Dünya Alem’in bu bölümünde, insan hakları aktivisti ve akademisyen Fatma Bostan Ünsal, Türkiye’nin gündemindeki “yeni çözüm süreci” raporunu, kayyum uygulamalarını ve İslami kesimin demokrasi sınavını İslam Özkan’a değerlendirdi. Ünsal, “Türkiye sorunlarını teşhis ederek ve müzakereyi açarak çözmüyor” dedi.
Türkiye, TBMM Başkanı Numan Kurtulmuş tarafından açıklanan ve yedi ana başlıktan oluşan yeni bir “çözüm süreci” raporunu tartışıyor. Sürecin demokratikleşme adımları mı yoksa konjonktürel bir hamle mi olduğu sorusu gündemdeki yerini korurken, insan hakları aktivisti Fatma Bostan Ünsal, Türkiye’nin insan hakları karnesine dair çarpıcı tespitlerde bulundu.
“Türkiye önce sorun üretiyor, sonra kangrenleştiriyor”
Numan Kurtulmuş’un açıkladığı raporu değerlendiren Fatma Bostan Ünsal, raporun içeriğindeki “AİHM ve Anayasa Mahkemesi kararlarının uygulanması” vurgusuna dikkat çekti. Ünsal, bu durumun aslında Türkiye’nin içinde bulunduğu hukuk krizinin bir itirafı olduğunu belirterek şunları söyledi:
“AİHM kararlarının uygulanması gerektiğini söylemek aslında durumun vahametini anlatıyor. Bu zaten olması gereken bir şey. Türkiye maalesef önce sorun üretiyor, insan haklarını ihlal ediyor, sonra bu meseleyi kangrenleştiriyor ve en sonunda çözme aşamasına geliyor. Şükür ki çözme aşamasındayız ama bu durum genel demokratikleşme seviyemizi de gösteriyor.”
Ünsal, özellikle 15 Temmuz sonrası dönemde hayatımıza giren kayyum uygulamalarının “milli iradenin gaspı” olduğunu ve hukuk birliğini ihlal ettiğini söyleyerek, yeni raporda kayyumların kaldırılmasına yönelik sinyallerin verilmesini olumlu ama geç kalmış bir adım olduğunu belirtti.

“İslami kesim, devleti kutsallaştırdı mı?”
İslam Özkan’ın “İslami kesim bu sürecin neresinde? Hükümet üzerinde bir baskı aracı olabildiler mi?” sorusuna Ünsal şöyle yanıt verdi:
“Muhafazakâr kesim genel olarak devletin yaptıklarını meşrulaştırmak üzere hareket ediyor. Devletle karşı karşıya gelindiğinde yapılması gerekenin boyun eğmek olduğu öğretilmiş. Oysa biz ‘Allahu Ekber’ derken, Allah’tan başka büyük olmadığını, herkesin eşit olduğunu savunuyoruz. Bu inanç insanı özgürleştirmeliydi. Ancak devlet zaman zaman yanlış yaptığında, hatta suç işlediğinde bile muhafazakâr kesim ‘devlete karşı çıkılmaz’ refleksiyle hareket etti.”
Başörtüsü mücadelesinden KHK mağduriyetine
Ünsal, kendisinin de içinde bulunduğu başörtüsü mücadelesi dönemini hatırlatarak, o dönemde yaşanan zulmün dindar kesime “hesap verebilirlik ve şeffaflık” ilkelerini öğretmiş olması gerektiğini söyledi. “Ancak bugünkü tabloda, geçmişin mağduru olanların bugünün antidemokratik uygulamalarına (KHK’ler, kayyumlar, siyasi davalar) yeterli tepkiyi vermiyor” dedi. Özellikle KHK (Kanun Hükmünde Kararname) ile ihraç edilen binlerce insanın durumuna değinen Ünsal, “150 bin insan doğrudan, aileleriyle birlikte milyonlarca insan etkilendi. Ancak muhafazakâr kesim bu durumu ‘terörü destekleyenler’ etiketi üzerinden okuduğu için gerçek bir hukuk itirazı yükseltemiyor. 1960 darbesinde görevden uzaklaştırılan Fuat Sezgin için ah vah edenler, bugün benzer bir hukuksuzluğa maruz kalan meslektaşlarını görmezden geliyor,” dedi.
Gençlerin sorusu: İslam ve insan hakları bağdaşır mı?
Programın sonunda genç kuşakların “İslam ve modern insan hakları” arasındaki ilişkiye dair sorularına karşın şunları söyledi:
“Toplumlar bir kemal yolculuğundadır. Bazı uygulamalar tarihseldir ve bugün uygulanmasına gerek yoktur. Müslüman toplumu hiçbir zaman çağdaşlarından geriye gitmemelidir. İslam’ın özü insanı olgunlaştırmak ve ideal birey hâline getirmektir. Din dinamiktir; şeriat ve hukuk gelişebilir ama ahlaki öz evrenseldir. İslam’da kölelik ya da kadının ikincilliği gibi kavramları bugüne taşıyıp savunmak, İslam’a yapılabilecek en büyük kötülüktür.”








