğiyle tabii ki. Çünkü onlar da benim bu alanda daha başarılı olabileceğimi düşündüler. Çok sosyal bir alan, toplumsal bir alan adli tıp. Toplumun bütün olumsuzluklarını görüyorsunuz ve eğer nitelikli bir inceleme yapıp, nitelikli bir belgeleme yaparsanız bu aslında sisteme bir müdahale niteliği de taşıyor. O açıdan önemliydi. Dolayısıyla adli tıp belki ilk başta düşündüğüm yani tıp fakültesine girerken düşündüğüm değil ama tıp fakültesi sonrası ve uzmanlık eğitiminde işte tam da bu dediğim bir alan. Ve tabi ister istemez bu alan sizi farklı diğer konularla karşılaştırıyor ki özellikle de devletlerin şiddeti çok görünür kılınmayan bir şiddet. Ve benim tanıklığım vardı bu konuda. Nasıl bunları görünür kılabiliriz üzerine? Meslektaşlarımızla yaptığımız çalışmalar, kafa yormalar, uluslararası alanda birlikte çalışmalarla sonunda bu noktaya geldik.
Aslında adli tıp konusunu daha sonra daha genişletecektim fakat yeri gelmişken hemen onu da sorayım ben size. Adli tıp denildiğinde sizin bilinçli seçtiğiniz bir alan adli tıp. Az önce anlattığınız sebepler nedeniyle. Ama sanki yanlış biliyorsam lütfen düzeltin. Hani kadınların çok fazla varlık gösterebildiği alanlar değil gibi dışarıdan bakınca. Bir kadın olarak orada varolmanın, Adli tıp uzmanı olmanın güçlüğü var mı?
Ben uzmanlık eğitimini almaya başladığımda evet eril bir alandı. Çok az kadın vardı. Adli tıp uzmanı olan çok az kadın vardı. Tabii farklı uzmanlık alanlarından da meslektaşlarımızla birlikte çalışıyorduk biz. Belki o uzmanlık alanlarından daha kadınlar var ya da laboratuvarlarda daha fazla kadınlar vardı ama gene de kadınların hep azınlıkta olduğu.
Bir de tabii özellikle şiddetin erkekle ilişkisi ve dolayısıyla o eril dili nedeniyle dili de kısmen eril idi. Ancak şimdi öyle değil. Öncelikle kadınlar gerçekten bu konuya çok ilgi duymaya başladılar. Adli tıbı seçmeye başladılar. Ve kadınların varlığı dilin erinliğini de önemli ölçüde törpüledi.
Her alanda olduğu gibi.
Evet, her alanda olduğu gibi. Mesela bizim toplumsal cinsiyet eşitliği birimimiz var. Adli tıp uzmanları derneği içinde ve çoğunlukla da genç meslektaşlarım çok büyük emek veriyorlar. Düzenli olarak bu konularda eğitimler yapıyorlar. Hem adli tıp uygulamalarındaki eğitimler hem de kendi iç dinamiklerimize dair, toplumsal cinsiyet eşitliğine dair. O yüzden çok değişti tabii ki. Yani bakın bir arpa boyundan çok daha fazla yol aldık aslında.
Çok daha fazla evet evet doğru söylüyorsunuz. kafamda soru işareti uyandıran yanı kadın olarak zorluk yaşadınız mı kısmında? Özellikle aile içi şiddet, özellikle istismar. Şimdi bir kadın olarak siz bütün bunları taradığınızda aynı zamanda hedefe de dönüşü olabilirsiniz diye merak ettim ben.
Şöyle, tabi bunlar bir kere çok ağır durumlar. Sonuçta bizim çalıştığımız bütün olaylar çok yaralayıcı bir taraftandan. Yani her biri. Sonuçta insanın insana uyguladığı şiddetten, insan eliyle gerçekleştirilen ölümlerden, yaralanmalardan söz ediyoruz. Hele ki bunun çok daha yakın ilişkide olunan insanlar arasında olması bizim için de çok yaralayıcı ve zorlayıcı. Tabi ki hedefe dönüşülebilir mi? Dönüşülebilir. Benim doğrudan çalışma alanım devletlerin
şiddeti olduğu için zaten o hedefe dönüşmeyi biliyoruz ama meslektaşlarımın özellikle hani İstanbul merkezi ama İstanbul dışındaki yerlerde şehirlerde çalışan meslektaşlarımızın hani yalnız yaşadıkları koşullarda nerede oldukları bilindiği koşullarda Hedefe dönüşme olasılığı çok yüksek. Bir koruyucu mekanizma var mı? Hayır yok. Örneğin bir savcının ya da bir
hakimin koruyucu sistemleri var, işte servisleri var alanlarına girilmiyor ama adli tip uzmanları için böyle bir şey yok. Her şey açık. ve her an başlarına bir şey gelebilir. Bugüne kadar gelmedi ama bundan sonra da gelmesin. Hani güvenlikçi perspektif zaten çok sağlıklı bir perspektif değil ama gene de daha güvenli ortamlarda çalışmalarını bekleriz biz örneğin.
