Mustafa Yeneroğlu: “Dinin devletle iç içe geçmesi dindarlığı güçlendirmedi”

Eski AKP ve DEVA Partisi milletvekili, bugün Bağımsız Milletvekili olan Mustafa Yeneroğlu Medyascope’a konuştu. Muhafazakar siyaset demokrasiyle nasıl bir ilişki kuruyor? Dindar siyaset neden devletle uyumlu olmayı sürdürüyor? Siyasallaşmış din dili, eleştiriyi nasıl ihanet ve fitne olarak görebiliyor? Yeneroğlu AKP döneminde din ve devletin iç içe geçtiğini anlatırkan uyarıyor: Dindarlık güçlenmedi, ahlaki zemin zayıfladı. Yeneroğlu bu durumun özellikle genç kuşaklarda sorgulamaya yol açtığına dikkat çekiyor.

Röportaj: Emir Berke Yaşar

Muhafazakâr
Mustafa Yeneroğlu: “Dindarlık güçlenmedi, ahlaki zemin zayıfladı”

Söyleşinin özeti:

  • Mustafa Yeneroğlu, dinin devletle iç içe geçmesinin ahlaki zemini zayıflattığını söylüyor
  • Yeni nesil, din ve devlet ilişkisini sorgularken, hukukun her birey için önemli olduğunun altını çiziyor.
  • Muhafazakâr siyasetin demokrasiyle ilişkisi, devletçi miras ve iktidar anlayışı ile şekilleniyor.
  • Yeneroğlu, özgürlükçü demokrat bir yapı oluşturmanın önemine dikkat çekiyor.
  • Demokratik bir muhafazakâr siyasetin mümkün olabileceğini, ancak etik bir yaklaşım gerektiğini belirtiyor.

2015-2019 arası AKP’de görev alan, daha sonra 2020’de DEVA Partisi’nin kuruluş sürecinde yer alan ve 2024’te DEVA’dan da istifa eden Bağımsız Milletvekili Mustafa Yeneroğlu, Türkiye’de muhafazakâr siyasetin demokrasiyle kurduğu ilişkiden hukukun üstünlüğüne, devletin merkezî reflekslerinden vatandaşın hak arama imkânlarına kadar geniş bir perspektifte görüşlerini Medyascope ile paylaştı.

Muhafazakâr demokrasi kavramının tarihsel evrimi, siyasi dilin dönüşümü, farklı kimliklerin eşit yurttaşlık çerçevesinde korunması ve özgürlükçü anayasal demokrasiye dair değerlendirmelerde bulunan Yeneroğlu, siyasetin insanı kalıplara hapsetmesine mesafeli durduğunu ve kendisini “Muhafazakâr demokrat” olarak tanımlamadığını belirtiyor.

“Muhafazakar demokrat” ifadesini “demokrasiyi bir sıfatın parantezine alan bir tanım” olarak ifade eden Yeneroğlu, “Bu tür sıfatlar, demokrasiyi evrensel bir haklar rejimi olmaktan çıkarıp bir mahallenin kimliğine indirgeyebilir” diyor ve ekliyor:

“Türkiye’nin acı tecrübeleri şunu gösterdi: Demokrasinin önüne konan bu tip sıfatlar ‘öteki’nin hukukunu görünmez kılıyor, hatta zamanla çoğunlukçu bir dayatmanın diline dönüşebiliyor. Benim için mesele bir etikete sahip çıkmak değil; o etiketi taşıdığını söyleyen siyaset tarzının insanı ve hakkı nereye koyduğunu sorgulamaktır. Demokrasi bir kimliğin iktidarı değil, farklı kimliklerin bir arada yaşayabilmesinin hukuki ve kurumsal güvencesidir. O güvence zayıfladığında, ister ‘muhafazakârlık’ ister ‘laiklik’ ya da ‘Atatürkçülük’ adına olsun, sonuç değişmiyor: haklar daralıyor, toplum birbirine yabancılaşıyor.”

