Yener Orkunoğlu yazdı: Ulus ve devlet arasındaki diyalektik çatışma

Siyaset teorisinin ve tarih felsefesinin en sancılı alanı, çoğu zaman birbirinin yerine ikame edilen ancak doğaları gereği taban tabana zıt olan iki kavramın; ulus ve devletin kesişim noktasıdır.

Modern dünya, 1789 Fransız Devrimi ile bu iki kavramı “ulus-devlet” potasında eriterek yeni bir kutsal ittifak kurduğunu iddia etse de, bu ittifakın altında yatan gerilim hiçbir zaman sönümlenmemiştir. Bir yanda organik bir topluluğun ortak hafızasını temsil eden “ulus”, diğer yanda ise bu topluluğu düzene sokan, denetleyen ve bazen de yutan mekanik “devlet” aygıtı durmaktadır.

Yener Orkunoğlu yazdı: Ulus ve devlet arasındaki diyalektik çatışma
Yener Orkunoğlu yazdı: Ulus ve devlet arasındaki diyalektik çatışma

I. Kavramsal temeller: Ruh ve mekanizma ayrımı

Bu meseleyi kökten anlamak için öncelikle bu iki yapının genetik kodlarına bakmak gerekir. Ulus, tarihsel bir süreçte ortak bir pazar, dil, kültür ve toprak birliği etrafında şekillenen toplumsal bir öznedir. Ulus, bir “biz” duygusudur ve bu duygu, bireyleri bir araya getiren yatay bir bağdır. “Biz” duygusunu yaratan ise, esas olarak kültürel ve dilsel bağdır.

Ancak Marksist literatürde de vurgulandığı üzere ulus, sadece kültürel ve dilsel bir bağ değil, kapitalizmin gelişimiyle birlikte feodal parçalanmışlığı aşmak zorunda kalan burjuvazinin ihtiyaç duyduğu bir ekonomik birimdir.

Buna karşılık devlet, bu yatay bağın üzerine oturtulmuş dikey bir hiyerarşidir. Devlet; yasalar, bürokrasi, ordu ve polis teşkilatı gibi somut araçlarla donatılmış bir “şiddet tekelidir”. Eğer ulus bir topluluğun ruhuysa, devlet o ruhun içine hapsedildiği, ona şekil veren ve onu koruyan (ve de baskılayan) çelikten bir zırhtır. Tarihsel süreçte pek çok ulus devletsiz yaşamayı başarmış, pek çok devlet ise bünyesindeki farklı ulusları tek bir kimlikte eritmek için muazzam bir şiddet ve asimilasyon politikası yürütmüştür.

Ulusal kimlik, kültürel ve dilsel bağı ifade ederken, devlet kimliği (devlet vatandaşlığı) siyasi ve hukuki bir bağı ifade eder.

II. Fransız Devrimi: Tanrı-kral’dan egemen ulusa

Fransız Devrimi, bu tartışmada bir milattır. Devrimden önce devlet, “L’état, c’est moi” (Devlet benim) diyen mutlak monarkın şahsında cisimleşiyordu. Meşruiyet, gökyüzünden yeryüzüne akan kutsal bir haktı. Halk ise bu yapının altında sadece bir “tebaa” idi; yani devletin pasif bir nesnesiydi. Antik Mısır’ın Firavun anlayışında gördüğümüz o “tanrı-kral” figürü, aslında devletin mutlaklığını ve bireyin hiçliğini temsil eden ilk büyük örnektir.

1789 ile birlikte bu denklem tersine döndü. Egemenliğin kaynağı artık kral değil, “ulus” olarak tanımlandı. Bu, insanlık tarihi için devasa bir sıçramaydı; ancak beraberinde yeni bir sorunu getirdi: ulus ile devleti özdeşleştirmeye çalıştı.

Tabii bu özdeşleştirme, bir tek ulusal topluluğun yaşadığı bir coğrafyada pek büyük bir sorun yaratmazken, birçok ulusal topluluğun yaşadığı coğrafyada büyük sorunlara, asimilasyonlara ve zorla yok etme girişimlerine yol açmıştır.