Ben sizi şimdi üniversite sorusuyla başlamıştım. Gene biraz daha, hatta biraz daha geriye götüreceğim. Şimdi sizinle röportaj yapmaya hazırlanırken baktığımda şöyle bir şey gördüm. Sizi etkilen, evet okulda hocalarınız mutlaka etkiledi ama öncesi var. Annenizden çok etkilenmişsiniz. Bir de babanızın öykü kitapları farkındalığınızı çok artırmış, böyle bir geçmiş var. Şimdi böyle bir aile, nasıl bir ailede büyüdünüz diyeceğim ama bu ailede olmanın da sanıyorum zaten ektiği tohumlar var siz oraya gelene kadar.
Yani muhtemelen tabi hepimizin hem aile hem çevre, sosyal çevre her birinin ayrı ayrı etkisi var ama aile tabi. politik bir kadındı yani politik bilinci olan bir kadındı. O dönemde tabi o çerçevede Cumhuriyet Halk Partisi için de etkin bir şekilde çalışırdı ve elinden geleni hani gönüllü olarak emeğini partiye aktarırdı. Babam çok hani politik kimliğiyle öne çıkan bir insan olmasa bile hep güvenilir ve ben eğer hani politik bir kimlikle bir sorun yaşarsam dünya üzerinde yalnız kalmayacağım ve kurtarılacağıma dair bir duyguyla hep yaşardım.
Bir fakülte yıllarında gözaltı öyküm vardı. Babam apar topar kalkıp gelmişti. Mesleki olarak da hani yakınlığı olduğu için bir dönem milli emniyette çalışmış babam. Sonra ayrılmış. Ne kadar ayrılır bilmiyorum o işlerden ama tabii doğal olarak. Koluk görevlileriyle de hani kendisinin de bu alandan geldiği ve işte öğrencilere böyle davranılmaması gerektiği üzerine sohbetler etmişti.
Muhtemelen o güven duygusu bir tarafta. Yani çok politik bir kimlik edinmemi istemezdi. Belki bildiği için bütün bu süreçleri. Annemin de öyle çok politik ortamlarda olmasından hoşlanmazdı ama hiçbir zaman da engellemezdi. Hep de bizim yanımızda olurdu.
Yani o güven ilişkisi, özgür bırakılma ve o özgürlükle beraberken ben başkaldırdığımdaki hani ergenlik dönemimde kim başkaldırmamıştır. Tepkiyle karşılaşmadım hani bana sonuçları, ulusal sonuçları anlatıldı ama seçim bana bırakıldı gene de. Belki onların etkisi olmuştur yani daha özgür olabilmem ve boyun eğmeme davranışına sahip olmamda onların rolü vardır diye düşünüyorum.
Gözaltı dediniz, sizin üniversiteye girdiğiniz yıl 77. Zaten 3 yıl sonra 12 Eylül oldu. 12 Eylül sonrası mı?
Hemen 12 Eylül sonrası.
Tam da ‘12 Eylül’den nasibinizi alanlardan mısınız?’ diye soracaktım.
Yok ben daha basit bir şeydi. Yani bir eylem süreci vardı okulda. O sırada bizi başka bir nedenle üzerimizde bulunan kitaplar nedeniyle gözaltına aldılar. Tabi biliyorsunuz ki kitapların da öyle bir etkisi var nedense silahlardan daha tehlikeli bulunuyor her zaman kitaplar ve kalemler. Yani 24 saat diyebileceğim bir süreydi. En azından Aksaray, Langa polis karakolunu ve Gayrettepe’deki emniyet müdürlüğünü gördük.
Sıyrıkla atlattınız o halde.
Evet, evet. Yani o dönem yaşananları düşündüğümüzde hani birkaç tekme biraz hakaret dışında çok bir şey görmedik ama tabii Gayrettepe’de örneğin. alt kata doğru inen bir merdiven vardı. Muhtemelen daha önceden kaydı olanları, yani öyle düşündük o zaman oradayken gözlem yaptığımızda aşağı doğru indiriyorlardı. Bizim ilk kaydımız olduğu için bizi indirmediler. Kısa birkaç saatlik gözaltılarımız hep olurdu. Cemselere bizi bindirirler, toplarlar. Sonra şehrin dışına doğru bir yerde atarlardı cemseden dışarı.
Peki sonra 83 yılında mezun oldunuz. Bir zorunlu hizmet döneminiz var. O biraz galiba şey ilk görev yeriniz Antep değil mi? Ailenizden ayrı düştüğünüz bir dönem. Kızınız var o zaman. Sonra oldu?
Kızınızı annenize mi emanet ettiniz? O zorlu süreç neydi? Yani şimdi Antep tabi ya hepimizin mecbur hizmeti işte. Tıp Fakültesini bitirir bitirmez zorunlu bir gidiş süreci oluyordu o dönemde. Sonradan hani uzmanlık sınavına girince gitmeden kalabiliyorlar insanlar şimdi falan ama o zaman öyle bir yolanak yoktu. Zaten iki sene tamamlanmasına iki ay kala sınava girme hakkı tanıyorlardı bize. İki senelik mecbur hizmette. Evlendik. Sınıf arkadaşımla ve birlikte gittik Antep’e. Çok büyük bir şans. Büyükşehir öncelikle evli olduğumuz için hani büyükşehire gittik. Çünkü pek çok meslektaşımız yalnız başına gidince işte köyler çok küçük yerlerde yaşayacakları ev bile bulmakta zorlandıkları koşullarda kaldılar. Bizim en azından hani bir büyükşehirde olmamız söz konusuydu. İnsanları çok özeldi. Yani aslında Anadolu’nun bütün insanları çok özel bence. Onlar da yani yüreğimin bir yanı Antep’te kaldı diyebilirim, hala öyle.