“Muhafazakâr demokrasi söylemi AB süreciyle birlikte anılıyordu”

AKP’nin ilk yıllarındaki muhafazakâr demokrasi anlayışıyla bugünkü siyasi iklim arasında nasıl bir kopuş görüyorsunuz?

AK Parti’nin ilk yıllarıyla bugünkü iklim arasındaki kopuş bana göre iki düzeyde yaşandı: kurumsal kopuş ve zihniyet/dil kopuşu. İlk dönemde toplumda vesayetçi reflekslerin gerileyeceği, hukukun güçleneceği bir “normalleşme” umudu vardı. Bu dönemde “muhafazakâr demokrasi” söylemi AB süreciyle birlikte anılıyor; siyasetin dili haklar ve özgürlükler üzerine kuruluydu.

Bugün ise kopuş, gücü sınırlama fikrinin geri çekilmesiyle yaşandı. Denge ve denetleme zayıfladıkça siyaset “kurallarla işleyen” bir alan olmaktan çıkıp “gücün toplandığı” bir alana dönüştü; liyakatin yerini sadakat aldı;ortak yararı önceleyen yönetim yerine siyasi ihtiyaçların belirlediği bir yönetim geçti. Yargı dahil birçok alan hak aramanın güvencesi olmaktan uzaklaştıkça toplumun adalet duygusu zedelendi. Yani devlet-toplum ilişkisinde güveni aşındıran yapısal bir kırılma ile karşı karşıyayız.

Bu kopuşun bir başka kritik boyutu da şuydu: Başta askerî ve bürokratik vesayetin geriletilmesi toplumun geniş kesimlerinden destek buldu. Ancak zamanla vesayeti sınırlamak için geliştirilen araçların kendisi, yeni bir güç yoğunlaşmasının aracına dönüştü. Asıl kırılma burada başladı. Vesayet gerilerken hukuk güçlenmedi; güç daha da merkezileşti. Hukuk, herkes için bir güvence olmaktan uzaklaşıp siyasal mücadelede kullanılan bir enstrümana dönüşmeye başladı. Bugünden bakınca şunu görüyoruz. Vesayet zihniyeti ortadan kalkmadı; sadece el değiştirdi ve bu kez özgürlük alanı önceki dönemlere kıyasla daha da daraltıldı.

İkinci düzey, dil ve ahlak kopuşu. Siyaset nezaketi kaybettikçe, hakikatin yerini dezenformasyon aldı, farklı sesler “tehdit”e itildi ve kutuplaşma kalıcılaştı. Haklar ve sivilleşme merkezli dilin yerini güvenlik, beka ve “yerli-milli” söylem aldı. Seçimler program yarışından uzaklaşıp, kimlik ve öfkenin mobilize edildiği “mahalle seferberliği”ne dönüştü. Muhafazakâr değerler açısından en sarsıcı olan da adalet ve emanetin yerini “sorgusuz sadakat”in alması oldu. AK Parti’nin vaat edilenle ortaya çıkan manzara arasında büyük uçurum var. İlk on yılda reformlarla mesafe alındı; sonra birikimin büyük kısmı eritildi, hatta tersine çevrildi.

Sizce Türkiye’de muhafazakâr siyaset, demokrasi fikriyle yapısal bir gerilim mi yaşıyor mu?

Türkiye’de mesele, yalnızca muhafazakâr siyasetin tabiatından kaynaklanan bir gerilim değil; daha derinde, devlet geleneğimizin ve siyaset kültürümüzün ürettiği güçlü bir çekim alanı var. İktidara kim gelirse gelsin, devletin merkezî ve vesayetçi refleksleri siyaseti kendi yerçekimine çekiyor; siyaset de çoğu zaman ‘iktidarın sınırlandırılması’ fikrini içselleştirmek yerine, iktidarı kalıcı olarak ‘ele geçirilecek’ bir imkân gibi görmeye meylediyor. Bu yüzden sorunun önemli bir kısmını, muhafazakârlığa özgü değil; Türkiye’ye özgü devletçi mirasta ve çoğunlukçu iktidar anlayışında görüyorum: İktidar, ideolojik gerekçesi ne olursa olsun, hukukla sınırlandırılmadığında kolayca tahakküme dönüşebiliyor.

