Geçen yazımda söz konusu Makris ailesinin hikâyesi yalnızca bir ailenin başarı öyküsü değildir. Bu hikâye, Osmanlı’nın çok katmanlı şehir kültüründe oluşmuş nitelikli, görgülü ve estetik duyarlılığı yüksek bir burjuvalığın temsilidir.
Kurdukları klinikler, sanayi girişimleri ve kültürel çalışmalar, ortak yaşam alanını güçlendiren somut davranışlardır. 1870’lerin Münih’inde, Strazburg’unda ve Paris’inde eğitim almış bir hekim düşünün. Avrupa’nın bilim merkezlerinde kapılar açık; akademik kariyer, saygınlık ve maddi güvence önünde duruyor. Üstelik ideolojik olarak ait olabileceği yeni bir ulus-devlet Yunanistan ufukta belirginleşmiş. Dönem, etnik ve ideolojik çekim merkezlerinin güç kazandığı bir çağ. İçinde yaşadıkları Osmanlı düzeni kusursuz değil; bürokratik hantallıklar, eşitsizlikler ve merkezi zaaflar mevcut. Buna rağmen bu topraklar terk edilmesi gereken bir kriz alanı olarak değil; sorumluluk üstlenilmesi gereken ortak bir yaşam alanı olarak görülüyor ve toprağına dönüyor.
Bu tavır, yalnızca sermaye sahibi olmayı değil; görgü, ölçü ve estetik terbiyesini de gerektirir. Çünkü ortak aidiyet üretmek, paranın varlığıyla değil, paranın kamusal alanda nasıl konumlandırıldığıyla ilgilidir. Makris ailesinin temsil ettiği burjuvalık; tüketimle değil üretimle, gösterişle değil süreklilikle, kimlik kapanlarıyla değil çoğul kamusal sorumlulukla tanımlanır.
Osmanlı’dan Cumhuriyet’e geçiş sürecinde bu şehirli, kozmopolit ve estetik Gayri-Müslim sermayenin büyük ölçüde tasfiye edilmesi; yalnızca ekonomik değil, derin bir kültürel kırılma yaratmıştır. Gayrimüslim burjuvazinin kaybı, aynı zamanda bir kamusal görgü standardının, bir estetik ölçünün ve birlikte yaşama pratiğinin kaybı anlamına gelmiştir. Yerine konulan yeni ekonomik sınıf ise çoğu zaman sermaye üretmiş; fakat aynı hızda kültürel derinlik, estetik süreklilik ve kamusal incelik üretememiştir.

Bugün de karşı karşıya olduğumuz tablo, bu tarihsel kırılmanın farklı biçimde devam ettiğini göstermektedir.
Kamu kaynaklarının dolaylı da olsa tercihi ile oluşturulan sermaye değişimi veya yeni zenginlik biçimi, özellikle son yıllarda, güçlü bir finansal kapasite üretmiş olsa da estetik ölçü, görgü ve kamusal sorumluluk üretmekte zorlanmaktadır. Bu sermaye tipi, yerleşik şehir kültüründen değil; hızla yükselen, köylü refleksleri taşıyan bir zihniyetten beslenmektedir. Buradaki “köylülük”, mekânsal değil zihinsel bir kategoridir: Gücü gösterişle sergileyen, estetiği tüketimle karıştıran, kamusal alanı ortak bir değer değil ganimet gibi algılayan bir refleks.
Makris ailesinin burjuvalığı ile bugünkü bu sermaye tipi arasındaki temel fark tam da burada belirginleşir.
Makris’te sermaye, mekânı ve toplumu inceltir; bugünkü yeni zenginlik biçimi ise adeta çoğu zaman mekânı kabalaştırmakta, toplumu ise kategorize etmekte.
Nitelikli burjuvalık ortak aidiyet üretir. Çünkü bu burjuvalık, sermayesini yalnızca kendini tahkim etmek için değil; ortak alanı güçlendirmek için kullanır. Şehir kurar, kültür üretir, kamusal estetiğe yatırım yapar. Ortak aidiyet böyle oluşur; farklı kimlikler, ortak bir hukuk, görgü ve estetik zemininde bir arada durabilir.