Zaten Güneydoğu’nun Paris’i olarak bilinir, genellikle Antep.
Evet, öyle derlerdi eskiden. Diyarbakır için de derlerdi, Antep için de derlerdi. Tabii çok özel yani her şeyiyle, tarihiyle, mimarisiyle ama en çok da insanıyla. Çok sıcakkanlı, çok dost, çok yardımsever, edinilmiş kardeşlerim, edinilmiş bir tanecik bir ablam var orada. Yani gerçekten çok özeldi, çok şey öğretti bana. İlk defa hani resmi bir kimlikle, hekim kimliğiyle insanların karşısına çıkmayı. …yararlı olabilecekleri anlatabilme becerisi kazanmayı. Çünkü her zaman yararlı olacağı baştan kabullenmiyorlar. Dolayısıyla nasıl anlatılabilir, o iletişim nasıl kurulur da öğreten bir süreçti. Tıp fakültesinde onları çok öğrenmiyorsunuz. Öğrenci kimliğiyle bir… Figür değilsiniz. Onların karşısında bunu anlatıp anlamalarını sağlayabilecek ama hekimken bunu anlatmanız gerekiyor. Onların üzerinde baskı kurmadan bir otorite gibi görünmeden ama bunu öğretti. Sonra eşimi askere aldıkları için Konya’ya geçtim. Bir yılda Konya’da kaldım. Orada kızım doğdu ve bakım konusunda çok kaygılarımız vardı. Bilirsiniz işte o dönemlerde de her zaman olduğu gibi bir takım komplo teorileri dolaşır. Tabii. İşte bebeğe şunu yapmışlar, bebeğe bunu yapmışlar. Uyutmuşlar, dilendirmişler bir çok şey. Evet. Ve bunu doğru diyebileceğiniz kaynak da yok. Hani şimdi en azından açarsınız, kaynakları indirirsiniz, karşılaştırırsınız. O zaman öyle bir olanak da yok. Ve kaygılandık doğrusu. Annemle babam da onların yanında kalmasının iyi olacağını söyledi. Çok zorlu bir süreçti. Yaşamın en ağır, en acılı dönemiydi.
Kaç sene sürdü?
Aşağı yukarı 7 ay.
Çok da uzun bir zaman değil aslında ama bir ömür gibi gelmiştir.
Evet ki hani her hafta gidiyordum hafta sonları İstanbul’a. Ve işte hafta içi dönüp çalışmaya devam ediyordum. Ama o hafta geçmek bilmiyordu. Yani gerçekten zor bir süreç. İşte şimdi olsa başka yollar bulmaya çalışırdım, bırakamazdım diye düşünüyorum. O zaman tabii gençlik hani bir yandan da kaygı hani kime bırakacağımı bilemem hali. Antep’te çok sevdiğim bir yardımcı. Teyzemiz vardı. Onu çok istedim. Aynı zamanda onun da torunu oldu. Gelmeyi düşünüyordu aslında. Hani bizle kalmayı, yaşamayı düşünüyordu. Hani olsaydı hiç sorun yaşamayacaktık ama talihsizlik yani onun için talih tabi torunu oldu ne kadar güzel. Kızımın İstanbul’da kalması demek oldu. Ama işte İstanbul’a dönünce tabii ne kadar beraber oluyoruz gene. Şimdi düşündüğümüzde çalışan insanlar yani siz de çok iyi bilirsiniz.
İstediğiniz an dokunabileceğinizi biliyor olmak, o mesafede olmak bile rahatlatıcı bir etki yapıyor şüphesiz.
Evet, tabii ki.
Peki şimdi evliliğinizden de söz etmişken şu soyadı meselesine geleceğim. Türkiye’de hala tartışılıyor soyadı, kadınların soyadı meselesi. Ben kendim yaşadım bizzat. Uzun yıllar farklı bir soyadından şimdi Göksu’ya geçtim. 19 yıl oldu geçeli. Ben hala bana Anadolu’da bir yere gittiğim zaman Göksel Özköylü diyen insanlarla karşılaşabiliyorum. Yapışıyor üzerinize böyle. Yani kendi soyadınızla eşinizin soyadı arasında. Siz gördüğüm kadarıyla iki soyadını birlikte kullanarak çözdünüz. Bu konuda var mı? Ve tabii ki hazır yeri gelmişken bu soyadı meselesinde konuşalım.
Evet, şimdi tabii biz ayrıldığımızda iki soyadı kullanma olanağı yoktu. Yani evlilik sürecimizde iki soyadı yoktu. Fincancı soyadı ile mezun oldum üstelik ben. Göbek adım da var: Rasime Şebnem Fincancı. Hala sağlık bakanlığında, doktor veritabanında benim kaydım Şebnem Fincancı. Emekli sandığında kaydım Şebnem Fincancı. Ayrılalı 30 yıl oldu. Ayrılırken ne yapacağımı bilemedim ben. O sırada da hani boşanma işlemleri sırasında. Eşin soyadında koruyabilme olanağı veren bir düzenleme yapılmıştı 90’ların sonuna doğru. Mahkemede protokol yaptık eşimle. Fakat nüfusa gittiğimde dediler ki ya birini ya ötekini seçeceksiniz. İkisini birden yazdıramazsınız.
Çünkü yasa elvermiyor.