Ama bu tek başına yetmez; bir de pratik siyasetin ürettiği ikinci bir katman var: Dinin ve muhafazakâr kimliğin siyasallaşma biçimi. İnanç, bir ahlak ve sorumluluk kaynağı olmaktan çıkıp bir meşruiyet zırhına dönüştüğünde demokrasiyle gerilim kaçınılmaz hale geliyor. Çünkü demokrasi itirazı meşru sayar; farklılığı tehdit değil, birlikte yaşamanın gerçeği olarak görür. Oysa siyasallaşmış din dili, eleştiriyi kolayca “ihanet”, “fitne” ya da “düşmanlık” kategorisine itebiliyor. Bu olduğunda problem “din” değil; dinin, iktidarın dili haline getirilmesidir.

Burada kritik eşik şudur: Muhafazakâr siyaset demokrasiyle barışabilir; hatta insan onuru, adalet, ehliyet-liyakat, dürüstlük gibi değerler üzerinden demokrasiye ahlaki bir omurga da kazandırabilir. Ama bunun için muhafazakârlığın kendisini bir kimlik üstünlüğüne değil, bir hakkaniyet sorumluluğuna yaslaması gerekir. Çoğunluğu kutsayan, “biz”in dışındaki yurttaşı ikinci sınıfa iten bir dile kaydığı anda muhafazakârlık demokrasiyi güçlendiren değil, çoğunlukçuluğu meşrulaştıran bir etikete dönüşür.

Cevabım: Evet, bir yapısal zemin var—devletçilik, merkeziyetçilik ve iktidarla kurulan ilişki. Evet, bir de pratik siyaset tercihi var; kimlik siyasetini tırmandıran, dini meşruiyet kalkanına çeviren, eleştiriyi tehdit sayan. Bu iki katman birleştiğinde demokrasi geriliyor. Ayrıştığında; yani devlet hukuka bağlandığında ve kimlik dili hakkaniyet diliyle yer değiştirdiğinde, muhafazakâr siyaset de demokrasiyle uyumlu olabilir. Kısacası sorun “muhafazakârlık” etiketi değil; düşünce geleneğimizde iktidarı sınırlama fikrinin kökleşmemesi. Muhafazakâr siyaset de bu mirasın dışında değil.

Mustafa Yeneroğlu: dindarlık güçlenmedi
Mustafa Yeneroğlu: “Dindar kesimlerin içinde ciddi bir sorgulama var”

“Dinin devletle iç içe geçmesi ahlaki zemini zayıflattı, dindarlık güçlenmedi”

Türkiye’de dindarların demokrasiye bakışı son 20 yılda nasıl değişti?

Tek bir çizgiden söz edemeyiz; dindar kesimlerin demokrasiye bakışı son 20 yılda dalgalı bir seyir izledi ve üç evre üzerinden okunabilir. 

İlk evrede, 2000’lerin başında, demokrasiyi “sadece sandık” değil, eşit yurttaşlık ve haklar rejimi olarak görme eğilimi güçlenmişti. Uzun yıllar yaşanan dışlanmışlık tecrübesi hukuk güvencesi talebini büyütmüştü. Başörtüsü, din ve vicdan özgürlüğü gibi meseleler “demokrasi = benim de hakkım var” bilincini yaygınlaştırdı. Demokrasi, ideolojik vesayeti sınırlayan bir çerçeve olarak kabul görüyordu. İkinci evrede, özellikle son 13 yılda, demokrasi algısında daralma başladı. Siyasetin dili güvenliğe ve kutuplaşmaya kaydıkça demokrasi “bizim iktidarımızın devamının aracı” gibi okunmaya başladı; “hakkın güvencesi” fikri zayıfladı. Mağduriyetten iktidara geçince hukuku herkes için talep etmek yerine “bizim için” düşünme eğilimi ortaya çıkabiliyor. Üçüncü evrede ise dindar kesimlerin içinde ciddi bir sorgulama var. Demokrasi sandığa indirgenip hukuk devleti aşındıkça bunun bedelini herkes ödüyor. “Hak, hukuk, liyakat, adalet” taleplerini dillendiren bir damar yeniden güçleniyor.

