Transatlantik: Türkiye-AB yeniden | İran ile ABD anlaşıyor mu? | Ukrayna unutuldu mu?

Transatlantik’in bu bölümünde Ruşen Çakır, Ömer Taşpınar ile Türkiye’nin Avrupa Birliği ile ilişkilerini, Tahran’ın nükleer programına ilişkin yürütülen müzakereleri ve topraklarının bir kısmını geri alan Ukrayna’yı değerlendirdi.

Transatlantik’te Ruşen Çakır’ın sorusu üzerine Türkiye–Avrupa Birliği ilişkileri ele alındı. Ömer Taşpınar, Ukrayna savaşı, Orta Doğu’daki gelişmeler ve Suriye’deki değişimlerin Türkiye’nin jeostratejik önemini Avrupa’nın gözünde artırdığını belirtti. Avrupa’da “stratejik otonomi” ve savunma kapasitesini güçlendirme tartışmalarının hızlandığını söyleyen Taşpınar, buna rağmen Münih Güvenlik Konferansı’nda ortaya konan savunma vizyonunda Türkiye’nin yer almadığını ve Avrupa savunma fonlarına başvuru imkanının bulunmadığını söyledi.

Taşpınar, Avrupa Birliği’nin Hindistan ve Mercosur ülkeler ile serbest ticaret anlaşmalarına yönelmesinin Türkiye açısından asimetrik bir dezavantaj yarattığını, Gümrük Birliği modernizasyonunun ise başta Kıbrıs meselesi olmak üzere siyasi nedenlerle tıkandığını söyledi. Türkiye’deki demokratik gerilemenin Avrupa’da Türkiye’ye yönelik siyasi iradeyi zayıflattığını belirten Taşpınar, Avrupa’da “Erdoğan gittikten sonra düşünürüz” yaklaşımının hakim olduğunu söyledi.

Türkiye-AB yeniden
Türkiye-AB yeniden | İran ile ABD anlaşıyor mu? | Ukrayna unutuldu mu?

“Ana yol gösterici ilkeler konusunda bir anlayışa varıldı”

İran ile ABD arasında Tahran’ın nükleer programına ilişkin yürütülen dolaylı müzakerelerin ikinci turu İsviçre’nin Cenevre kentinde tamamlandı. Umman’ın arabuluculuğunda gerçekleşen görüşmelerin ardından İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi, “ana yol gösterici ilkeler konusunda bir anlayışa varıldığını” söyledi.

Görüşmeler öncesinde İran tarafı, müzakerelerin nükleer program ve ABD’nin uyguladığı ekonomik yaptırımların kaldırılması üzerine yoğunlaşacağını duyurmuştu. Tahran, olası tavizler karşılığında yaptırımların kaldırılmasını istiyor.

ABD yönetimi ise nükleer faaliyetlerin yanı sıra İran’ın füze programı ve ülkedeki hükümet karşıtı protestoların bastırılması gibi konuları da gündeme getirmek istediğini daha önce ifade etmişti.

ABD’li bir yetkili, BBC’ye yaptığı açıklamada “İlerleme sağlandı ancak pozisyonlarımız arasındaki boşlukları kapatmak için hâlâ çok sayıda ayrıntı var. İranlılar iki hafta içinde ayrıntılı önerilerle geri döneceklerini söyledi” dedi.

Türkiye-AB yeniden | İran ile ABD anlaşıyor mu? | Ukrayna unutuldu mu?

Ukrayna ordusu, beş gün içinde 201 kilometrekarelik alanı Rusya’dan geri aldı

Rusya’nın 24 Şubat 2022’de komşusu Ukrayna’ya başlattığı işgalin üzerinden dört sene geçmek üzere. Ukrayna, beş gün içinde toplam 201 kilometrekarelik alanı yeniden kontrol altına aldı. AFP’nin, ABD merkezli düşünce kuruluşu Institute for the Study of War (ISW) verilerine dayandırdığı analizine göre bu, Kiev’in Haziran 2023’teki karşı taarruzundan bu yana en kısa sürede elde ettiği en büyük toprak kazanımı oldu.

Geri alınan alan, Rusya’nın aralık ayı boyunca elde ettiği toplam ilerlemeye neredeyse eşit. Bu da cephedeki son gelişmenin taktiksel açıdan önemli bir kırılma anına işaret ettiğini gösteriyor.