Tabii o dönem öyle. Dedim o zaman babamın ki kalsın, bir erkeğin ki kalacaksa babamın ki kalsın Korur soyadını korudum. Fakat şimdi diyorum ki Fincancı bir de o zamana kadar bakın 83’te tıp fakültesinden mezun olmuşum. Onun öncesi de yayınlarım var benim. Halk sağlığında birlikte yaptığımız çalışmalar var falan.
Kamuoyunda siz böyle tanınıyorsunuz.
Tıbbi kamuoyunda böyle tanıyorum, akademik camiada böyle tanınıyorum… Ben boşandığımda profesör olmuştum zaten. Ve profesör olana kadar yaptığım bütün yayınlarda Fincancı soyadı var. Onun üzerine ben de Korur Fincancı’yı defakto kullanmaya başladım. Ve o kaldı öyle ve İstanbul protokolüne başladığımızda yazmaya, ortak çalışmaya Fincancı’ydı benim soyadım zaten. Bittiğinde boşanmıştık. Korur. Korur oldu. Çok zor bütün kadınlar için o yüzden ne isim seçmek istiyorlarsa o isim seçmeliler. O isimli olmak istiyorlarsa o isimli olmalılar lütfen. Bunu hiç kimse engellememeli, engelleyememeli. Ya da hiç soyadını değiştirmemeli. Baştan hani erişkin olduğu andan itibaren kendine isim ve soyadı seçebilme özgürlüğü tanınmalı. Evli veya değil. Ama ne yazık ki bunları çok zorlanarak yapıyoruz. Şimdi iki soyadında yazıyorlar bu nüfusta. Tabi yasal düzenlemeler yapıldı. Ama iki soyadı mı yazılmalı? Ondan da çok emin değilim.
Eski eşinin soyadını kullanmak istemeyen de var.
Evet. Ben onur duyarım. Tek sorun hani benim adım çok sıkıntılı olduğu için belki onlar için zorluk olur. Eşim ve kızım için.
Kadına yönelik şiddet, istismar vesaire gibi konulara bir parantez açmak istiyorum. Bu konular sizin feminist yanınız mı sizi yönlendirdi yoksa adli tıpla uğraşan herkesin önüne gelen dosyalar mı bunlar?
Hepimizin önüne gelen dosyalar muhakkak ama şöyle bir boyutu var hepimizin önüne gelse de hepimiz aynı yaklaşımla sürdürmüyoruz işleri. Dolayısıyla feminist yanımızın özellikle kadınlar olarak. bizlerin çok önemli bir etkisi var. Bunun yanı sıra kadın olmayı öğrenmenin, feminist olmayı öğrenmenin de araçlarından biri oluyor. Çünkü eril şiddeti, o cinsiyetçi şiddeti doğrudan görerek çalışma alanınızda bunu önlemenin yolları üzerine düşünmeye başlıyorsunuz.
Bunları önlemenin önemli yollarından birisi aslında görünür kılmak öncelikle. Çünkü bir sorun alanını görünür kılarsınız, sonra da o görünür kılmanı ortadan kaldırabilecek yöntemleri araştırırsınız. Bizim avantajımız o. Yani görünür kılma becerimiz var, görünür kılarken de sorunun nereden kaynaklandığını görüp hani önerilerde bulunma olanağımız var. Bunun yanı sıra başka bir takım sıkıntıları da aşabilme olanağı veriyor bize çalışma alanımız. Şöyle ki, şimdi çocuk istismarlarında da, cinsiyetçi şiddet olgularında da en büyük sıkıntı adli tip uygulamalarındaki aksaklıklar ve yargı sistemindeki aksaklıklar. defalarca aynı öyküleri anlatmak zorunda kalıyor insanlar, defalarca muayeneden geçmek zorunda kalıyor ve bunların her biri o insanlar için o şiddeti yeniden yaşamayı
Travmayı tetikliyor…
Evet. Dolayısıyla biz bunu azaltabilecek neler olabilir üzerine tartışma olanağı bulduk. Çalışma alanımız itibariyle çocuk istismarını önlemek için ÇİM’lerin kurulması konusunda önerilerimiz oldu. Uzmanlık Derneği olarak şiddet önleme merkezleri olan ŞÖNİM’ler özellikle toplumsal cinsiyet eşitliği açısından… ÇİM dediğimiz çocuk istismarını önleme merkezleri bunlarda. Şimdi bunların her biri aslında o edinilmiş bilgi ve deneyimden süzülerek önerilerin geliştirilmesine dayanıyor. Tabi bu alanda çalışan çok değerli meslektaşlarım var. Özellikle bu alana yönlenmiş işte çocuk istismarı konusunda sevgili Oğuz Polat vardır örneğin. Hani bunların gelişmesi açısından gene toplumsal cinsiyet eşitliği açısından sevgili hocam. Serpil Sanıç’ın vardır. Bunların da her birimizin ortaklaştığı önerilerle gelişmiş boyutu ama hani hayata geçirilebildi mi maalesef geçirilemedi. Çünkü bir dirençle olmuyor diye.
Hatata geçirilir gibi yapıldı ama.
Tabii bu bir Arpa boyu. Hani iki arpa boyu olması için onun gerçekten hayatın içinde olması gerekiyor. Bu birimlerin mutlaka hastanelerin içine taşınması gerekiyor. Adli tıp uzmanlarının hastanelerinin içinde çalışması. 24 saat orada olabilecek şekilde yeterli sayıda adli tıp uzmanının görevlendirilmesi gerekiyor. Tabi bunlar hep başka mekanizmaları da devreye sokması gerektiği için zorlandığımız konular ama bence çok önemliydi. Tabi benim de çalışma alanım.