Dinin devletle iç içe geçmesiyle dindarlık güçlenmedi; ahlaki zemini zayıfladı. Bu durum özellikle genç kuşaklarda sorgulamaya yol açtı. Hukukun olmadığı yerde güvencesizlik sadece muhalif için değildir; hukuk herkes için vardır. Demokrasiyi yalnızca kendi mahallesinin iktidarını koruyan bir araç olarak görmek en çok o mahalleye zarar verir. Demokrasi ve hukuk herhangi bir kesimin çıkarı için değil, insan onurunun korunması için gereklidir. Bu nedenle demokrasiyi bir araç olarak değil, birlikte yaşamanın ahlaki ve hukuki zemini olarak yeniden hatırlamaya ihtiyacımız var.

Demokratik bir muhafazakâr siyaset inşa etmek mümkün mü?

Bu sosyolojik bir konu. Kendini muhafazakâr ya da dindar diye tanımlayan on milyonlarca insan olduğuna göre, siyasette bir karşılığı olacaktır. Ama mesele bir “etiket” değil; ilke ve karakter meselesidir. Ben kendimi “muhafazakâr demokrat” diye tarif etmedim; özgürlükçü demokrasiyi savunan inançlı bir Müslümanım. Dindarlık, kimliği iktidara tahvil etmek değil; insan onurunu ve adaleti ayakta tutma sorumluluğudur. Muhafazakâr-dindar çevreler de özeleştiriyle yüzleşmeli. Farklı siyasal hatlar elbette ortaya çıkacaktır: Kimliğinin hakimiyetini merkeze alan bir çizgi sürecek; ama “bizimkiler kazansın” psikolojisini aşan, herkesin hakkını merkeze alan, dindar, özgürlükçü ve demokrat bir hat da olacaktır.

İzzetbegoviç’in hatırlatması: İnsan, özgürlüğe mahkûmdur; seçmek zorundadır; iyi ya da kötü olma imkânı insan olmanın bedelidir. Özgürlük, siyasal bir talep değil; ahlaki bir imkândır. Özgürlük yoksa seçme imkânı da yoktur; seçme imkânı yoksa ahlaki fiilden söz edemezsiniz. Bu, dindarlığın özünde, hukukun ve özgürlüğün yanında durma mecburiyetini hatırlatır; aksi halde din dili, iktidarın diline dönüşür. Bu zemin, modern bir ilham değil; Müslüman düşünce geleneğinin ve Kur’ânî ahlakın merkezindedir. Adalet, pasif değil, aktif bir sorumluluktur; kimliğe, yakınlığa göre eğilip bükülemez. Yetki bir “mülk” değil, emanettir; ehliyet ve liyakatle taşınmalı. İstişare, ortak akıl ve hesap verebilirlik olmadan “dindar siyaset” zamanla ahlaki zemini aşındırır

Türkiye’de meseleyi sadece “demokratik muhafazakârlık” parantezine sıkıştırmak yeterli değil. Asıl ihtiyaç demokratik siyaset inşasıdır. Siyaseti kimlik mücadelesine çevirmek yerine, herkesin hukuk önünde eşit olduğu, adaletin kişilere göre değişmediği bir düzeni konuşmalıyız. Çözüm, “hangi kesimden demokrat çıkar” tartışması değil; herkesi kapsayan, kuralları açık ve bağlayıcı hukuk düzenini ortak talep etmektir. Türkiye ancak bu zeminde nefes alabilir; her kesimden demokratlar ve otoriterlik yanlıları çıkabilir.