Deşifreyi yayına hazırlayan: Tania Taşçıoğlu Baykal

Ruşen Çakır: Merhaba, iyi günler. ‘Transatlantik’le karşınızdayız. Bu hafta Gönül Tol yok. Ömer Taşpınar’la birlikte, dünyayı, biraz da Türkiye’yi konuşacağız. Ömer, dün Gönül’ün çok önemli, halka açık bir toplantısı vardı, değil mi? Bayağı bir yorgun düşmüş. Çok geçmiş olsun kendisine, selamlarımızı ilet. Şimdi en ciddi gelişme, Cenevre’de İran’la en son yapılan görüşmelerde olumlu anlamda ilerlemeler kaydedilmiş gibi. Ama bir diğer yandan da hep bir askerî seçeneğin gündemde olduğu yolunda spekülasyonlar yapılıyor. İki seçeneğin bir arada olmasını hâlâ anlayabilmiş değilim, ama Amerika’nın başkanı Trump olunca insan ‘’Neden olmasın” diyor açıkçası. Şu haliyle bakıldığı zaman, açık kaynaklardan gelen bilgilere göre işler tıkırında gidiyor sanki. Yanılıyor muyum? 

Ömer Taşpınar: Tam o kadar değil Ruşen, “işler yolunda gidiyor” demek bence biraz fazla iyimser. Senin de söylediğin gibi, Amerika ciddi bir askerî yığınak yapıyor, oraya ikinci savaş gemisini de yolluyor. Bütün askerî üsler bir savaşa, İran’ı bombalamaya hazırlanıyor gibi; İran da bombalanmaya hazırlanıyor şeklinde savunmaya geçmiş durumda. Geçen gün Hürmüz Körfezi’ni kapattı, orada bir tatbikat yaptı. Yani Amerika ve İran, karşılıklı taviz vermemenin kendilerine belirli bedeller getireceğinin sinyallerini vermeye çalışıyor. Bu, diplomaside çok kullanılan bir yöntem aslında. İngilizce deyimiyle “Coercive Diplomacy,” yani arkasında askerî yöntemin olduğu ve müzakerelerde bir şekilde tavize zorlayıcı adımlar atmak için askerî seçeneğin hep masada olduğunu hatırlatmak. Yani, ‘’eğer diplomasi masasında istediğimizi elde etmezsek, ‘bakın elimizde büyük bir sopa var’ mesajı. Amerika İran’la bu şekilde müzakere etmeye çalışıyor ve açıkçası İran’ı da korkutmaya çalışıyor. Bu askerî yığınak ve müzakerelerin zaten bugüne kadar bekletilmesi… Bir ara çok büyük beklenti vardı, senaryolar yazılıyordu. Trump, İran’da kitlesel gösteriler olduğunda ‘’arkanızdayız, müdahale edeceğiz” dediğinde, hemen bekleniyordu. Ama benim görebildiğim kadarıyla orada Pentagon devreye girdi ve “İran’ı vurmaya hazır değiliz” dedi. Aslında Amerika İran’ı vurmaya hazır olabilirdi çünkü orada üsleri var. Fakat askerî olarak savaş gemisi yollamak çok önemli; savaş gemisinin olması hem sembolik hem de operasyonel açıdan önemli. İlk salvoda Amerika saldırabilir, Devrim Muhafızları’nın üslerini vurabilir, Hamaney’in olduğu yere büyük bir bomba atabilir, “dekapitasyon” dediğimiz rejimin ana beynini ve genelde askerî ve önemli siyasi hedefleri vurmaya çalışabilir. Ama ikinci aşamasında İran misilleme yapacak. İran misilleme yaptığında, bu sefer Amerika’nın bütün bölgedeki müttefiklerini, sadece İsrail’i değil ama Körfez’deki en önemli müttefikleri olan Birleşik Arap Emirlikleri, Katar, Kuveyt’i koruması gerekecek. Katar, İran’ın dibi ve İran misilleme yapmaya kalkarsa, Katar, Dubai, Abu Dabi, Birleşik Arap Emirlikleri, Kuveyt, Bahreyn, İran’ın hâlâ mevcut bulundurduğu balistik füze ağı içinde son derece tehlikeli yerlerdeler. Bu Körfez ülkelerinin bir kırılganlığı var ve Körfez ülkeleri devreye girerek “Aman ha yapma, vurma” dedi. Çünkü rejim hemen çökmezse misilleme yapar, ki misilleme yapma ihtimali çok yüksek, çünkü rejim hemen öyle çökecek bir rejim değil, bunun sonunda biz zararlı çıkacağız. Dubai’ye bir balistik füze düşerse, Abu Dabi’ye, sadece Amerika’nın üslerini değil ama bu ülkelerin sivil altyapısını da etkileyebilecek bir füze gelirse, o zaman ekonomileri çöker, petrol fiyatları da zaten tavan yapar. Bu, Trump’ın da işine gelen bir şey değildi. O nedenle Trump frene bastı. Bu askerî bindirmeyi başlattı ve şu anda ikinci savaş gemisi geliyor, diplomasi iki hafta önce tam gaz başladı. 