Ulus ile devleti özdeşleştirme çabaları, bireyleri, ulusal toplulukları, bütün toplumu zorla tek bir kimlik (Türklük) kalıbına dökmek demektir. Bu noktada tek kimliği temel alan devlet, o coğrafyada yaşayan diğer ulusal kimlikleri eğip bükmeye, bükemediklerini yok etmeye yönelir. Böylesi inkâra ve zora dayalı, tek kimliği esas alan ulus-devlet inşası, sonuç olarak başarısızlığa mahkûm bir toplumsal mühendislik projesidir.

Yener Orkunoğlu yazdı: Ulus ve devlet arasındaki diyalektik çatışma
Yener Orkunoğlu yazdı: Ulus ve devlet arasındaki diyalektik çatışma

III. Ekonomik temel ve ulusun inşası

Modern devletin doğuşunu sadece fikirlerle açıklamak eksik kalacaktır. Ulus-devletin arkasındaki itici güç, aslında ulusal pazarın kurulmasıdır. Feodalite dönemindeki yerel gümrüklerin, farklı ölçü birimlerinin ve dağınık hukuk sistemlerinin tasfiyesi, ancak merkezi ve güçlü bir devlet mekanizmasıyla mümkündü.

Devlet, bu ekonomik bütünlüğü sağlamak için ulusa ihtiyaç duyuyordu. Ortak bir dil ve eğitim sistemi sayesinde devlet, fabrikalarda ve orduda kullanabileceği homojen bir kitle yarattı. Yani modern devlet, ulusu sadece temsil etmez; aynı zamanda onu kendi ihtiyaçlarına göre icat eder. Bu süreçte devlet, ulusun çeşitliliğini ve yerel farklılıklarını “millî birlik” adına törpüler. İşte bu, ulusun devlete kurban edildiği, toplumsal zenginliğin bürokratik tekdüzelikle yer değiştirdiği andır.

IV. Sınıfsal doğa ve devletin tarafsızlığı yanılsaması

Siyasal analizlerde sıklıkla yapılan en büyük hata, devleti toplumun üzerinde duran, sınıflar üstü ve tarafsız bir hakem olarak görmektir. Oysa devlet, tarihsel olarak egemen sınıfın çıkarlarını korumak ve toplumsal çelişkileri bastırmak için ortaya çıkmıştır. Modern ulus-devlet formasyonunda bu egemenlik, “millî çıkar” kavramıyla maskelenir.

Ulusun içindeki sınıfsal çelişkiler (emek-sermaye çatışması), devletin ideolojik aygıtları aracılığıyla görünmez kılınır. “Hepimiz aynı gemideyiz” söylemi, devletin aslında hangi sınıfın dümenini tuttuğu gerçeğini örter. Bu bağlamda ulus, devletin bekası için seferber edilen bir kitleye dönüştürülürken; devlet, bu sadakati sağlamak için milliyetçiliği bir ideolojik tutkal olarak kullanır.

Eğer devleti halkın hizmetkârı olmaya zorlayamazsak, özgürlüğümüz o devasa mekanizmanın çarkları arasında ezilmeye mahkûmdur. Devletler yıkılabilir, anayasalar değişebilir; ancak bir topluluğu diri tutan şey, devletin baskısı değil, o coğrafyadaki halkların kendi kaderine sahip çıkma iradesidir.

Bunun için yeni düşünme biçimlerine gereksinim var.

V. Demokratik ulus

Demokratik ulus projesinin anlaşılmasını kolaylaştırmak için analojiye başvurarak, feodal toplum ile burjuva toplumunu karşılaştırmak ufuk açıcı olabilir. Bu nedenle feodal devlet ve tipik burjuva ulus-devlet arasındaki farklara açıklık getirilmesi gereklidir. Bilindiği gibi, Batı’da Ortaçağ’da devlet, yetkisini dinden ve Tanrı’dan alıyordu. Din ve devlet arasında özdeşlik vardı. Örneğin Avrupa’da devlet, özellikle Katolik dinini temel alıyor ve Katolikliğin yanında taraf oluyordu.

Burjuvazi, kendi gelişmesine engel olan din-devlet özdeşliğine karşı durdu. “Laiklik” düşüncesine sarıldı. “Laiklik”, aklın özgürleşmesine engel olan kiliseye ve Hristiyanlık dinine karşı burjuvazinin iktidarına yol açan “özgürlükçü” bir düşünce akımı olarak doğdu.