Muhafazakâr ya da değil “demokrat” denecekse, asgari şartlar: Eşit yurttaşlık; “öteki”nin hakkını savunmak. Hukuk devleti ve kurumlar; bağımsız yargı, kuvvetler ayrılığı, şeffaflık, hesap verebilirlik. Liyakat ve ehliyet; kamuyu sadakat ağına çevirmemek. Çoğulculuk ve ifade özgürlüğü; eleştiriyi demokrasinin sigortası görmek. Siyasetin dili dürüst, uzlaşmacı, nazik ve itidalli olmalı. Mümkün mü? Evet. Türkiye’nin başka çıkışı yok. Yapılması gereken, dindarlığı da özgürlüğü de aynı ahlaki zeminde buluşturan özgürlükçü anayasal demokrasiyi yeniden kurmaktır.

“Problem, devlet geleneğinin çekim alanıyla ilgili”

Bugün Türkiye’de muhafazakâr siyaset hukuk devleti fikrinden neden uzaklaştı?

 Mesele sadece “muhafazakâr siyaset” değil. Türkiye, hukuk devletine istikrarlı biçimde yakın duran bir siyasi akımı pek görmedi. Problem, bir kimliğin tabiatından ziyade, iktidarın anlaşılması ve devlet geleneğinin çekim alanıyla ilgili. Muhafazakâr siyasette uzaklaşma daha görünür; çeyrek asra yaklaşan bir iktidar var ve başlangıçta haklar, özgürlükler ve sivilleşme dili güçlüydü. Uzaklaşmanın nedeni, iktidarı hukukla sınırlama fikrinin zayıf olmasıdır.

Tarihsel tecrübe ile iktidar psikolojisi üst üste biniyor. Muhafazakâr siyaset, devlet karşısında güvencesiz bir zeminden doğdu. Başlangıçta hukuk devleti, soyut değil var olmanın teminatıydı; temel haklar, yargı bağımsızlığı ve çoğulculuk somut ihtiyaçtı. İktidar kalıcı olunca siyaset psikolojisi değişti; güç denetlenmeyince korunmaya çalışıldı. Sivil siyaset devleti temsil eden bir dile dönüştü; hukuk devleti, iktidarın ihtiyacına göre kullanılan bir araç hâline geldi. Güvenlik kaygıları, darbe travması ve kutuplaşma bu dönüşümü hızlandırdı; “olağanüstü” uygulamalar zamanla “olağan” yönetim tarzına dönüştü.

Muhafazakârlığın zihin dünyası da kritik: İslam düşüncesi teorik olarak gücü değil hakkı, devleti değil adaleti korumayı esas alır. Adalet, iktidarın yanında durmak değil; gerektiğinde hakkı ve hakikati savunmaktır. Ama tarihsel tecrübe, adaletin kurumsallaşması; şûrâ’nın gerçek istişare ve denetim düzenine dönüşmesi; “emanet”in yetkiyi sorumluluk sayması; liyakatin sadakatin önüne geçmesi gibi demokratik değerlerin siyasal pratiğe kalıcı yerleşemediğini gösteriyor. Travmaların ve “devlet elden gider” kaygısının ağır bastığı dönemlerde, devlet gücünü sınırlamak bir erdem değil zafiyet gibi algılandı; bağımsız ulema/aydın geleneğinin zayıflığı dengeyi kırılgan hâle getirdi. Bu bilinç, muhafazakâr akılda bir “norm”a dönüştüğünde, siyaset otoriteyi önceleyen, hukuku iktidarın ihtiyacına göre esneten bir forma bürünebiliyor. Sorun dinin değerlerinde değil; değerler ile tarihsel formasyon arasındaki makasta, adaletin yerini güç mantığının alabilmesindedir.

Müslüman toplumlarda dindarlık zaman zaman itaat kültürüyle özdeşleştiriliyor. Oysa iman, korkuyla değil özgür iradeyle anlam kazanır; vicdan uyanışıyla derinleşir. Din-siyaset ilişkisi, itaati çoğaltan araç değil, ahlaki sorumluluğu hatırlatan sınır olarak kavrandığında, inanç ve özgürlük birlikte korunabilir. Bu perspektiften, tarihi tecrübeler içinden gelen zihin dünyasının, toplumsal kesim fark etmeksizin Türkiye siyasetinde otoriterleşme eğilimlerini nasıl beslediğini ve büyüttüğünü görebiliriz

Türkiye’de dindar siyasetin demokrasiyle kurduğu ilişkinin belirleyicisi İslamî referanslar, devletçi miras mı?