Kadına yönelik şiddeti önlemede Adli Tıp Kurumu neden önemli?
Türkiye’de Adli Tıp Kurumu merkezi bir otorite. Adli tıp uygulamaları açısından çok kıymetli elbette ama ancak mahkemeye gittiğinizde süreci başlatabildiğiniz ve erişebildiğiniz bir birim adli tıp kurumu. Oysa insanlar mahkeme sürecini başlatmak istemeyebilir, kolluğa gitmek istemeyebilir. Özellikle çocuk istismarlarında ve cinsiyetçi şiddette önce bir üzerindeki şiddet izlerini belgelemek, bir kenarda dursun demek isteyebilir. Bir süre o yargı süreçleriyle uğraşabilecek güçte hissetmeyebilir kendini. İşte o nedenle aslında ÇİM’lerin, ŞÖNİM’lerin öncüsü bizim adli tip polikliniklerimizdir. 1996’da biz ilk adli tip polikliniğini kurduk. 1999’da resmi açılışını yaptık. 3 yıl hani böyle poliklinik defteriyle ama resmi olmadan yürüdü. Başta adletip poliklinik mi olur dediler bize. Oysa klinik adletip çok önemli bir alan.
İlk başvurulan yer, mağdurun ilk yüzleştiği belki de!
Evet. Mesela örneğin bir yaralanma nedeniyle çocuk, kliniğe geliyor acile. Çocuk kliniğindeki meslektaşlarımıza bizi çağırmaları ve bizden görüş almaları konusunda bir rahatlık sağladık biz ve onlar için de bizim için de çok iyi oldu tabi ki ve tabi ki çocuklar için. Çünkü bazen hakikaten fazladan bir tanı ile ‘istismar bu’ denebiliyor. Mesela paraziti var çocuğun ama istismar gibi değerlendirilebiliyor genital bölgesindeki değişiklikler. Parazite bağlı değişiklikler. Bazen de gözden kaçabiliyor ve biz onun istismar olabileceğini söylediğimizde çocuğu koruyabiliyoruz. Dolayısıyla o poliklinikler üzerinden sonra artık bütün tıp fakültelerinde poliklinikler kuruldu. Sağlık bakanlığı poliklinikler açmaya başladı. Hala yeterli değil ama bir gün gelecek ki olacak tabii ki. O yüzden bizim ilk başlangıç noktamız kolluk olmadan, yargı süreci olmadan gidebileceği, güvenebileceği, o bulguların, o delillerin nitelikli bir şekilde korunabileceği merkezler oluşturalım bireysel başvuruyla.
Şimdi süremiz son 10 dakikamızı hızlandırılmış sorulara ayırdım. Çok sorun var. Bunlardan bir tanesi şu: Meslek yaşamınızda unutamadığınız bir anınız var mı diyeceğim ama bir Bahreyn anınız var ki ben böyle hakikaten benim de başımdan çok şey geçmiştir bir gazeteci olarak turist kılığına girerek. Örnek almışsınız değil mi cesetten?
Otopsi yaptım. Bizim uluslararası bir mekanizmamız var. Uluslararası bağımsız adli tıp uzmanları birimi. Adli uzmanlar birimi daha doğrusu sadece tıp değil çünkü farklı alanlardan da psikologlarda var örneğin. Oraya bir başvuru oldu o birime aileden. Çocuklarının kolluk tarafından gözaltına alındığını, teslim edilmediğini, öldüğünün bildirildiğini ama Denizde bulunduğu iddiasının olduğunu oysa gözaltında olduğunu bildiklerini hani otopsi yapacak biri. Bahreyn tabi özel bir ülke yani çok kolay değil o dönemde hele. Amerika’dan bir meslektaşımız gitti, sınırdan geri çevrildi. Dedik ki bir kadın olsa iyi olur. Ben giderim dedim çünkü vize gerekiyor diğer Avrupa ülkelerinden. Gittim, bize vize gerekmediği için öyle bir rahatlık vardı. Aile cenazeyi teslim aldı. Resmi otopsi raporunu kabul edip cenaze evine getirdi cenazeyi. Ben de oraya gideceğim ama normal bu kılıkla dolaşabiliyorum turist olarak. Bahreyn’de sıkıntı yok yani kimse bana niye kafanı örtmüyorsun demiyor ama o cenaze evine gittiğimde çok göze batacağım için etrafı da polisle çevrilmiş durumda. Onların kıyafetlerini giyip gittim. Çok da uygun bir ortam tabii, bilirsiniz yani cenaze, yıkama ortamları, otopsi ortamları çok benzer zaten. Bir masa var, su var, her türlü ihtiyaç var. Otopsi yapılmıştı daha önce. Söylendiğine göre ama değildi tabi ki.
İntihar denmişti değil mi?
Evet yani cesedi suda bulundu, intihar denmişti. Ama otopside bir tek başını açmış, göğüs cildini, karın cildini açmış ama asla organları çıkarmamış, göğüs kafesini açmamış. Ben bütün bunlardan örnekler aldım ve geri getirdim.
Nasıl alabildiniz? Engelleyen olmadı mı?