Bugünkü “köylü refleksli” sermaye ise ortak aidiyet üretmekte zorlanmaktadır. Estetik duyarlılığı sınırlı, kamusal sorumluluk bilinci zayıf ve güvenli çıkış planları güçlüdür. “Körfezleşme” olarak tarif edilen yeni eğilim tam da buradan doğmakta. Sermaye, bulunduğu yeri dönüştüren kalıcı bir güç değil; risk anında taşınabilecek geçici bir varlık olarak görülür. Böyle bir davranış ortak aidiyeti değil; stratejik geçicilik üretir.
Bu noktada genç kuşakların ülkeden çıkma isteği, çoğu zaman yanlış biçimde yalnızca ekonomik gerekçelerle açıklanır. Oysa mesele daha derindir. Gençler esas olarak ortak aidiyet üreten bir kamusal zeminin çöktüğünü hissettikleri için gitmek istemektedir. Çünkü ortak aidiyet; yalnızca geçim değil, anlam, adalet, öngörülebilirlik ve değerlilik duygusu üretir. Bu unsurlar zayıfladığında, gençler kendilerini ortak bir geleceğin öznesi olarak göremez hâle gelir.
Burada kritik olan şudur: Gençler ülkeden kaçmıyor; ülkenin ortak hikâyesinden düşüyorlar.
Ortak aidiyetin zayıfladığı bir toplumda gençler, kendilerine “Burada neye ortak olacağım?” sorusunu sorar. Hukukun keyfileştiği, fırsat eşitliğinin aşındığı, kamusal ahlakın yerini grup sadakatlerinin aldığı bir zeminde bu sorunun ikna edici bir cevabı kalmaz. Böyle bir ortamda kalmak, yalnızca ekonomik değil, psikolojik ve ahlaki bir yük hâline gelir.
Makris ailesinin döneminde ise ortak aidiyet, kusurlu bir düzen içinde bile anlam üretmektedir. Çünkü kamusal alan tüm eksiklerine rağmen onarılabilir bir zemin olarak görülür. Bugün ise genç kuşakların büyük bölümü, kamusal alanı onarılacak bir yer değil, katlanılması gereken bir zorunluluk olarak algılamaktadır. Bu algı, ortak aidiyetin fiilen çözüldüğünün en güçlü göstergesidir.
Bu durum, geçmişte tek tip ulus yaratma ideolojisinin yarattığı kayıpla yapısal bir benzerlik taşır. O dönemde ötekilerin kültürel ve estetik sermayesi ideolojik saiklerle tasfiye edilmişti; bugün ise ortak aidiyet üretemeyen sermaye ve siyaset biçimleri, genç kuşakları dışarı itmektedir. Dün kimlik homojenleştirme, bugün ekonomik ve kültürel tek tipleşme… Her iki durumda da kaybedilen şey, ortak yaşamın taşıyıcı dokusudur.
Ortak aidiyet, farklılıkların bastırılmasıyla değil; farklılıkların aynı kamusal sözleşme içinde korunmasıyla mümkündür. Bu sözleşme yalnızca hukukla değil; görgüyle, estetikle ve kamusal faziletle ayakta kalır. Makris ailesinin temsil ettiği burjuvalık tam da bu fazileti taşır. İmkân varken kaçmamak, risk varken kalmak, gücü ortak alanı güçlendirmek için kullanmak.
Bugünün köylü refleksli sermayesi ve ortak aidiyet üretmeyen kamusal iklimi ise gençlere şunu hissettirmektedir: “Burada seninle kurulmuş bir gelecek yok.”
Sonuçta mesele yalnızca ekonomik değil; ortak aidiyetin ahlaki ve kültürel zemininin çöküşüdür. Toplumlar sermaye kaybını telafi edebilir; fakat ortak hikâye kaybını telafi etmek çok daha zordur. Ortak aidiyet incelik ister. İncelmeyen, kabalaşan ve yalnızca güç gösteren bir kamusal alan, ne kadar zengin olursa olsun gençlerini tutamaz.
Dolayısıyla Makris örneği ile bugünün Türkiye’si arasındaki asıl fark, kurumsal eksikliklerden çok, imkân arttığında kalmayı bir fazilet değil bir yük sayan yeni zihniyettedir; ortak aidiyet, tam da bu noktada, kaçma imkânı varken kalmayı seçenlerin ürettiği tarihsel sorumlulukla var olur, aksi hâlde toplum yalnızca yan yana yaşayan çıkar kümelerine dönüşür.