Türkiye’de bu ilişkiyi anlamak için önce “devleti kurtarma” güdüsünü görmek gerekir. Osmanlı’nın yıkılış travmasıyla başlayan ve Cumhuriyet boyunca çeşitli tehdit algılarıyla beslenen bir refleks bu: “Devlet giderse her şey gider.” Bu duygu siyaseti, özellikle kriz anlarında, hak ve özgürlüklerden önce devletin bekasını tahkim etmeye yönelten güçlü bir yerçekimi üretir.

Bu yüzden “ya İslamî referanslar ya devletçi miras” diye keskin bir ayrım eksik kalır; ama ağırlık merkezini sorarsanız, Türkiye’de belirleyici olan çoğu zaman güçlü devletçi miras oldu. Çünkü bizde siyaset, uzun süre devleti sınırlama fikrinden çok, devleti ele geçirme ya da devleti tahkim etme fikri etrafında kuruldu. İktidara kim gelirse gelsin, merkezî devlet aklı siyaseti kendi yerçekimine çekiyor. İslamî referanslar önemli; fakat belirleyici olan İslam’ın değerleri değil, bu değerlerin hangi tarihsel formasyon ve devlet aklıyla yorumlandığı. Pratikte sıkça görülen tablo: Adalet, emanet, şûrâ gibi ilkeler siyasetin ölçüsü olmak yerine; güvenlik, düzen, otorite ve “itaat” dili baskın hale gelebiliyor. Dinin değerleri değil, devlet merkezli gelenek dini dili kendi ihtiyaçlarına göre biçimlendiriyor

Müslüman düşüncenin adalet ufku, bağımsız yargı, denge-denetleme, devletten bağımsız sivil alan ve özgür ilim/ulema geleneğine dönüşemezse, din dili kolayca meşruiyet aracına dönüşüyor. Dindar siyaset, demokrasiyle ilişkisinde “hak ve özgürlükler” çizgisinde derinleşmek yerine, devletçi reflekslerle uyumlanıyor. Ama çıkış yolu var: Dindar zihniyetin demokratik siyasetle sahici ilişki kurması gerekiyor. Bu ilişki dini referansları sloganlaştırmak değil; adaleti kurumsallaştırmak, devleti hukukla sınırlamak, sivil alanı güçlendirmek, “öteki”nin hakkını kendi hakkımız gibi savunmak. Mesele din ile demokrasi değil; devletçi mirasın din ve siyaseti daraltmasına karşı, hukuk devleti ve eşit yurttaşlık zeminini yeniden inşa etmek.

Dindar siyaset-laiklik ilişkisi nasıl olmalı?

Özgürlükçü laiklik dışındaki her yorum demokratik hukuk devletiyle çatışır. Devletin inancı veya ideolojisi olamaz; görevi hakemliktir. Bu konu dindar/muhafazakâr kesimde aşılmıştır; çok az istisnalar hariç, itiraz gelmez. Aşamamış kesimler, laikliği hâlen jakoben anlayışta okuyanlardır. Cumhuriyet tecrübesindeki laiklik ezberi; başlangıçta devletin yansızlığını kurmak için değil, devleti ideolojik merkez olarak tahkim etmek ve dini kontrol için işletildi. Böyle bir düzen zamanla baskı üretir; maksat “vatandaşı korumak” değil, “formatlamak” olunca sonuç buna göre şekillenir. 25 yıla yaklaşan muhafazakâr iktidara yönelik öfke ve karşı koyma da jakoben anlayışı tetikliyor.

Medyascope'u destekle. Medyascope'a abone ol.

Medyascope’u senin desteğin ayakta tutuyor. Hiçbir patronun, siyasi çıkarın güdümünde değiliz; hangi haberi yapacağımıza biz karar veriyoruz. Tıklanma uğruna değil, kamu yararına çalışıyoruz. Bağımsız gazeteciliğin sürmesi, sitenin açık kalması ve herkesin doğru bilgiye erişebilmesi senin desteğinle mümkün.