Zaten aile talep etmiş, aileden başka kimse yok. Cenazenin hazırlık aşaması, defin hazırlık aşamasında. O cenaze evinde, gasilhanede yani bizim buradaki karşılığı gasilhane… Sonuçta onlardan başka kimse yok içeride. Dolayısıyla cerrahi aletlerle, hatta bazen cerrahi aletler çok yetmediği için mesela büyük bıçak rica etmiştim ben. Çünkü normalde kaburgaları kesmek için bizim özel bir makasımız var. Ama genç olduğu için makasa ihtiyaç olmadan da büyük bir bıçakla kesilebilirdi. Göğsü öyle açmıştım. Doku örnekleri aldım. Tabii riskli miydi? Riskliydi.
Doku örneklerini yakalasalar onları alırlardı. Beni de yurt dışına organ doku götürüyorum diye tutabilirlerdi. Aslında çok farklı nedenlerim var. Uluslararası belgelere göre hakkı var ailenin bu talepte bulunmaya. Ki bulunmuştu ama reddedilmişti. Bu da uygun değil. Aslında Minnesota protokolümüz var. Bizim ikinci bir görüş hakkı var. İkinci otopsi hakkı var. Bağımsız uzman getirme ve onunla değerlendirme hakkı var. Onlara dayanarak ben yakalanırsam da hani benim savunmam bu. Yani uluslararası mekanizmalar herhalde beni korur diye düşündüm. Bir aksaklık olmadan getirdik ve hakikaten orada da tahmin ettiğim. Çıplak gözle gördüğümde elektrik işkencesi diye düşündüğüm doku değişimlerini, hakikaten mikroskop altında da gördük. Elektrik işkencesi uygulanmıştı. Bu aile için yani yargı sisteminde hiçbir işe yaramadı. Genellikle yaramaz. Bu o insanların, yakınlarının en azından ya bak biz biliyorduk. Biri daha gördü, bize inandı duygusu açısından çok kıymetlidir.
Ve gerçeği öürenmeleri açısından. kafalarındaki şüphe gitti.
Evet.
Geçiyorum şimdi kısa kısa sorularıma. Mobbing’e maruz kaldınız mı hiç?
Biz tabi o zaman mobbing diye değerlendirmezdik belki ama çalışma koşullarımızı sınırlayan bir takım engellemeler oldu. Polikliniğimiz bir dönem kapatıldı. Uğur Mumcu’nun öldürülmesinde rolü olduğu iddia edilenlerin başvurusu, avukatlarının başvurusuyla hazırladığımız rapor nedeniyle bireysel başvuru kabul edilmeyecek bundan sonra dedi rektörlük ve ne yazık ki o dönemde bize konsülte edemedikleri için, çocuk kliniğinden bize soramadıkları için bir çocuk Çocuk istismarı sonucu kaybedildi. İkinciye biz son anda yetiştik. Yani dava açtık açıldı. Poliklinik konsültasyon istemeye başladılar. Konsültasyonları da engellemişlerdi. Ve ikinci çocuğu ölümden kurtardık. Yani bize değil sadece zararı. Hani bizim için çok üzücüydü çalışamamak, işimizi yapamamak. Yani eğitim dışında, araştırma dışında iş yapamamak. Ama hastalara zarar veriyordu. Benim için çok daha büyük bir yaradır o. Yani bunu mobbing olarak tanımlayabilir miyim? Tanımlayabilirim tabii ki.
Kolay kanıtlanabilen bir şey değil ama değil mi mobbing…
Değerlendirilirken ruhsal etkileri var tabii ki. O ruhsal etkilenmeler önemli. Zaman zaman biliyoruz yani bu mobbingler nedeniyle intihara kadar giden süreçler işleyebiliyor. Onun için destek mekanizmaları olmalı. Onun için yansız yüksüz onların başvurularında dikkate alıp destek olacak birimler oluşturulmalı aslında çalışma yerlerinde. Olur mu? Umuyorum bir arpa boyu daha gidebiliriz.
Hekimlik yaşantınız boyunca kendinizi çok çaresiz hissettiğiniz bir an oldu mu?
İlk vakalarımdan biriydi. Hani biraz da klinikten uzaklaşmama neden olan vakalardan biri. Çok yoksul bir aile. Küçük bir çocuk zatürre ile geldi. İlaç yazdım, kontrola çağırdım. İlacı alamadıklarını söylediler. Eczaneye gönderdim, parasını vereceğim, siz ilaçları verin dedim. İlacı aldı gitti. Geldi, gene düzelme yok. Dediler ki, yani biz bu sene odun alamadık. Yani bu bir çaresizlik duygusu.
En başta aslında söylediğiniz noktaya geldik. Yani tanı koymak yetmiyor.
Evet. Tam olarak yetmiyor.
Yaptığınız en iyi şey ne oldu bu hayatta?
Kızım. Çalışma odaklı bir insandım ben. Mücadele odaklı bir insanım ayrıca. Hep öyle oldum. Çocuk sahibi olabileceğimi düşünmezdim. Ama iyi ki oldu. İyi ki var. Benim en büyük umudum, gücüm, dayanma gücüm bütün bunlara. Ve tabii ki ikincisi de işkence görenlerin etkili soruşturma ve tıbbi belgelenmesi için kılavuzunun hazırlanması o hazırlıkta birlikte çalıştığım meslektaşlarım.