Bugün gelinen noktada benim görebildiğim kadarıyla iyimser olmak için erken. Çünkü İran dün itibarıyla “Biz bazı tavizler vermeye hazırız. Uranyum zenginleştirme konusunda duracağız. Uranyumu zenginleştirmek konusunda yaklaşık iki üç yıllık bir moratoryum ilan edeceğiz. Elimizdeki uranyumu da bölgesel bir konsorsiyuma koyacağız. Hatta bazı ülkelere de bunu yollamaya açığız” diyor. Bu, Türkiye’nin Brezilya ile zamanında kotardığı bir anlaşmaya da benziyor. Türkiye bunu Brezilya ile beraber 2011’de yapmıştı. İran, o tür bir anlaşmaya şu anda teşne gibi gözüküyor. Ama Amerika’nın istediği çok daha fazla bir şey. Amerika, bütün uranyum projesinin rafa kaldırılmasını, yani bunun sonlandırılmasını istiyor. Sivil de gözükse artık elinde bir nükleer projenin kalmaması, bunun yok edilmesi ve bununla ilgili çok ciddi uluslararası tetkiklerin yapılması, Atom Enerjisi Kurumu gibi kurumların buraya girmesi ve bunun teyit edilmesini istiyor. 

İkincisi, Amerika sadece nükleer dosyayla sınırlı kalmak istemiyor. İsrail balistik füzeler ve bölgedeki ilişki ağı konusunda çok bastırıyor. Irak’ta, Yemen’de, Lübnan’da ve kaldığı kadarıyla Hamas’ta, Filistin topraklarında İran’ın kendine bağlı vekil güçleri var, İsrail “Bunlar konusunda da ciddi tavizler bekliyoruz” diyor ve hem balistik füzeler hem bu bölgesel aktiviteler hem de bir yandan içeride reform istiyor. Yani rejimin bir şekilde çökmesini istiyor. Rejimin reforma girmesi, rejimi zayıflatır, halk hareketi devam eder; İsrail’in istediği bu. Körfez ülkeleri ise bence sadece günü kurtarmak, savaşa girmemeyi istiyorlar. İsrail tam tersini, savaşı, Amerika’nın bir an evvel vurmasını istiyor. Savaş için İsrail’in gözünde daralan bir pencere var. Normalde “barış için daralan bir pencere” derler. İsrail, diplomasi sürdükçe Trump’ın bir anlaşma yapmaya daha meyilli olabileceğini düşünüyor. Trump’ın refleksleri, savaş değil, sonuçta bir anlaşmaya doğru gitmek. Kendisini galip ilan edebileceği, Amerika’ya dönüp “bakın ben İran’ı dize getirdim” diyebileceği bir diplomatik galibiyet, bir zafer ilan etmesini daha olası görüyorum. Bence Trump’ın refleksleri bu yönde. İsrail de zaten bundan şüpheleniyor. O yüzden Netanyahu geçen hafta geldi. Dediğim gibi, savaş için daralan bir pencere var. Çünkü bu diplomasi ne kadar devam ederse, senin demin yaptığın iyimser yorumlar artacak ve bir rehavet gelecek. İsrail o rehavet gelsin istemiyor, bir an evvel vurulsun istiyor. Körfez ülkeleri, Suudi Arabistan ve tabii ki Türkiye, İsrail dışındaki bölgedeki ülkeler diplomasinin devam etmesini istiyorlar. Bence iki taraf da henüz buna yakın değil. Cenevre’deki görüşmelerden bir sonuç çıkması için çok erken. Bence bayağı ayrı tellerden çalıyorlar. Ama tabii iki hafta öncesine oranla, yani savaşa doğru tam gaz gittiğimiz duruma oranla daha iyimser bir hava var. Bu da İsrail’i rahatsız ediyor. 

Ruşen Çakır: Ömer, bir zamanlar çok konuştuğumuz ama yine unutmaya başladığımız bir Uk-ray-na meselesi var. Bunu söylemekte hep zorlanıyorum. 

