Kürşat Timuroğlu, sevgili arkadaşım Kürşat, bundan tam 40 yıl önce 25 Şubat 1986’da Hamburg’da bir suikast sonucu hayatını kaybetti. 1953 doğumlu idi Kürşat. Aynı siyasi hareket içindeydik. Hamburg’da hemen her günümüz beraber geçerdi. Çok iyi saz çalar, çok iyi türkü söyler ve de çok güzel yemek yapardı.
Kürşat’a kurşun sıkan katilin adı, Ferit Aycan idi. PKK mensubu idi ve Kürşat’ı öldürme emrini Şam’da Abdullah Öcalan’dan almıştı. Katil Ferit Aycan sonra Türkiye’ye gitti, asıl kimliği ile pasaport aldı ve Avrupa’da da serbestçe dolaşmaya başladı.
2001 yılında tesadüf sonucu yakalandı ve Hamburg’da yargılandı. 2002 yılında ömür boyu hapse mahkum oldu. Yukardaki bilgiler mahkeme kayıtlarına geçti.

Bu aylarda “Kürt Açılımı” denen bir süreci yaşıyoruz.
Cinayete ilişkin yukardaki satırları yazarken zorlanmadım ama nasıl karşılanacağını tahmin etmem zor değil. “Çocuk Katili Apo” sloganları ile yoğun Kürt düşmanlığını köpürtmek isteyenlerin oldukça fazla olduğu bir ülkede yaşıyoruz.
Ve yazdığım satırları bu nedenle “gereksiz” bulanların sayısı oldukça kabarık olacaktır. Bu insanlara göre, “şu ortamda”, “susmak, konuşmamak ve geçiştirmek” en doğru olan tutumdur.
Bu tür düşünmenin çok yanlış olduğunu kolaylıkla söyleyebiliriz ama bu düşüncenin temelinde aslında bir gerçekliğin yattığını inkar edebilir miyiz?
Çünkü bu ülkede, geçmiş üzerine konuşmayı düşmanlık ve nefret saymak veya kavga nedeni saymak gibi çok güçlü bir kültür var.
Bu nedenle, ne 1915’i konuşabiliyoruz ne 1921 Koçgiri’yi, 1921-22 Pontus’u, 1925 Şeyh Sait’i, 1930 Zilan ve Ağrı’yı ne de 1937-38 Dersim’i düzgünce konuşabiliyoruz.
Konuşmaya başlamak ile kavgaya başlamak neredeyse at başı gidiyor.
Ama gelin önce rakamlara bakalım: 1984’ten bu yana öldürülen Kürt gençlerinin sayısının 60 binlerde olduğu söyleniyor. Genç asker ve güvenlik kuvvetlerinin kayıplarının 15 bini bulduğu ileri sürülüyor.
Kürşat Timuroğlu’nun öldürülmesi ise PKK’nın Avrupa’da işlediği 20’nin üzerindeki siyasi cinayetlerden sadece bir tanesi idi.
Bu örgüt tarafından, sol jargonda kullanıldığı biçimiyle, “halk saflarından” yani örgütün kendi içinden, diğer sol örgütlerden ve halktan öldürülen insanların sayısı, Öcalan tarafından yargılanması sırasında 17 bin olarak telaffuz edildi.
Dile kolay, 17 bin infaz! Sırf farklı düşündükleri için…
Burada rakamlar verdim. Ama Kürşat benim için bir rakam değil. Öldürülen Kürt gençleri için de askerler için de rakamlar verdim ama onlar anne ve babaları için asla rakam değiller.
Her biri bir fidan, ailelerinin sevgili varlıkları, canları idiler…
Acılar üzerine nasıl konuşulur?
Kürşat’ın ölümünün ardından geçen 40 yıl sonra içimdeki bitmek bilmeyen acıyla sorduğum büyük soru şu:
Geçmişin acıları üzerine nasıl konuşacağız?
Bir Kürt annenin de asker gencin annesinin de sorduğu soru bu?