Sizinle ilgili yanlış bilindiğini düşündüğünüz herhangi bir şey var mı?
Çok… Mesela Münevver Karabulut cinayetine müdahil olduğum ve her şeyi değiştirdiğim doğru değil. O tarihte Adli Tıp Kurumun’ndan atılmıştım zaten. Uğur Mumcu Adnan Oktar davasında yargılanan kızlara muayene etmeden rapor vermedim. O dönemde tutuksuz yargılanıyorlardı ve muayene ettiğim vakalarda sadece benim gördüğüm tıbbi değişim yok. Başka uzmanlık alanlarından da görüş aldık. Münevver Karabulut cinayetinde benim olaya müdahil olduğum ve her şeyi değiştirdiğim söyleniyor. Halbuki 2009 yanlış hatırlamıyorsam o cinayet, ne yazık ki. Ben 2000’de atılmıştım zaten Adli Tıp Kurumu’ndan.
Bir işkence olgusu nedeniyle gene atılmıştım. Defalarca atıldım ama 2000’den sonra bir daha dönmedim. Adli tip kurumuyla bir ilişkim yok. O zamanki yönetimde olanlarla iyi bir ilişkim de yok. Yani müdahale edebilmem mümkün değil. Bir tek şey var, eleştirim var. Nedir eleştirim Teknisyeni cezalandırdılar. Dedim ki niye teknisyeni cezalandırıyorsunuz? Alaylı o. Üniversite okumuş değil, bu konuda bilgisi yok, eğitimi yok. Eğer cezalandırılacaksa tabii ki onu denetleyecek olan daha üstte. Hekimi cezalandırın. Demiştim hani müdahiller falan söz konusu değildi.
Uğur Mumcu cinayetinde ve diğer aydınların öldürülmesinde rolü olduğu iddia edilenlerle ilgili de işkence raporunu düzenlediğim söyleniyor. Hayır, işkence iddiaları var. Gönderin muayene edilsinler diyorum. Uğur Mumcu cinayetinde ve diğer aydınların öldürülmesinde rolü olduğu iddia edilenlerle ilgili de işkence raporunu düzenlediğim söyleniyor. Hayır, işkence iddiaları var. Gönderin muayene edilsinler diyorum. İşkence gördüler demiyorum.
Fikir beyan ediyorsunuz yani.
Evet. Hani bir rapor var ama diyorum ki şu şu şu şikayetleri var bu insanların o uzmanlıklar tarafından muayene edilmeleri gerekir.
Gerçek açığa çıksın. Bütün mesele de o…
Maalesef ama işte bunların her biri çarpıtılıyor. Herkes işine geldiği gibi kullanıyor. Daha önemlisi tabi işkence gördüğünde mesela muayene etmeden rapor verdiler Adnan Oktar olayı. İşte kızları şey yaptı. Bir kere serbestler zaten ben muayene ettiğimde. Muayene etmeden rapor vermedim yani bazen muayene etmeden elimizdeki belgelerle veririz ama muayene ettiğim vakalar sadece benim gördüğüm tıbbi değişimler değil onlar başka uzmanlık alanlarından da görüş almışız. Hatta cerrahi süreçlerden geçmiş o sağlık sorunu nedeniyle tek başıma verdiğim bir karar da değil. Eee ne yapalım peki? Dokunmayalım bunlara. İşkence birilerine yapılsın. Beğendiklerimize yapılsın. Beğenmediklerimize yapılmasın. Böyle bir şey olabilir mi? İşkence mutlak yasak. Hiç kimseye yapılamaz. Ne suç işlediğinden bağımsız olarak. Suçu için ayrıca yargılarsınız, cezalandırırsınız. Ama eğer işkence görmüşse, o işkencenin de belgelenmesi, işkence suçunu işleyenlerin de cezalandırılması gerekir.
Canlı olması yeterli yani.
Evet. Onun tanısı için.
Peki keşke farklı olsaydı dediğiniz bir şey var mı geriye dönüp baktığınızda hayatınızda?
Yok aslında hiç. 2015’te bir beyin ameliyatı geçirdim ben. Beynimde bir kitle vardı. İyi huyluydu ama zorlu bir ameliyattı. O ameliyata giderken şöyle düşündüm. Ben yapmak istediklerimin hepsini yaptım. Hani o ameliyattan çıkamasam da içim rahat. Tek şey yani çocuğumdan, sevdiklerimden ayrı olmak olabilir. Onun dışında yok yani ben emeğimi insanlığa adamış biriyim. İyi ki öyle olmuş diye düşünüyorum.
Geriye yine dönüp baktığınızda öfkenizi ya da sevincinizi tetikleyen bir şey var mı?
Şu anda içinde bulunduğu durum dünyanın, Türkiye’nin, savaşların bu kadar yaygın olması, İsrail’in Gazze’de bir soykırım gerçekleştiriyor olması ve bir kısım insanın hiç bunları görmemesi. Her yerde Sudan’da Yemen’de çocukların Rojava’da açlıktan soğuktan donarak ölmesi. Bir kere bu savaşlar tabi ki ve bu savaşı çıkaranlar ve bu savaştan kar edenler öfkemin hedefidir. Tabii ki aşlığa, yoksulluğa mahkum edilen insanlar, Türkiye’de yaşanan bu ekonomik kriz, çoklu kriz aslında ama ekonominin insanları getirdiği nokta ve özellikle gençlerin kendini umutsuz hissetmesi ve Türkiye’de kalmaktan vazgeçmesi, Türkiye’de yaşamaktan vazgeçmesi.