Ömer Taşpınar: Savaş bitecek, sen daha doğru dürüst Ukrayna diyemiyorsun Ruşen.

Ruşen Çakır: Orada bir şey oluyor mu, sanki askıda kaldı gibi. Hep böyle birtakım detay haberler var ama köklü bir şey yok. Şöyle bir şey hatırlıyorum, ki bunu çok konuştuk Transatlantik’te: Trump gelince o konuyu “Bir günde halledeceğim” diyordu. Hâlâ öyle mi? Bir de, ‘’Trump, Putin’le bir çözüm yaratacak’’ algısı vardı. Şimdi gördüğüm kadarıyla, Trump Putin’e bayağı mesafeli değil mi? 

Ömer Taşpınar: Trump’ın ne istediği değişiyor. Trump’ın Putin’e mesafeli olduğu, şu dönem için doğru olabilir, ama bundan iki ay sonra ne olur belli olmaz. Trump, İngilizce terimiyle “impulsive,” yani reflekslerle hareket eden bir politikacı, ciddi stratejileri uzun dönemde disiplinli bir şekilde uygulayabilen bir siyasetçi değil. Amerika’da kurumlar işlemiyor. Dışişleri Bakanlığı ve Marco Rubio’nun başında olduğu Ulusal Güvenlik Konseyi, ki Amerika’da istisnai bir dönemden geçiyoruz; hem Dışişleri Bakanı hem de Ulusal Güvenlik Danışmanı aynı kişi: Marco Rubio. Bu şunu gösteriyor: Bir kere Marco Rubio doğru dürüst ulusal güvenlik danışmanlığını yapamaz. Bir yandan dışişlerini yönetirken, kurumlar arası ciddi bir koordinasyon yok, ciddi bir politika belirleme süreci yok. Bütün bunlar Trump’ı tek karar verici haline getiriyor. Bu biraz bizim Türkiye’de de, Ortadoğu’da da alışık olunan bir yöntem. Bugün Amerika’da kurumların zayıfladığı, tek kişinin karar verdiği, herkesin o kişiye “evet efendim, sepet efendim” dediği, doğruların konuşulamadığı bir paradigmadan bahsediyoruz. Trump’ın ne istediği değişiyor. Trump her zaman için kısa dönemli zaferler istiyor, kısa dönemde bir başarı hikâyesi anlatmak istiyor. Şu anda bence Ukrayna dosyasından bıkmış durumda. Neredeyse aynı kişiler, Steven Witkoff ve damadı Jared Kushner, İran dosyasını bir otelde Cenevre’de konuşurken, öğleden sonra öbür otele gidip Ukrayna heyetiyle Ukrayna dosyasını konuşuyorlar. Garip bir durum söz konusu. Sanki başka insan kalmadı; bir kişi ve Trump’ın damadı, bütün dosyalara teknik olarak çok hâkimlermiş gibi arabuluculuk yapmaya çalışıyorlar. Bu arada Abu Dabi’de, İstanbul’da ya da başka yerlerde, daha alt seviyede Ukrayna ve Rusya delegasyonları konuşuyorlar. Ama bütün bunlar savaşın bir kilitlenme durumunda olduğu gerçeğini değiştirmiyor. Ne Rusya tam olarak ciddi toprak kazanabiliyor ne de Ukrayna tam olarak Rusya’yı püskürtebiliyor. Dolayısıyla uluslararası strateji terminolojisinden bakacak olursak, “mutually hurting stalemate,” yani iki tarafı da aynı derecede zor duruma sokabilecek bir tıkanma içindeyiz. 