Acılar üzerine nasıl konuşulur?
Çok beylik bir sözdür ama tekrar etmekte fayda vardır: geçmişteki acıları bugün yeni düşmanlıklar için vesile sayabilir ve düşmanlığı teşvik için kullanabiliriz.
“Çocuk katili Apo” sözünün kolayca telaffuzu arkasına sığınacak ne kadar çok insan vardır değil mi?
Ülkemizdeki ana eğilim, geçmiş acılar üzerine tepinme kültürüdür, maalesef. Onun için konuşmuyoruz, konuşamıyoruz. Çünkü konuşmakla, saldırmak, çatışmak arasındaki mesafe çok kısa… Ana kültür bu.
“Konuşmayalım, yoksa kavga çıkar!”
Oysa konuşamadığımız ve konuşmayı bilmediğimiz için kavga çıkıyor.
O halde geçmişin acılarını, yaşanmış acıların ileride tekrar etmemesi için yapılması zorunlu bir muhasebenin temeli yapmayı öğrenmeliyiz.
Çok ciddi bir kültür problemi ile karşı karşıyayız.
Benim için bu konudaki en önemli ilke şu olmalı: Eğer geçmiş acılar üzerine konuşmak istiyorsanız, çocuklarını dağda kaybetmiş Kürt annelerin babaların gözlerinin içine bakarak konuşmayı öğrenmemiz gerekiyor.
Kürşat gibi öldürülenlerin, geride bıraktıkları öksüz kalan çocuklarının gözlerine bakarak konuşmayı öğrenmek zorundayız.
Asker çocuğunu kaybetmiş annenin gözünün içine bakarak konuşmayı öğrenmek zorundayız.
Ama sorunun, birbirimizin gözlerinin içine bakarak konuşmak olduğunu kavrayalım.
“Meclis Komisyonu bir ‘Hakikat Komisyonuna’ çevrilmelidir”
Şimdi, “Kürt Açılımı” adını verdiğimiz bir süreç yaşıyoruz.
Oysa farkındaysanız hala savaşın dili, nefretin dili ve şiddetin dili üzerinden konuşuluyor her şey. Egemen olan kültür bu.
Oysa yapılması gereken şey çok basit: görevini tamamlayan Meclis Komisyonu bir “Hakikat Komisyonuna” çevrilmelidir.
Ve bu komisyonun tüm toplumu, bir toplumsal konuşmaya, sohbete davet etmelidir.
Konuşmak en kolay ve en zor olan şey!
Şu anda bu yapılabilir mi? Zannetmiyorum.
Çünkü hala, acılar üzerine konuşmayı, küfretmek, hakaret etmek ve kavga etmek sayan bir kültürün ağır etkisi altındayız.
Ve işte bu nedenle de bu topraklara barışın gelmesi mümkün değil.
“Silahın susması, sözün başlaması”
Konuşmayı öğrenmek! Bu basit şeyin asıl sorunumuz olduğunu yani konuşmayı bilmediğimizi kavrayabilecek miyiz?
Ve şu anda yaşanan “açılım sürecine” kuşkuyla bakan herkese seslenmek istiyorum. Sizleri anlıyorum ama şu satırları bile silahların susması sayesinde yazdığımın, yazabildiğimin farkında mısınız?
Silahın susması ve sözün başlaması… Bunun büyük bir kazanç olduğunu niçin görmek istemiyorsunuz?
“Açılım süreci” ile birlikte yaşananları bir kayıp-kazan, bir teslimiyet-zafer kavramlarıyla değil konuşma imkanının ortaya çıkması olarak görmeyi öğrenmek zorundayız.
Söz geri geldi.
Sevgili Kürşat, güzel rakı içerdin, su koymadan sadece et suyu ile yaptığın taze fasulyenin tadı hala damaklarımdır. Ya söylediğin birbirinden güzel uzun havalar…
Senin öldürülmenin bugünkü anlamı, bu topluma “sözün geri gelmesinin” önemini anlatmak olsun.