Bunlara öfkeleniyorum. Ama gene de onlarla birlikte olduğum için de seviniyorum.
Yine geriye dönüp baktığınızda daha cesur olabilirdim dediğiniz bir şey var mı? Geri durduğunuzu düşündüğünüz, aslında daha cesur olsaydım şunları yapardım dediğiniz. ..
Mutlaka vardır. Yani genel olarak hani çok öyle geri çekilen biri olmadığım için bilemedim şimdi nerede geri çekilmiş olabilirim.
Gereğine ise yapmışımdır diyorsunuz.
Gereği ne ise yapmışımdır evet. Ama tabii hani kurtlar sofrasında gereğini yapmak da kolay değil. Değil. Geri çekilmeler olur mu? Mutlaka olur. Hani ben çok dilinin kemiği olmayan biriyim. O nedenle hocalarımla da çok atışmalarım olmuştur. Belki şanslıydım. Yani şimdiki gibi bir mobbing süreci işletilmedi o dönemde her şeye rağmen. Hepimiz mücadele edebildik de yanışmamız güçlüydü. Şimdi daha yalnız hissediyorlar kendilerini gençler. Onları yalnız bırakmamak da bizim sorumluluğumuz sanırım.
Toplum olarak kaçındığımız ama artık kaçamayacağımızı düşündüğünüz soru nedir sizce?
Şimdi bir kere bu topraklarda yaşanmış bütün acılar tabii ki tarih boyunca hani biz geçmişimize sahip çıkıyoruz, Osmanlı mirası diyoruz ama Osmanlı’dan beri işlenmiş olan suçların hepsini görmezden geliyoruz ve bunu görmezden geldiğimizi söyleyenleri de karalamak ve yok etmek üzerine bir hayat kuruyoruz. Oysa yüzleşerek ilerlemek gerekiyor. Hesap verebilirliği ortaya koyduğumuz sürece aşabiliriz geleceğe dair bütün sorunlarımızı ve daha sağlıklı bir gelecek kurabiliriz. Onlardan da ders çıkararak daha iyisini inşa edebiliriz.
Bu çok önemli. Dolayısıyla bir, bunu tabi ilerletmek gerekiyor. İkincisi, gerçekten hak kavramını bilinçli bir şekilde ele almaya ihtiyacımız var. Çünkü haklar ortadan kaldırılmış, insanın hak öznesi olarak tanımlanmasından vazgeçilmiş bir noktaya doğru itildik biz. Yeniden hak kavramını ele almamız gerekiyor. Ayrımsız herkes için insan hakları hiç kimseye hak ihlali uygulanamaz deme becerisi geliştirmemiz gerekiyor. Çifte standartlardan vazgeçmemiz gerekiyor. Benim düşmanım dahi olsa. Kanlı bıçaklı olduğum biri bile olsa onun hak ihlaline göz yummama becerisini geliştirmemiz gerekiyor. Hiç kolay değil ama.
İnsanlık açısından çizdiğiniz bir çerçeve bu ve şu anda şunu düşündüm size bunu söylerken… Bu programa da adını veren o sofrada kadınlar daha fazla, daha farklı ne yaşıyorlar ki; o sofrayı kurtlar sofrasında diye niteliyoruz.
Tabii onlar için bütün bu süreç katmerlenerek ilerliyor. Çünkü bakın mesela kadınlar bakım emeğinden de sorumlu. İstediği kadar dışarıda başarılı bir iş yaşamı olsun, yoğun bir iş yaşamı olsun, farklı alanlarda mücadele ediyor olsun ama sonuçta çocuğun bakımı eksik kaldığında onun sorumlusu kadınlar olarak görülüyor ve aile içinde de kınayan gözlerle bakılıyor hiçbir şey olmasa bile. ya da kadın olması nedeniyle sadece gebe kalmasını engellemek, adet döngüsünde yaşadığı sorunları görmezden gelmek ya da kendisini daha prezantallı göstereceği varsayılan bir takım tanımlayıcı giyim, kuşam standartlarını dayatmak çalışma ortamlarında.
Buna bağlı doğrudan taciz sinteliği taşıyabilecek bir takım sözlüğe, davranışlara varus kalmak gibi pek çok yanı var. Mesela doğum süreci evet, ister istemez 9 ay gebelik sürecini kadın geçirecek ama sonrasında bakım emeğinin de kadınlara dayatılması, doğum izninin sadece kadınlar için işletilmesi, Çocuk bakımından iki tarafta sorumlu olacağı için hani belki dönüşümlü olmalarını olanaksız olması bizim ülkemiz için söylüyorum. Tabi yurt dışında bunlara dair bir takım değişimleri oldu. Umarım bunları değiştirme becerimiz olur. Genç kadınlar çok dirençli, çok başarılılar. Kurtlar sofrasına bırakmayacaklar kendilerini diye umuyorum ben.
Evet bu sözle de o zaman Kurtlar Sofrası’ndaki kadınların sonuna gelmiş olalım. Çok teşekkür ediyoruz. Samimiyetle cevapladınız sorularımızı. Çok keyifli bir sohbetti bizim için de. Böylelikle Kurtlar Sofrası’ndaki kadınların sonuna geldik. Ve haftaya yeni bir konuğumuz olacak.