Normalde buradan bir anlaşma çıkabilmeli, iki tarafın da taviz verebilmesi lazım. Fakat söz konusu Rusya ve Putin olunca taviz vermek çok zorlaşıyor. Çünkü Putin için Ukrayna, neredeyse bir ölüm kalım meselesi haline geldi. Orada bir başarısızlık, istediğini elde edememe durumu var. Bu ne anlama geliyor? Ukrayna’nın “ben artık NATO’dan vazgeçiyorum, Avrupa ve NATO ülkeleri benim topraklarımda olmayacak. Ben İsviçre gibi bağlantısız ve topraklarımın %40’ına kadar bir kısmını kaybetmiş bir ülke olmaya razıyım” demesi. Ukrayna bunu demedikçe, yani beyaz bayrağı çekmedikçe, Putin zafer ilan edemeyecek. Putin bu meseleye, askerî, siyasi, ekonomik olarak o kadar yatırım yaptı ki. Rusya ekonomisi ve siyasi sistemi şu anda bütünüyle bir savaş ekonomisi şeklinde gidiyor. Savaş harcamaları çok artmış durumda, muhalefete karşı içerideki sertleşme çok artmış durumda. Bunlardan taviz vermek istemiyor. Ukrayna ise, Amerika kendisine askeri desteği azaltmış olmasına rağmen, hâlâ Avrupa’nın kendisine ciddi bir destek verdiğini görüyor. Fransa’nın, İngiltere’nin, Almanya’nın, Amerika’nın verdiğinden daha da fazla ekonomik destek verebileceğinin farkında. Bu ülkeler için Rusya’yı durdurmak çok önemli ve “Amerika’sız bir şekilde askerî olarak Ukrayna’yı nasıl güçlendirebiliriz” hesapları yapılıyor. Bütün bunlar Zelensky’e ümit veriyor. Biraz önce bahsettiğim kilitlenme durumunda, normalde taviz vermesi gereken Ukrayna. Çünkü Ukrayna’nın eti budu ne? Kırk milyonluk bir ülke, yüz binlerce askeri orada telef oldu. Normalde çok ciddi askerî destek alıyor ama orada savaşan Ukraynalı askerler; Avrupalı askerler ölmüyor. Sembolik olarak birkaç yüz Kuzey Koreli’den bahsediyoruz. Onun dışında, Avrupa askerî destek veriyor ama kara kuvvetlerini sokmuyor. Bir Fransız, bir İngiliz, bir NATO askeri savaşmıyor, Ukrayna savaşıyor. Taviz vermesi beklenirdi, ama Avrupa’nın hâlâ arkasında dimdik durması Zelensky’i de taviz vermemeye itiyor. 

Bütün bu uzun girizgâh şu anlama geliyor Ruşen: İki taraf da henüz taviz veremediği için, ortaya, artık odaklanmaktan yorulduğumuz bir durum çıkıyor. Sanki hiçbir şey değişmiyormuş gibi. Ama trajik olan, cephede Rusya, özellikle sivil enerji hatlarını vurduğu için karanlıkta ve soğukta yaşayan bir Ukrayna olması. Ukrayna halkı ciddi bir bedel ödüyor, ama bunu bir ölüm kalım savaşı olarak asıl Ukrayna görüyor. Putin bunu kendi siyasi bekası için düşünüyor ama Ukrayna halkı için bu, Türkiye’nin Kurtuluş Savaşı neyse, bu da onların Kurtuluş Savaşı gibi. Batı Ukrayna için böyle, Doğu Ukrayna’yı bilemem. Doğu Ukrayna’da Rusya’ya daha sempati duyabilecek, Rusça konuşan bir toplumsal taban da var, onlar tavize zaten yatkın ve bir kısmı işgal altında. Ama Batı Ukrayna, Polonya’ya, Avrupa’ya yakın Ukrayna için bu bir varoluş meselesi ve onlar taviz vermek istemiyorlar. Dolayısıyla şu anda durum tıkanmış bir vaziyette.

Son olarak şunu söyleyeyim: Rusya’nın, Brüksel’de yaklaşık 300 milyar dolar kadar dondurulmuş parası var. Bu paranın kullanılması meselesi Putin’i çok rahatsız ediyor. Aslında o paranın faiziyle Ukrayna’ya ciddi ekonomik yardımlar yapılıyor. Eğer Avrupa o paraya el koyarsa, “bu para artık senin için bitti, biz bunu bütünüyle Ukrayna’nın tekrar kurulması için harcayacağız” derse, orada işler sertleşebilir. O 300 milyarın kullanılıp kullanılmayacağı, bir dönüm noktası olabilir. O yüzden Avrupa temkinli davranıyor, onu iyi izlemek lazım.

Ruşen Çakır: Ömer, Avrupa demişken, çok heyecan verici değil ama, Türkiye ile Avrupa Birliği arasındaki ilişkiler ne durumda? Bir zamanlar tam üyelik müzakereleri için ne kadar heyecanlıydık değil mi? Şimdi Schengen sorunu, vize sorunu gibi Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının Avrupa’ya bakışında ve Avrupa’nın Türkiye’ye bakışında o kadar çok sorun var ki. Sığınmacılar konusunda, Türkiye’nin Avrupa’nın önüne duvar çekmiş olması dışında elinde çok fazla bir şey yok gibi. Bir de şunu biliyorum: Eskiden, Türkiye’de demokrasi ve hukuk devleti konularında yaşanan olumsuzluklar, Avrupa’da anında etkili bir şekilde gündeme gelirdi. Şimdi artık tam anlamıyla Türkiye’yi boşlamış durumdalar, hiç umurlarında değilmiş gibi. 