Laiklik düşüncesinin üç büyük sonucu oldu:

Birincisi, akıl, dinsel dogmatizmden kurtuldu, özgürleşti; ikincisi, din ve devlet birbirinden ayrıldı. Öyle ki, devlet herhangi bir dinin tarafını tutmadı. Devlet, tüm dinlere eşit mesafede durmak zorunda kaldı; böylece devlet kaynaklı dinsel baskılar genel olarak sona erdi; üçüncüsü, dinsel inanç özel alan olarak görülmeye başlandı. Bunlar burjuva Aydınlanmasının kazanımlarıydı.

Ne var ki, burjuvazi, dinin yerine millî kimliği geçirdi. Böylece, din-devlet özdeşliği yerini millet-devlet özdeşliğine bıraktı. Bu durum, yeni baskı biçiminin (ulusal baskı) ortaya çıkmasına neden oldu. Şimdi yapılması gereken şudur:

Nasıl ki, burjuvazi, geçmişte gelişmesine engel olan din-devlet özdeşliğine karşı durduysa ve devlet-din ayrımını savunduysa; biz de bugün, sisteme karşı durarak, devlet ve milliyet kimliğinin birbirinden ayrılmasını savunmalıyız.

Yener Orkunoğlu yazdı: Ulus ve devlet arasındaki diyalektik çatışma
Yener Orkunoğlu yazdı: Ulus ve devlet arasındaki diyalektik çatışma

Eğer devlet kaynaklı ulusal baskıların ortadan kalkmasını istiyorsak, devlet-ulus özdeşliğine karşı durmak durumundayız. Bu ne demektir?

Ulus-devlete dayanan milliyetçilik, ulusal olan ile politik olanın çakışması üzerine kurulur. Yani devlet, tek bir ulusal kimliği, tek kültürü veya tek dili temel alır. Nasıl ki, feodal devlette devlet-din arasında bir özdeşlik ilişkisi varsa, milliyetçilik ideolojisi de devlet ile ulus, devlet ile kültür, devlet ile dil arasında özdeşlik ilişkisini savunur.

İşte bu özdeşlik, devlet kaynaklı, ulusal-kültürel-dilsel baskıları gündeme getirmektedir. Zira bir ulusu, kültürü, dili temel alan devlet, o devlet çatısı altında yaşayan diğer uluslar, kültürler ve diller üzerinde baskı yapmak zorunda kalır. Örneğin Türkiye Cumhuriyeti Devleti, kendini tek bir ulusa (Türk ulusuna) dayandırmaktadır. Bundan çıkan sonuç, Kürtler ve diğer azınlıklar üzerindeki baskıdır. Sosyalizm, milliyetçiliğin cirit attığı topraklarda serpilip gelişemez.

Bu nedenle demokratik ulusçuluk, sosyalizmin gelişmesine zemin hazırlayan bir süreç olarak düşünülmelidir.

Demokratik ulusçuluk, devlet-ulus, devlet-kültür, devlet-dil bağıntısını koparan özgürlükçü bir anlayıştan kaynaklanır. Ulus-devlete dayanan milliyetçilikte devlet, bir ulusun, bir kültürün ve bir dilin tarafını tutar. Demokratik ulusçuluk, devletin ulustan ayrılmasını savunur.

Sonuç

Anadolu coğrafyası, tarihte birçok uygarlığın yaşadığı bir coğrafya olarak çok etnik grubun ve dinsel inancın birlikte yaşadığı bir coğrafyadır. Batı’dan ithal edilen klasik ulus-devlet düşüncesi, Anadolu coğrafyasına ve halklarına dar gelir. Bu yüzden, ulus-devletin dikişleri sökülmektedir. Dolayısıyla demokratik ulus anlayışı, Türkiye’de Kürt sorununa çözüm olabilecek yeni bir paradigmadır.

Medyascope'u destekle. Medyascope'a abone ol.

Medyascope’u senin desteğin ayakta tutuyor. Hiçbir patronun, siyasi çıkarın güdümünde değiliz; hangi haberi yapacağımıza biz karar veriyoruz. Tıklanma uğruna değil, kamu yararına çalışıyoruz. Bağımsız gazeteciliğin sürmesi, sitenin açık kalması ve herkesin doğru bilgiye erişebilmesi senin desteğinle mümkün.