Ömer Taşpınar: Bütün bu anlattıkların doğru Ruşen. Ona rağmen sanki bir canlanma oluyormuş gibi bir hava da var. Niye var, onu sormak lazım. Büyük resme bakarsak, Ukrayna’daki savaş, Ortadoğu’daki gelişmeler, Suriye’deki son gelişmeler, yani Beşar Esad rejiminin gitmesi ve Türkiye’nin orada muzaffer bir konuma çıkması, Türkiye’nin jeostratejik önemini Avrupa’nın gözünde artırdı. Ukrayna’da bu savaş olmasaydı, Rusya Ukrayna’yı işgal etmeseydi, Suriye’de bahsettiğimiz gelişmeler olmasaydı, Ortadoğu’da bu büyük türbülans yaşanmasaydı, Türkiye-Avrupa Birliği ilişkileri belki de hiç konuşulmayacaktı. Ama Avrupa Birliği-Türkiye ilişkileri, bir de Trump’ın göreve başlaması ve Trump’ın Avrupa’yla son derece gergin giden ilişkileri, Avrupa’nın iyice “stratejik otonomi”den bahsetmeye başlaması, ‘’NATO’dan bağımsız bir Avrupa askerî gücü oluşabilir mi?’’ gibi tartışmalar, son zamanlarda özellikle Türkiye kamuoyunda heyecan yaratmaya başladı. Çünkü biz sevgilisi tarafından reddedilmiş ama “Bir gün dönüşüm muhteşem olacak” diyen bir ülke gibi, “Bakın şimdi anlıyorsunuz değerimizi” demeye çok meyilliyiz. Avrupa’ya kırgınız, kızgınız; belirli açılardan haklı nedenlerle de olabiliriz. Çünkü ırkçılık diz boyu oldu, sağ, yabancı düşmanı partiler güçlendi. Türkiye, sadece derin otoriterleşme nedeniyle değil, Müslüman kimliği, bazı kesimlere göre de İslamcı kimliği ve dış politikası nedeniyle dışlandı. Biz bundan çok rahatsızdık. Ama son dönemde Avrupa ile Amerika arasındaki büyük çalkantı, Avrupa’nın askerî modernizasyon ve otonomi kazanma isteği, Türkiye’nin Ukrayna’ya SİHA’larla destek vermesi ve Ukrayna’nın NATO’ya girmesine yeşil ışık yakması, Erdoğan’ın bu konuda üst perdeden çıkışları, Türkiye’nin Suriye’deki başarıları, Türkiye’yi hem demografik hem askerî açıdan önemli bir ülke haline getirdi. Ama bu, “Haydi o zaman Gümrük Birliği’ni modernize edelim, görüşmelere tekrar başlayalım” demek değil, öyle bir ortam yok. 

Son Münih Güvenlik Konferansı’nda Avrupa Konseyi Başkanı Ursula von der Leyen’in yaptığı konuşmada, Avrupa’nın askerî savunma vizyonunun içinde Türkiye’nin pek de olmadığı ortaya çıktı. Avrupa’da askerî harcamalar için bir fon oluşturuldu, ama o fonlara Türk şirketleri başvuramıyor. Yani ortada, bizim çok heyecanlandığımız savunma konularında bile Türkiye’nin resmî, ciddi, kâğıt üzerinde bir başarısı yok, ama “Türkiyesiz bir Avrupa savunma birliği olabilir mi?” diye bir tartışma var. Türkiye’nin buna cevabı, “Hayır, siz stratejik bir körlük içindesiniz. Doğru dürüst dünyayı okuyamadığınız için yalnız kalmaya mahkûmsunuz” oldu. Türkiye’de böyle bir kırgınlık ve öfke var. Bütün bunlara bir de Avrupa’nın, Latin Amerika, yani Mercosur üyesi ülkeler ve Hindistan’la serbest ticaret anlaşmalarına gitmesini eklememiz gerekiyor. Bu, Hindistan’la 2027’de kesinleşiyor gibi. Mercosur üyesi ülkelerde ciddi bir tarım boyutu olduğu için, Avrupa’daki özellikle Fransız tarım sektörü ayağa kalkmış durumda. Almanya’da da öyle. Orada Avrupa Adalet Divanı’na gidecek gibi. O biraz daha bekleyebilir. Ama Avrupa Birliği’nin kendine serbest ticaret ortakları bulmaya çalıştığı belli. Bir bakıma Amerika’ya bağımlı olmaktan kurtulmanın bir boyutu da serbest ticaret konusunda, Hindistan’la, Latin Amerika’yla yeni bir platforma çıkabilmek. Zaten Çin’le zaten pek olmuyor, Çin’le Avrupa’nın ciddi sorunları var. 

Türkiye burada asimetrik bir dezavantaj içine düşüyor. Avrupa, Hindistan gibi 1,5 milyarlık bir ülkeyle veya Latin Amerika gibi büyük bir blokla serbest ticaret anlaşmaları yaptığında, Türkiye hem tarım ürünleri konusunda hem kimya, ilaç, makineler, sanayi ürünleri, otomotiv yan sanayi gibi konularda dezavantajlı bir duruma düşüyor. Çünkü Türkiye bu serbest ticaret anlaşmalarında bu ülkelere kendi pazarını açmak zorunda kalıyor, ama kendisi bu ülkelere giremiyor. Yani kendisi Hindistan’a, Latin Amerika’ya istediği gibi mal satamayacak demek bu. Türkiye, bu serbest ticari anlaşmalarına Gümrük Birliği ile otomatik olarak girmiş bulunuyor, ama bunların getirdiği bazı ciddi kazanımlarda asimetrik bir dezavantaj içinde. Zaten Gümrük Birliği’nin modernizasyonu uzun zamandır gündemde ama siyasi nedenlerle, temelinde de Kıbrıs meselesi ve Doğu Akdeniz’deki gelişmeler nedeniyle bloke edilmiş durumda. Ama sadece Kıbrıs ve Yunanistan da değil, onların arkasında duran daha büyük bir mesele var: Fransa, Almanya ve Avusturya’nın istemediği bir şey var. Türkiye’deki demin bahsettiğim hem kimlik meselesi hem İslamcı gidiş ve otoriterleşme olarak gördükleri siyasi gidişat gibi nedenlerle, Erdoğan görevde olduğu sürece ciddi yapısal bir değişim olmayacakmış havası var. Tıpkı Ukrayna meselesinde olduğu gibi burada da Türkiye ve Avrupa Birliği ilişkilerinde siyasi bir tıkanma var. Gümrük Birliği modernizasyonu, Kıbrıs’ın koyduğu vetolar ve Yunanistan’ın çekinceleri nedeniyle bir yere gitmiyor. Türkiye, Kıbrıs Avrupa Birliği’ne girdiğinden bu yana, çok ciddi bir dezavantaj içinde. 

Tabii bir de son 15 yıl içinde, yani 2013 Gezi olaylarından bu yana Türkiye’nin içine girmiş olduğu, tarihindeki en derin otoriterleşme dönemi de Avrupa’da, Türkiye konusunda hiçbir heyecan olmamasına neden oluyor. Neredeyse hava şu: “Erdoğan gittikten sonra düşünürüz.” Yani Erdoğan orada olduğu sürece böyle ciddi bir heyecanlanma olmayacak gibi. Amerika’daki hava da bu. Ben Biden yönetimini daha iyi takip ediyordum, orada arkadaşlarım vardı. Bana “Eğer 2023’te Erdoğan seçimleri kaybetseydi ve iktidara Kılıçdaroğlu hükümeti gelseydi, Amerika, Avrupa’ya ‘Türkiye ile tam üyelik müzakerelerine başlayın’ diye ciddi bir baskı yapacaktı” diyorlardı. Burada transatlantik ilişkiler çok önemli. Avrupa ile Amerika’nın ilişkilerinin iyi gitmesi çok önemli. Geçmişte, Clinton döneminde, Türkiye bazı blokajları öyle atlamıştı. Clinton yönetiminin, Washington’ın, Avrupa’yla iyi ilişkileri ve Türkiye lehine lobi yapması sayesinde Türkiye geçmişte birazcık yol alabildi. Ama bugün hem Amerika-Avrupa Birliği ilişkileri tarihinin belki de en kötü döneminde hem de Avrupa Birliği’nin içinde Türkiye’nin en ciddi lobicisi olan İngiltere artık Avrupa dışında. 

İngiltere her zaman Türkiye’yi Avrupa Birliği’nin içinde çok istiyordu; en büyük destekçisiydi. Çünkü İngiltere, Avrupa Birliği’nin bir serbest ticaret anlaşması gibi yürümesini istiyor, derinleşmesini istemiyordu. Fransa ve Almanya tarafından domine edilecek bir Avrupa Birliği’ne karşıydı. O yüzden Avrupa Birliği’nin sınırları ne kadar genişlerse, İngiltere açısından o kadar iyiydi. Çünkü böyle bir Avrupa’da, Fransa ve Almanya istedikleri derinliğe kavuşamayacaklardı, sığ kalacaktı, çünkü Avrupa Birliği çok genişlemiş olacaktı. İngiltere’nin vizyonu buydu. Şimdi İngiltere de yok artık. Gümrük Birliği konusunda istediğimizi elde edemiyoruz. Kıbrıs’ta görüşmeler tıkanmış durumda. Maalesef, 2004 yılındaki o Annan Planı’nın çökmesinin Türkiye’ye çok büyük bedelleri oldu. Türkiye’nin bugün yaşamış olduğu otoriterleşme ve senin geçen gün Üstün Ergüder Hocayla yaptığın yayında konuştuğunuz, Türkiye’de ciddi bir burjuvazinin olmayışı gibi konular var. Eskiden bu konu, TÜSİAD ve bazı diğer KOBİ’ler için çok önemliydi. Avrupa Birliği’ne, Gümrük Birliği üyeliğine geçiş bu burjuvazi için çok önemliydi. Ama Türkiye’de o burjuvazi artık bütünüyle kendini Erdoğan’a, devlete endekslemiş olduğu için… Çünkü devletten bağımsız, sesini çıkarabilen bir burjuvazi olmuyor. Çıkardığında da başı belaya giriyor. Türkiye’nin öyle bir derin yapısal meselesi var. Doğru dürüst özel mülkiyet haklarının olmayışı. Dünkü yayında Üstün Ergüder Hoca çok güzel anlattı; özel mülkiyet haklarının doğru dürüst garanti altına alınamamış bir ülkede burjuvazi olmaz. 

Aslında biz burjuvazimizi Osmanlı İmparatorluğu’nun yıkılışıyla beraber kaybettik. Ermenilerin yaşadıkları mesela. Toplumsal olarak baktığımızda, Türkiye’nin burjuvazisinin daha çok gayrimüslimler olması, sonra da devlet eliyle o gayrimüslimlerin mallarına konan devletin, “yerli ve milli” bir burjuvazi yaratma isteği, ithal ikameci sistem, devlet gümrük vergilerinin arkasında büyüyen, devletten nemalanan ve devletten kontratlarla büyüyebilen bir burjuvazi, devlete ve Erdoğan’a karşı sesini çıkaramıyor. Normalde Türkiye’nin ekonomik ve demokratik çıkarları Avrupa Birliği’ni isterken ve Türkiye’de bunu isteyecek bir burjuvazi olması gerekirken, maalesef, bu konuda da tarihsel nedenlerle sesi yeterince yüksek çıkamayan bir yapı içindeyiz. O yüzden bunu ta Osmanlı’ya kadar götürüyorum. Türkiye’de özel mülkiyet hakları doğru dürüst yok. En son, Fethullah Gülen Cemaati ile yaşanan sorunlarda da bunu gördük. Gülen’ciler uzun süre “Ermeni soykırımı yoktur” dediler, bugün “Varmış” diyorlar, çünkü kendi başlarına geldi; ellerindeki mallar ceberut bir devlet anlayışı tarafından alındı. Bütün bunlar da Avrupa Birliği ile neden bir yere gidemediğimizin bir parçası. Türkiye’deki burjuvazinin oluşmamasının hikâyesi, Türkiye’de kapitalizmin, demokrasinin, liberalizmin, devletin gücünü azaltacak kuralların, hukuk devletinin ve güçler ayrılığının gelişmemesi, neden Avrupa Birliği ile bugün daha iyi bir yere gelemediğimizin yapısal açıklamalarıdır.

Ruşen Çakır: Evet Ömer, çok sağ ol. Bu hafta böyle noktalayalım. Gönül’e çok selamlar. İzleyicilerimize de teşekkürler. Haftaya buluşmak üzere, iyi günler.

Medyascope'u destekle. Medyascope'a abone ol.

Medyascope’u senin desteğin ayakta tutuyor. Hiçbir patronun, siyasi çıkarın güdümünde değiliz; hangi haberi yapacağımıza biz karar veriyoruz. Tıklanma uğruna değil, kamu yararına çalışıyoruz. Bağımsız gazeteciliğin sürmesi, sitenin açık kalması ve herkesin doğru bilgiye erişebilmesi senin desteğinle mümkün.